HALK arasında ota argo
bir yaklaşımla birçok olumsuz anlamlar yüklenmiştir. Hayattan sıkılan ve
yaşamını anlamlandıramayan kimseler için “Ot gibi yaşıyor”, sözünde durmayan,
dürüst davranmayan ve ilkeli bir duruş göstermeyenler için ise “Rüzgâr nereden
eserse ot gibi o tarafa yöneliyor”, esrar içen biri için “Ot içiyor”, söz ve
davranışlarında istikrarsız olan için “Ot gibi adam” şeklinde olumsuz ifadeler
kullanılır.
Türk
Dil Kurumu bir isim olarak “ot” kelimesini şöyle tarif eder: “Toprak
üstündeki bölümleri odunlaşmayıp yumuşak kalan ve ilkbaharda bitip bir iki
mevsim sonra kuruyan küçük bitkiler.”[i]
Otlar
uzun ömürlü olmayan bitkilerdir. Hepsi
kısa süre yaşarlar ve sonra yetiştikleri toprağa gübre olarak geri dönerler.
Fakat ot öyle basite indirgenecek bir şey değildir. Zira onlardan bazıları ilaç
sanayiinde hammadde olarak kullanılır ve insanların amansız hastalıklarına
derman olurlar. “Koca karı ilacı” denen ilaçlar otlardan yapılmıyor mu? Bu
bağlamda bir rahatsızlığımızdan dolayı ot çayı içmeyenimiz yoktur herhâlde.
Diğer
taraftan bu bitkiler, küçümsenmeyi ve tepeden bakılmayı hak etmiyorlar.
Gönülleri birbirine bağlamaya, kırık kalpleri onarmaya, barış ve dostluğa,
ziyaretleri anlamlandırmaya vesile olan çiçekler de yine birer ot değiller mi?
Onlar bir annenin, kalbi kırılmış birinin, hele sevgilinin elinde ayrı bir
anlam kazanırlar.
Kelâm-ı
Kadim’de de kimi otlar konu edinilir ve otun bitmesi ile insan yaratılışı
arasında bir benzerlik kurulur. Örneğin, “Allah sizi yerden ot bitirir gibi
yarattı”[ii] buyurulur. Ayrıca Rahman
Sûresi’nin 12 ve Vakıa Sûresi’nin 89’uncu ayetinde de hoş ve güzel kokulu “reyhan”dan
bahsedilir. Yine İsrailoğullarının Hazreti Mûsâ’ya, “Biz bıldırcın etinden
bıktık artık. Rabbine dua et de bize yeryüzünün sebze, salatalık, sarımsak,
mercimek ve soğanından versin!”[iii] diye istekte
bulundukları ayette de ot familyasının bazı üyelerinden bahsedilir. Ayrıca
İnsan Sûresi’nin 17’nci ayetinde zencefile, Yûsuf Sûresi’nin 47’nci ayetinde de
ekin başaklarına değinilir.
Bir
bakıma hayat emaresidir ot. Bir yerde ot yok ise orada toprak da yok, su da
yoktur. Toprak ve su olmayan yerde hayat olur mu?
Bitkilerin
en zayıfı, en ayakaltında ve toprağa en yakın olanı otlardır. Kendileri küçük
fakat marifetleri çok büyüktür. Onların kimi zehirli, kimi şifa kaynağıdır;
kimi kokusuyla hayran bırakır, kimi de güzelliği ile. Otlara yüklenen olumsuz
anlamların aksine, onların birçoğu hayatımızın vazgeçilmezleri arasındadır. Fakat
bu yazıda bunların hiçbirinden bahsedilmeyecektir. Otların kimi meralarda
hayvanlara yem olurken, kimi de bağdan, bahçeden veya tarladan insanların sofrasına
gelir ve besin kaynağı olur; bu yazıda, Toroslarda yöre insanının sofrasını renklendiren
ve lezzet kaynağı olan bazı otlardan bahsedilecektir.
Toroslarda, otlardan çeşitli yemekler yapılır.
Bu yemekler daha çok baharda, otların çıktığı günlerde pişirilir. Ot toplamak
için öyle uzak yerlere gidilmez; genelde herkes kendi bağ, bahçe ve
tarlalarından toplar ve sofradaki yerine konur. Otların bazıları sulu yemek
yapılarak, bazıları haşlanıp soğanla kavrularak, bazıları börek yapılarak,
bazıları ise çiğ tüketilir. Yöre halkının tükettiği otlardan bazılarını yerel
isimleriyle izah edelim.
Kızıl ot: Bu otlar, genelde bahçelerde fasulye
ve domates karıkları arasında bol miktarda yetişir. Gövdesinden kırılarak
toplanır, yıkandıktan sonra bir kazana konularak haşlanır. Daha sonra suyu
süzülür ve elde sıkılarak top hâline getirilir. Kazana doğranan soğan yağda
pembeleşene kadar kızartılır, üzerine top hâline getirilen otlar bıçakla
doğranarak konulur. Sonra iki üç dakika karıştırılarak yağ ve soğanların
karışması sağlanır. Böylece servise hazır hâle gelmiş olur. Ayrıca böreği de
yapılır.
Sığırdili otu: Bahar aylarında bu otlar
genelde dağlardan toplanır. Kuzu diline benzeyen, yüzeyi hafif tüylü bir ottur.
Toprak yüzeyindeki yapraklarının altından bıçakla kesilerek alınır. Bol su ile
yıkanır. Bu da kızıl ot gibi haşlanır ve soğanla kavrularak sofrada yerini alır.
İnnelik otu: Çiçekleri iğneye benzeyen bir
ottur. Bu da baharda dağlardan toplanır ve haşlanarak aynı kızıl ot gibi
hazırlanır.
Soğukluk otu (semiz otu): Soğukluk, bahçelerde
olur. Hem pişirilerek, hem de çiğ olarak yenir. Gövdesi kırmızımtırak, yeşil
yapraklı ve çıt çıt kırılan lifsiz bir ottur. Bu ottan genelde cacık yapılır.
Daha çok bahçelerde çalışanlar, bu otu hemen bulundukları yerden toplar, yıkar,
bir tabağa doğrar ve üzerine biraz yoğurt ve varsa biraz sarımsak koyarak cacık
yaparlar.
Pancar otu: Bu ottan sulu yemek yapılır. Büyük
yayvan yapraklı, baharla dağlardaki çalı ve taş diplerinde yetişir. Taze iken
pişirilmesi gerekir. Topraktan çıktıktan bir iki ay sonra, yirmi beş santimetre
kadar uzunlukta bir gövdesi ve uç kısmında kümelenmiş nar tanesi büyüklüğünde
kırmızı tohumları olur. Bu zamandan sonra artık bu otu hayvanlar bile yemez.
Çünkü zehirlidir. Bu yüzden bu otun yemeğini herkes yapamaz, kıvamında
pişirilmezse insana dokunur. Usulüne uygun pişirilmeyen pancar, yenildiği zaman
iğne ile dokunuluyor gibi insanın dilinde karıncalanmalara sebep olur. Pancar,
önce ekşi erikle suda haşlanır. Haşlandıktan sonra suyu süzülür, kazana
doğranır. İçine biraz yarma katılır; sumak, sarımsak, salça ve yağ ile
pişirilir, servise hazırlanır.
Ebegümeci otu: Yuvarlak yapraklı,
yapraklarının sapı uzun bir bitkidir. Genelde killi olan topraklarda öbek öbek
olur. Bahçelerde, gübreli olan yerlerde bolca rastlanır. Toplanan ebegümeci
suda haşlanır, suyu süzülür ve sıkılarak top hâline getirilir. Sonra doğranan
soğan pembeleşene kadar bir tavada kızartılır. Daha sonra da top hâline
getirilen ebegümeci tavaya doğranarak soğanla dört beş dakika karıştırılır ve
servise hazır hâle gelir.
Çiğdem
yumrusu: Bu bitki tarlalarda baharın müjdecisi olarak biter. Küçük çocuklar
bilye büyüklüğünde olan yumrusunu çıkarır ve kabuğunu soyarak yerler.
Narpuz
otu: Dere kenarlarında, su arklarında ve göl kıyılarında bol miktarda yetişir.
Naneye çok benzer, fakat tadı farklıdır. Bu ot hiçbir işlem yapılmadan yıkanır
ve yeşillik olarak tüketilir. Ayrıca böreğini yapanlar da olur.
Kazayağ
otu: Otun yaprakları kazların ayağına çok benzer. Kokulu bir ottur ve narpuz
gibi bu da su olan yerlerde yetişir. Bu da yeşillik olarak tüketilir.
Su
teresi: Bu ot da dere kenarlarında, su arklarında ve göl kıyılarında bol
miktarda yetişir. Sofralarda yeşillik olarak yerini alır.
Ekşimenek/ekşimik
otu: Ekşimtırak tadı olan bir ottur. Dağlarda yetişir. Toplanarak sofralara
gelmese de çocuklar yerler.
Dağlan/ısırgan
otu: Bu otun biraz kartlaşmış olanları insanın tenine değdiği zaman hem
kaşındırır, hem de derinin kabarmasına neden olur. Halk bu duruma “Dağladı” der.
Onun için adını “dağlan” koymuşlardır. Bu otun tazesi haşlanarak yenildiği gibi,
böreği de yapılır.
Çiriş
otu: “Yabanî pırasa” denilebilir. Dağlarda yetişir, görüntüsü pırasayı andırır,
fakat boyu çok kısadır. Toprağın yüzeyinden kesilerek toplanır. Hem kavurması,
hem de böreği yapılarak tüketilir.
Körmen
otu: “Yabanî sarımsak” denilebilir. Boyu ve gövdesi sarımsağı andıran bir
ottur. Sarımsak gibi keskin bir kokuya sahiptir. Genelde kayalık yerlerde
yetişir ve çobanlar azıklarına katık yaparak yerler.
Hayatımızın bir parçasıdır otlar. Bir yerde ot yok ise orada toprak da yok, su da yoktur. Toprak ve su olmayan yerde hayat olur mu?



