Öyle bir dünya

Tüketiyor bu çağın insanı. En çok da zamanını tüketiyor. Kime sorsak, “Ne kadar hızlı geçiyor değil mi zaman?” serzenişleri… Oturup anlatınca dile çok uzun gibi gelen vakitleri yaşarken nasıl da çabucak tüketişimizi göremiyoruz.

İNSANIN insana yetmediği ve yetişemediği zamanlardayız. Sıcak bir gülüşün arkasından endişelerimiz kapatıyor anlık mutluluklarımızı. Beklentilerin üst düzey olduğu fakat gerçekleşen boyutun hiç olmadığı düzlemde davranışların gittikçe yüzeyselleşmesi de ayrı bir ölçü oldu.

Beklentilerimiz her geçen gün bile değil, artık saniyede değişebiliyor. Çünkü öyle görüyor ve öyle yönlendiriliyoruz. İnsan ilişkilerinin medyatik araçlarla sağlandığı günümüzde çağın fiziksel hastalıkları bir yana, manevî hastalık ise “sergilemek”. Hem de her şeyi…

Karakteristik anlamda kendine “Benim” diyen bir kişi bile bunlara maruz kalıyor. İnsanî boyutun bir yanı olan nefislerimize bile artık bir yere kadar hâkim olabiliyoruz. Çünkü neyin nasıl olması gerektiği anbean işleniyor benliklerimize. Durmuyor ve durdurulamıyoruz.

Batı dillerinde havalı bir kavram var “Carpe diem”. “Anı yaşa”, “Günü yakala”, “Günü yaşa” gibi anlamlara geliyor. “Anı yaşa! Ne geçmişe dönüp bak, ne gelecek adına endişe duy” gibi bir zihniyetin ürünü olan bu ifade, belki de günümüz boş vermişliğinin bir karşılığı. Öyle ki, insan artık ne üzülmesi gerekene, ne de sevinmesi gereken bir duruma içten tepki verebiliyor. Hayat çabamız görünür olmak ve görünürlüğümüzü ispatlamak. Görünür olmaktan kasıt, bir şeyleri ortaya koymaktan ziyade, ortaya konulana hiçbir değer atfetmeden, sadece gösterme kaygısı ile yapmak. 

Sevmek ve sevilmek, tüm değerlerin yerle bir olduğu zamanımızda insana dair olan inanç ve umudumuzu korumak adına insandan uzak kalmayı tercih ediyoruz. En yakınımızın dahi yaptığı yanlışa açık yüreklilikle ve samimî bir şekilde “Yanlış!” demiyor, diyemiyoruz. Çünkü tahammül eşiğimiz çok uçlarda. İnsanlara duyduğumuz saygı ve sevginin içtenliğini yitirmesi ve yüzeyselleşerek karşılıklı çıkar ilişkisine dönüşmesi nedeniyle yanımızdakilere kendi gideceğimiz yere kadar eşlik ediyor ya da onları kendi menzillerinde yarı yolda bırakabiliyoruz.

İnsanla iletişim kurmak için karşılıklı konuşmak ve ortak bir fikir ve dünya görüşünde bulunmak, artık iletişimin ikinci boyutu hâline geldi. Artık görsel etki uyandıran kişilerle iletişim kurmak temel belirleyici oldu. Tanımak ve bilmek adına giden yol, önce görselden başlıyor ve sonraki süreç ne kadar sağlıklı olabilirse onun üzerinden devam ediyor.

Medyatik araçlar bizleri izlemeye yönelik aktivitelere o derece yönlendirdi ki anlama ve anlamlandırabilme gibi zihinsel yetilerimizi bir kenara koyduk.

Bizler, modern zamanlarda gelenekle, maneviyatla ve kutsal olanlarla bağları koparılmaya çalışılan bahtsız insanlarız. Muazzam bir Anadolu irfanından ve birikiminden mahrum edilen ve bununla övünen insanları... Modern zamanların başıboş ve dertsiz insanları... Derdi yokmuş gibi davranan, kendini beyhude işlere adayan ve iç dünyasını talan eden insanları…

Şair İsmet Özel’in, “Dilce susulup bedence konuşulan bir çağda biliyorum, kolay anlaşılmayacak” dediği yerdeyim. Sözlerin dilden öteye varamadığı, davranışların samimiyet kokmadığı, sevgi ve saygının alışverişe dönüştüğü zamanlar ruhumuza ağır geliyor.

Tüketiyor bu çağın insanı. En çok da zamanını tüketiyor. Kime sorsak, “Ne kadar hızlı geçiyor değil mi zaman?” serzenişleri… Oturup anlatınca dile çok uzun gibi gelen vakitleri yaşarken nasıl da çabucak tüketişimizi göremiyoruz.

Fark ediyor musunuz fark edemediğimiz hasletlerimizi. Oysa akıl ve şuur nazarı ile bakabilsek bir çevremize, bir çekidüzen verebilsek kendimize, dönebilsek yine yeniden kendi değerlerimize, kökenimize, tarihimize ve ailemize…

İnsan ile olması gereken insanî bağımızı kuramayışımız, dört bir yandan maruz kaldığımız sosyal medya araçlarına bağımlı artık. Kimsenin bir şey bilmediği fakat inanılmaz düzeyde bir özgüven, duruş, konuşma ve davranış şekilleri ile bugün “fenomen” denilen kişilerin yıllarını ilme adayan kişileri bile gölgede bırakacak düzeydedir. Cehaletin bambaşka bir boyutu bu.

Kendimizi her açıdan geliştirmeye yönelmedikçe o derece yozlaşmaya maruz kalıyoruz. Her geçen gün içi boşaltılan kutsal değerlerimiz, geleneğimiz ve kültürümüz başka bir açıdan bize hor gösterilmeye çalışılıyor. Tutunacak tek bir değer bırakılmadan, oradan oraya savrularak gezen modern insan, göreceği küçük bir ilgiye bağımlı hâle geliyor. “Yapmam” dediği ne varsa, başucundan ayırmadığı bir hâle geliyor.

Durup dinlenmeye ne çok ihtiyacımız var. Ne çok ihtiyacımız var bize çok şey katacak insanlara. Nasıl özlüyoruz gönülden muhabbeti ve her geçen gün azalan kıymetli arkadaşlıkları.

Toplum adına bir şey gelir mi elimizden, artık bunu kestirebilmek zor. Ama her şeyin bir şeyle başlayacağı görüşüne gönülden inananlardanım. Önce kendimizle, sonra ailemizle, arkadaşımızla ama en çok kalbimizle muhabbeti sağlamlaştırmalıyız. Yanındayken sözden kıymetli bir şeyin olmayacağı arkadaşlar edinmeliyiz. Geçici olan dünya zevkleri yerine yanımıza kalacak olan ne ise ona odaklanmalıyız.

Bir yerlerde umudun varlığını hissediyorum. Huzurun, samimiyetin ve tüm güzelliklerin… Denk gelebilmek ise işte asıl mesele!