“HEY gidi günler!” dediğimiz zamanlardan kalma bir uygulama vardı geçmişte; top kimdeyse oyunu o kurar, oyuncuları ve kuralları o belirlerdi. Diğer tüm oyuncular, topu koltuğunun altında tutan arkadaşlarına imrenir ve gözünün içine bakardı. Arası iyi olanlar, çaktırmadan kendisini seçmesi için küçük işaret parmağını göğsüne götürürdü.
Oyun, onun istediği şekilde sürüyorsa sorun yoktu ve maçın normal seyrinde devam etmesi ve sonlanması mümkündü. Ama rakip dirençli çıkarsa vay hâline! Bacağın kopsa, kolun kırılsa “faul” demezdi. Okul bahçesinin kumlu sahasında yüzüstü kapaklansan “penaltı” da demezdi. İki taşın ortasından geçen topa “gol” hiç demezdi. En son, topu koltuğunun altına koyar, alacakaranlıkta evinin yolunu tutardı. O, bitiş düdüğüydü bir bakıma. Velhasıl topun sahibini yenmek, dize getirmek imkânsıza yakındı.
Bu örnekten yol çıkarak, geçen hafta önemli bir karara imza atan ABD Senatosu’na değinmek istiyorum. Adı yardımdı… Biden’in öncülük ettiği yardım paketi 95 milyardan oluşuyordu. Senatodan geçirilen rakam, Ukrayna, İsrail ve Tayvan arasında üçe bölünmüş, bir de şerh düşülmüştü: “İsrail, kendine düşen paydan 1 milyar dolarını Filistin’e verecek!”
İlginçtir, ABD Senatosu geçen yılın sonuna doğru 23 Ekim tarihinde de 125 milyar dolarlık yardımı serbest bırakmıştı. Bu rakam da Ukrayna ile İsrail’e taksim edilmişti.
Bir yandan katil İsrail’i fonlayacak, silah ve mühimmat yardımı yapacaksın, uluslararası arenada onun hukukunu savunacak, masum sivillerin ölmesine göz yumacaksın; diğer yandan gönderdiğin yardımın yüzde 1’ini, 200 günü aşkın süredir üzerlerine bomba yağdıran ve soykırım uygulayan İsrail üzerinden Filistinlilere ulaştıracaksın…
Bu yaman çelişkiyi Kafkasya ve Ortadoğu coğrafyasına hâkim bir isme sorduğumda, paranın Abbas yönetiminin maaşları için taksim edildiği iddiasında bulundu. Şaşırmamıştım. Çünkü bir ülke, yok etmeye çalıştığı, aç susuz bıraktığı, hastaneleri başına yıktığı, bırakın diriyi, mezardaki ölüyü çıkarıp üzerinden tank ve dozerle geçtiği 35 bin masum için merhamet göstermeyecekti…
Kaderine terk edilen Gazzeli kardeşlerimiz, kendilerine Allah’ın inayetinden başka bir yardımın geleceğine olan inanca sahip değiller artık. Bu alanda yardımda lider konumda olan Türkiye’nin tüm engellere rağmen insanî yardım noktasında üzerine düşeni yaptığına şahitlik ediyoruz ama yeterli mi, elbette hayır!
Ebabiller, bugün paraşütle gıda ve zarurî ihtiyaç maddelerini deniz suyuna indiriyor. Ama yarının ne getireceğini kimse kestiremiyor.
Türkiye’den söz açmışken, yakın tarihine kısa bir tur yapalım…
Geçmiş dönemlerde sıklıkla görülen suikastlar, kumpaslar, 27 Mayıslar, 12 Eylüller, 28 Şubatlar, 27 Nisanlar, Geziler ve 15 Temmuzlardan oluşan darbeler furyası, içimizdeki taşeronlar eliyle günümüze kadar devam edegelmiştir.
Atatürk’ten Menderes’e, Özal’dan Ecevit’e, Türkeş’ten Yazıcıoğlu’na, Erbakan’dan Erdoğan’a sayısız muktedire yönelik benzer sıcak müdahalelere tarihin her döneminde rastladık.
Bu riskleri göze alan liderler, ülkesine hizmet etme noktasında hiçbir zaman dur olmadılar. Birçoğu da bunun bedelini canıyla ödedi. Atatürk, yeni Cumhuriyet’in kuruluşunda önemli inkişaflara imza atsa da “ara dönem” diye adlandıracağımız yıllarda Türk toplumu bilinçli olarak yapılan engellemeler sayesinde tembelleştirildi. Bu tembellik, beraberinde bir dizi ihmâlleri getirdi. Darbeler ve krizlerle boğuşan ülke, kalkınma için başını kaldıracak zaman ve imkânı ne yazık ki elde edemedi.
Özal bunu fark etmiş olacak ki çokça atılım yaptı. Özellikle Demirel’in bakiyesi olan GAP başta olmak üzere otobanlar, telekomünikasyon ve serbest piyasa ile özelleştirmede ve yabancı menşe olsa da savunma sanayiinde F-16’larda elde edilen başarılar, ikinci şahlanışı fitillemişti. Ancak ömrü buna yetmedi.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına hazırlanan Türkiye, kendisine miras kalan ne varsa onları yarınlara teslim etme noktasında düne göre daha duyarlı ve yakın-uzak coğrafyalarda oyun kurucu olmanın gerekliliklerini de yerine getirmede oldukça iştahlı.
Sonuç almanın zaman istediğinden yola çıkacak olursak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da ömrünün (siyâsî anlamda) yetmeyeceği aşikârdır. Yarının Türkiye’sini, devlet aklını, sırrını, siyasetini, ordusunu, hazinesini, mührünü, sancağını, en nihayet toprağını emanet edeceğimiz isimlerin şimdiden belirlenmesi son derece mühim ve elzem bir meseledir.
Oyun kuranların oyunbozanlığını önlemede başarı elde etmiş bir geçmişe sahip olduğumuzu bugünlerde unutsak da, ecdadın üç kıtada altı yüzyıl yıl at sürmesinde, cenk meydanlarında elde ettiği zaferlere altyapı hazırlayan ve siyâsî zekâsının tezahürü olan iç ve dış politikadaki gücünün büyük bir rol oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Baştaki geçmiş zaman alıntısı, bugünün ve yarının gücünü elinde bulunduran oyun kurucularına dairdi. Cenab-ı Allah, oyun kurucuların oyunbozanlığını er ya da geç başlarına yıkacaktır. Ve o zaman, beklediğimizden de yakındır.



