“İLİM ilim ilmektir/ İlim
kendin bilmektir/ Sen kendini bilmezsin/ Ya nice okumaktır?” (Yûnus Emre)
İnsan,
eşref-i mahlûkattır. Akvâm-ı beşer, tüm varlıklardan ayrılır. O ki, dünyanın
sebeb-i vücudu… İnsan ki, toprağın yoğrularak gövdesini oluşturduğu,
uzantılarla devam ederek çıkıntılarında yuvarlandığı, irili ufaklı parmaklardan
yükselip incecik saç tellerine vardığı ve derinlere indikçe şaşırtacak ve
hiçbir zaman tam anlaşılamayacak damarlı ve boğumlu bir yapının malzemesi
olduğu ve sorsalar toprağa, bu harikulâdeliğin kendi ellerinde vücut bulduğuna
inanamayacağı kadar ihtişamı barındırır. Çünkü bu harikulâdelik, insan olmanın,
insanlığı anlamanın ve insanlığa yönelmenin fiile geçtiği mekândır.
İnsanın
Yaratıcı katında en şerefli beyan edilmesi, bu mekanizmanın mahlûka getirdiği
iradeyle, bunun da ilerisine geçildiğinde ise sorumlulukla mümkün olmuştur. İnsan
yaratıldığında, Yaratıcı, meleklerin şaşkınlığını, ardı sıra gelecek tüm
sorulara yanıt olacak bir kuvvetle karşıladı: “Şüphe yok ki Ben, sizin
bilmediklerinizi bilirim!”
Ve
ona Kendi ilminden ufalayarak tılsımlar ikram etti. İlminde gizli olansa,
bilmenin mahlûkata getirdiğiydi.
İnsan,
içinde kocaman bir potansiyel barındırdığının farkında değildir. O, yaşamı
ellerinde tutan, tökezleyerek ve sürünerek gıda ihtiyacını karşılamak için
koşuşturan ve günün birinde yaşamını başkasına yem olarak ellerinden düşüren
bir yaratık olmamalıdır. Dünyanın döndüğü gibi, devamlı kendini tekrarlamak
yerine aslına yönelerek basamakları tırmanmalı ve kendini aşmalıdır. Yanlışı
düzeltmeli, haksızlığa karşı koymalı, zulme kafa tutmalıdır. Varlıkları keşfe
çıkmalı, düzenlerin ve kanunların basamaklarını atlamalı, daimî aydınlıklarla
çevrelenerek zihnini yeniliğe ve kolaylığa aracı etmelidir. O düşünmek
zorundadır. Düşünmek olmasa insan, insan mıdır? Fakat sanki insanın tüm
bunların faili olabilmek için bir şeyi biliyor olması gerek; o ki, insanın mısraların
harf harf dizildiği yerde aradığı, karanlıklarda baş başa kaldığı, susmak
zorunda kaldığında, susturulduğunda göğüs kafesini delerek delirmişçesine
haykıran, dinlenmek ve anlaşılmak istenen kendisidir. İnsanın ta kendisi!..
Her
birimiz farklı kumaşlardan dokunmuşuz. Birimiz bir boya fırçasında bulur soluğunun
tohumlarını, birimiz bir fantastik hikâyede, laboratuvarlardaki deney
tüplerinin arasında, tarihin kucağında, göğe asılı bulutlarda ya da insanların
gözbebeklerinde… Ama orayı seviyorsak ve kalıcı yerleşiyorsak, kendimizi
bulmuşuz demektir. Size bir gerçeği bildiriyorum: İnsan ne kadar kendinden
uzaklaşmaya çalışsa, kendinden kaçsa da vardığı, her daim yine kendisi
olacaktır. Kalbi kendini bulduğu yerde çarpacaktır. En sevdiği beste, ona hayat
hikâyesini anlatıyor olacaktır. Farkında değilse de devamlı içini dökmek için,
fikrini söylemek ve ortaya çıkmak için çırpınacaktır insan. Sanmayın
bencilliğinden, kibrindendir bu; insan buna muhtaç ve bununla mükelleftir!
İnsanlar
arasında bazı duyguların ortaya çıkabilmesi, aradaki tanışıklığın seviyesine
bağlıdır. Pek tanımadığımız birine güven duymaz, samimiyet kurmadığımız birini
sevdiğimizi söylemeyiz. Birinin fikirlerini duymadan, onun fikirlerine saygı
duyduğumuzu söylemek yalnızca bir değer vergisi olarak yorumlanır. Bunun gibi
birçok örnek süregeliyor. Benim bu hususta varmak istediğim nokta ise,
kendimizle aramızdaki duygulardır. Tıpkı diğer insanları olduğu gibi kendimizi de
tanımadıktan sonra -başta özgüven olmak üzere- tüm duygularımız yüreğimizde
iğreti duracak, parçaları kayıp bir yapboz gibi yarım ve işlevinden men edilmiş
olacaktır. Yani insanın kendini tanımaması hâli, onun kendisiyle barışıklığının
inşâsına engel olmakla birlikte, hayatı boyunca verdiği kararlarda ve attığı
adımlarda karşısına bir duvar olarak çıkacaktır.
Kendini
tanımamış olan insan, toplum karakteriyle şekillenecek ve toplum algısıyla
yönetilecektir. Jean-Paul Sartre der ki, “Kendinizi tanımaya başladıkça
özgürleşirsiniz”. Özümüze ulaşmadıkça, özgünlüğümüz ve özgürlüğümüz eksiktir. Velhasıl,
sahip olduğumuz esaret, her yıl yeni zihin kayıpları vermemizin sebebidir.
Neredeyse
tüm başarılı öğrencilerin tercih listesi benzer. Çünkü kulaklarında daimî bir
sesle ürperiyorlar her seferinde: “Kafan basıyor, şunu bunu oku!” Birileri
çıkıp, “Ben kendi istediğimi yapacağım, size kanmıyorum” diyorsa eğer,
kendilerini keşfetmiş olsalar gerektir. Öyle bir mağduriyettir ki, çocuklar
henüz “Ben kimim?” sorusuna cevap bulamadan “birilerinin” hayatlarını baştan
sona ezberlemek zorunda kalıyorlar. Bu çocuklar büyüdüklerinde ise ne
yaptıklarını bilmez hâlde günü kurtarma mantığıyla yaşayan, sofralarda toplaşıp
“başkalarının hayatları” hakkında akla sığmaz atıp tutmalarla eleştiri
yaptığını sanan, “Ben daha iyisi için ne yapabilirim?” sorusunu aklının ucuna
getiremeyen insanlar olup çıkıyorlar. Geri dönüp baktıklarında, elle tutulur
bir güzellik bulamadıkları içlerinde kalmış bu yitik hayatın son demlerini ise
kahvelerde tavla oynayarak, koltuklara yayılıp televizyon seyrederek, uyuyarak
harcıyorlar. Yazık değil mi? Ne hâllerdesin, kendinde misin ey eşref-i mahlûkat?
Bu,
dramatik bir senaryodur ve maalesef sonsuz döngülü bir gerçekliktir. Biri karşıt
bir kuvvete meyletmedikçe böyle devam edecektir. Şu durumda hatırlamamız
gerekense, muhtaçlığımız değil, mükellefiyetimizdir!
Soruştur,
elipslerin dönemeçlerinden bak, irili ufaklı ateş ve renk toplarının
zerreciklerinden süzerek seç, ayrıştır, tüm düzene başkaldırarak tanı kendini!
Sen, ey insan, kendini bildin mi Hakk’a erişirsin! “Kim kendini bilirse Rabbini
de bilir.” Öyleyse geçen zamana aldırma; giden değil, kalandır elinde olan.
Yönel konumsuz ufkuna ve yüreğini kaçır çirkinlik uykularından. Ey göklerde
kuşatılıp yere kondurulmuş olan, kapa gözlerini ve hisset içindekini, “sen”liğini,
kendiliğini!
Açınca
gözlerini, yerdeki varlık yalancılığıyla, maddiyatın ufaklığıyla irkilecek ve
göğe bakacaksın. Bir el uzanıp ellerine seni öyle bir yolculuğa çıkaracak ki,
tüm yolların ve yürüyüşlerin anlamını, sonsuzluğun tadını dilinde hissederek kavrayacaksın.
Sonra bir ömür boyu, Tevhidî bir sılayla tutuşacaksın…



