OYUN oynamak hepimizin yaşamında önemli bir yere sahip. Maria Montessori’nin “Oyun çocuğun işidir” söylemi, çocukların dünyasını tanımlayan anlamlı bir ifade.
Çocuk, hayatı oyun oynayarak öğrenir. Herkesin hayatında oyunun yeri ve önemi farklıdır. Bu nedenle oyun, çocuk için dünyaya açılan bir pencere, hayatı öğrendiği ve geleceğin provasını yaptığı bir sahne. Oyun, insanlığın varoluşundan itibaren her kültürde süregelen bir eylem.
Oyun, çeşitli yönlerden çocuğun gelişimine katkı sağlar. Yaşamla birlikte başlar, her dönemde değişip gelişerek devam eden bir öğrenme sürecidir.
Oyun, çocuğun ilk ve evrensel tek dilidir. Çocuk için duygularını ifade etmede kullandığı bir araçtır. Çocuk sizi oyununa davet ettiği zaman geri çevirmeyin. Masum ve temiz bir dünyaya çağrıldığınız için şanslısınız, onunla birlikte mutlu olmaya çalışın. Yetişkin bir birey oldukları zaman onlara aldığınız hediyeleri değil, onlarla oynadığınız oyun ve oyun oynarken yaşattığınız duyguları unutmayacaklardır. Sigmund Freud’un, “Bir insanın sana neler yaptığını unutabilirsin ama o insanın sana ne hissettirdiğini asla unutamazsın” sözü bununla ilgilidir.
Oyun hakkında farklı görüşler ileri sürülmüş, farklı tanımlar yapılmıştır. Aristoles, “Oyunlar çocukların, daha sonra ciddî olarak yapacakları şeylerin provasıdır” der örneğin. Rousseau’ya göre oyun oynamak, çocuğun sağlıklı vücut ve sağlıklı zihin gelişimi için önemlidir. Locke ise, “Derslerin daha çekici olmasını istiyorsanız çocuğun oyun isteğinden faydalanınız” der.
Oyun özellikle 19’uncu yüzyılın sonlarından başlayarak insanların üzerinde düşündükleri ve araştırma yaptıkları bir konu olmuştur. Yaşamın ilk aylarından başlayarak, doğal bir şekilde, içten gelen bir güdülenme eşliğinde çocukların neden oyun oynadığı ve oyun oynamanın çocuk gelişimi ve insan yaşamı üzerinde nasıl etkileri olduğu sorularının cevapları hep merak uyandırmıştır. Bazıları çocuğun oyun oynarken geçirdiği zamanı gereksiz ve anlamsız görürken, bazı görüşlere göre oyunun gerekliliği elzemdir.
Aydınlanma Dönemi’nden itibaren psikoloji, antropoloji, nöroloji ve eğitim bilimleri gibi farklı disiplinlerden pek çok teorisyen, oyunu ve oyunun çocuk ve yetişkin yaşamı üzerindeki etkilerini merak ederek incelemiştir. Oyun oynamanın çocuğun kişilik gelişimi ve gelişim alanlarına önemli katkılarının yanında sağlıklı bir yaşam sürdürmede oyun oynamanın temel bir işlevi olduğunu göstermişlerdir. Özellikle son yıllarda yapılan araştırmalar oyun oynamanın çocuğun gelişim ve eğitimine kısa vadede katkılarının yanında oyun oynamanın çocuğun gelecek yaşamı üzerinde olumlu etkileri olduğunu da göstermektedir (Van-Hoorn ve diğ. 2011).
Oyun çocuk için neden önemli?
Çocuk yaşamı, nasıl davranacağını ve bilgiyi oyun yoluyla öğrenir. Yetişkinlerin temel ihtiyaçları (yeme içme, barınma, güvenlik, saygı ve ait olma isteği) olduğu gibi, oyun da çocuğun gelişiminde temel ihtiyaçtır. Yetişkinin konuşarak kendisini ifade etmesi gibi çocuk da duygularını, meraklarını ve ihtiyaçlarını oyun yoluyla ifade eder. Oyun, çocuğun kendini ifade etmede, deneme yanılma yoluyla doğruyu bulmada, yardımlaşmayı, paylaşmayı, yeteneklerini keşfetmede, motor becerilerini geliştirmede, zihinsel, duygusal ve dil gelişimini sağlamasında en etkili yöntemdir.
Oyun çocuğun dilidir. Henüz konuşamayan, kendini ifade edemeyen, ihtiyaçlarını dile getiremeyen bir çocuk, oyun aracılığı ile içsel motivasyonunu dışa yansıtır.
Oyun oynamanın çocuğun gelişimi için önemli olduğunun altını çizerken buradaki oyundan kastımız, bilgisayar oyunları değildir. Şimdiki çocuklarla kendi çocukluğumu kıyasladığım zaman kendimi şanslı hissediyorum. Bizler sokakta arkadaşlarımızla oyun oynayarak büyüdük. Paylaşmayı, oyun kurmayı, küstükten sonra hemen barışmayı burada öğrendik. Günümüzde çocuklar sokakta oyun oynamıyor veya ebeveyni çalıştığı için yalnız dışarı çıkıp arkadaşları ile oynayamıyor. Kazara birkaç çocuk bir araya gelse oyun kurmayı bilmiyorlar; çünkü tek başlarına vakit geçiriyorlar genellikle. Çocuklarını parka götürerek biraz olsun teknolojiden uzaklaştı diye düşünen ebeveynler, ellerinde telefon, kafalarını kaldırıp ara sıra çocuğu kontrol ettikten sonra “Görev tamamlandı” edasıyla eve dönüyorlar. Bir annenin çocuğuna, “Kimseyle oynama, yalnız başına oyna!” diye tembih ettiğini duyup şaşırmıştım. Çünkü çocuğuna diğer çocuklardan mikrop bulaşabilir, hasta olabilirmiş. Çocuğunu yalnızlaştırdığının ve yaptığı ayrımcılığın farkında bile değil.
Çocuk anne ve babası ile kurduğu güvenli ilişkiyi zamanla dış dünyaya taşır ve başkaları ile ilişki kurmaya çalışır. Sosyalleşme ve gelişim sürecinin bir parçasıdır bu. Bir diğerine ihtiyaç duyar, bu kaçınılmazdır. İnsanoğlu yalnızlaştı; hâlbuki hem beden, hem ruh sağlığı için bir diğerine ihtiyacımız var. Eskiden komşular çay içerken sohbet edip rahatlıyor, kısa süre de olsa sıkıntılarını paylaşmanın hafifliği ile evlerine dönüyorlardı. Şimdi herkes yabancı. Sayısı az olsa da elbette komşuluk ilişkilerini devam ettiren insanlar var. İnsan, insan ile şifa bulur. Ne yazık ki yalnızlığın kutsandığı bir çağda yaşıyoruz. Dünya bizi sistematik bir biçimde yalnızlığa ve tek başınalığa itiyor.
Büyük şehirlerde yeni yapılan dairelerin büyük bir kısmı 1+1 veya 1+0 şeklinde tasarlanıyor ve ilgi görüyor. Modern dünya, insanı yalnızlaştırmak istiyor; çünkü yalnız kalan insan yolunu kaybeder, nereye gideceğini ve neye inanacağını şaşırır. Öyle bir insanı etki altına almak, kandırmak daha kolaydır. Etrafında kendisini uyaracak, yoldaşlık edecek, rehber olacak kimseyi bulamayan ve derin bir yalnızlığa sürüklenen insan, bir müddet sonra kendisine televizyon ve sosyal medyayı arkadaş ediniyor. Bakıyor ki sosyal medyada herkes mutlu, geziyor, alışveriş yapıyor. Sonra kendiyle kıyaslamaya başlıyor, “Acaba bende mi bir sorun var?” diye düşünüyor. Sonuç: Mutsuzluk ve depresyon…
Roma İmparatoru İkinci Frederick’in 50 bebek üzerinde yaptığı acımasız deney malûmunuzdur: “Elli bebek bir odaya kapatılırsa hangi dili konuşur?”
Frederick, 50 bebeği bir odaya kapattı. İnsanlarla etkileşimi tamamen kesilen bebeklerin yalnızca beslenme ihtiyacı, onlarla hiç konuşmayan kişiler tarafından sağlandı. Yeni doğan minicik yavrular ailelerinden ayrı tutularak dış dünyayla herhangi bir iletişim kurmaları engellendi. Daha sonra benzerleri de yapılan bu deneylere “Dil Yoksunluğu Deneyleri” adı verilir. Amaç, lisanın kaynağını bulmak ve daha da derinlerde insan doğasının temellerini anlamaktır. Bebeklerin yalnızca beslenme ihtiyacının karşılanması için bakıcılar görevlendirilir. Bakıcıların bebeklerle herhangi bir şekilde iletişim kurması yasaktır. Mamalar verilir, temizlikleri yapılır ve asla göz teması dahi kurulmaz. Bu acımasız deney sonucunda bebeklerin hangi dili konuştuğu ise hiç öğrenilemez. Çünkü bebekler 4 ayın sonunda hayatlarını kaybederler. Bebekler sevgi görmedikleri için beyinlerindeki hipokampus merkezi bu dünyada istenmediklerinin sinyalini verir. Dolayısıyla görülür ki, insanoğlunun hayatta en muhtaç olduğu şey sevgi ve ilgidir.
Oyun çocuk için ne ifade eder?
Oyun, çocuk için sadece bir eğlenceden ibaret değil. Bazı ebeveynler çocuğun boş zamanını dolduran bir etkinlik olarak düşünüyor oyunu. Çocuğun oyalanması için bir araç olarak düşünülse de oyun, çocuğun dünyasında çok büyük yer tutar. Landreth, “Kuşlar uçar, balıklar yüzer ve çocuklar oynar” sözüyle aslında oyunun çocuğun dünyasında ne kadar vazgeçilmez ve doğal bir süreç olduğunu bize anlatır.
Oyun çocuklar için önemli olduğu kadar yetişkinler için de önemlidir. İrlandalı Nobel ödüllü yazar George Bernard Shaw, “Yaşlandığımız için oyun oynamayı bırakmayız, oyun oynamayı bıraktığımız için yaşlanırız” der. Aslında oyun hepimiz içindir.
Sağlıcakla ve mutlu kalın…



