Osmanlı'yı at hırsızlarıyla karıştırmak

Osmanlı hâkimiyetindeki bölgelerde uzun yüzyıllar boyunca süren barış ve huzur ortamında bu tutum büyük ölçüde tayin edici olmuştur. Böylesi kapsayıcı nitelikleri olan bir yönetim tarzını “at hırsızları” sayılan bir topluluğun kurması mümkün olmadığı gibi, at hırsızlığından böylesi meziyetler bekleyen sorunlu kafaların da Oryantalist görüşleri tekrarlaması asla şaşırtıcı değildir.

UZUN zamandan beri Osmanlı Devleti’nin kimler tarafından ve nasıl kurulduğu tartışılmaktadır. Konu hakkında Batılı araştırmacılar (Oryantalistler) genellikle Osmanlıları küçümseyen, Osmanlı Devleti’nin Bizans’ın etkisiyle ve ihtida eden Bizanslıların (Rumların) öncülüğünde kurulduğu tezinin yanında Moğollar tarafından Anadolu’ya sürülen kılıç artığı bazı kesimler tarafından kurulduğu iddialarını da dile getirmektedir.

Türklerin Anadolu’ya gelmeleri bir Moğol tehciri ya da zorlaması ile başlamış değildir. Hatırlanmalıdır ki, Malazgirt Savaşı ile Türkler Anadolu’ya fatihler olarak gelmişlerdir. Moğolların Anadolu’ya gelip (1240) kısmen işgal etmelerinden önce Anadolu’da zaten yerleşik ve hâkim durumda olan Türkler (Anadolu/Türkiye Selçuklu Devleti gibi) vardır.

Türklerin Anadolu’ya gelmeleri bir dönemde ve bir seferde olup bitmiş değildir. Değişik tarihlerde farklı Türk boyları Anadolu’ya gelmiştir. 13’üncü yüzyılın ortasında Moğol tehciri ile Anadolu’ya gelmiş olan Türkler bunların sadece bir kesimidir. Anadolu’da Türk varlığını Moğollar ile açıklamak önemli bilgi yanlışının dışında tarihi tahrif edip kurgulama isteğinin de bir sonucudur.

Türkiye Selçuklularının yıkılmasından önce, özellikle Türkiye’nin batı kesiminde, Selçuklulara bağlı birtakım beylikler, yerel devletler ortaya çıkmıştır. Osmanlılar da bunlardan birisi, toprak ve nüfus bakımından en küçük olanıdır. O kadar ki, Osmanlılar doğrudan Türkiye Selçuklularına değil, Sinop merkezli Candaroğullarına bağlı olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

Osmanoğulları, Oğuzların Bozoklar kolunun boylarından biri olan Kayı boyuna bağlıdırlar. Tarihî kaynaklar Kayı boyunun 1230 Yassıçemen Savaşı’nda Türkiye Selçuklularına olan yardımları sonucunda Alaeddin Keykubat tarafından savaştaki faydaları nedeniyle Ankara’nın batısında, Karacadağ’a iskân edilmiş olmasında ittifak hâlindedir. Kayı boyunun önce Ankara Karacadağ, sonra Bilecik Söğüt’e gelmesi, Moğollardan kaçmalarının sonucu değildir. Fetihlerdeki başarılarının karşılığı ve Anadolu’daki fetih çalışmalarının bir sonucu olarak ya da tamamlanması düşüncesiyle Söğüt’e gelmişlerdir.

Ertuğrul/Osman Gazilerin çevresinde toplanan insanların ezici çoğunluğu Türklerden oluşmuştur. Paul Wittek (Ö.1978) tarafından ileri sürülen Osmanlı Devleti’nin ihtida etmiş Rumlar tarafından kurulmuş olduğu tezi, yeterince taraftar bulmadığı için olmalıdır ki bu sefer Edward Gibbon (Ö.1974) tarafından “Osmanlıların kuruluşu Moğol etkisine ve Türkiye’nin Moğollar tarafından işgal edilmesi” sonucu ile açıklanmaya çalışılmıştır. Her nasılsa Zeki Velidi Togan (Ö.1970) da sonradan bu tezi sahiplenmiştir.

Son yüzyılda Moğolları Türk sayma görüşü resmî makamların zorlaması ile Türkiye’de epeyce taraftar toplamıştır. Böylece tarihte en çok Türk kanı dökmesiyle bilinen Moğol hükümdarı Cengiz Han, Türk büyüklerinden sayılmış, fotoğrafı okullara asılmış, Cengiz adı Türkiye’de kullanılır olmasının yanında Osmanlı Devleti’nin kurulması gibi pek çok önemli olay da Moğolların etkisiyle açıklanır olmuştur.

Moğolların Türkler gibi Turanî kökenli olmalarından başka ne kadar Türk oldukları ya da Türklerle ne kadar akraba oldukları tartışması bir yana, Türkistan’daki Doğu Türklerine ve Türkiye’deki Batı Türklerine yıkımdan başka bir katkılarının olduğunu ispatlamak şimdiye kadar mümkün olmamıştır. Bunun yanı sıra yukarıda değinildiği gibi Anadolu’daki Türk hâkimiyeti/varlığı da Moğol etkisinin bir sonucu değildir. Çünkü Moğol kabilelerinin Cengiz’i kendilerine hükümdar yapmasından çok önce, Türkiye’de Malazgirt Zaferi’nden sonra bir Türk/Selçuklu hâkimiyeti başlamıştır.

Anadolu’daki Müslüman Türkler ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşu

İslâmiyet öncesinde Türkler arasında siyâsî hâkimiyetin meşruluğu, kut inancına bağlanmıştır. İslamiyet’i kabul eden Türkler arasında kut inancı varlığını sürdürmekle birlikte, Abbasi Halifesine bağlılık ve onun tarafından tanınmış olmak da meşruiyetin temel bir şartı sayılmıştır.

Karahanlılar/Gaznelilerden başlayarak Türkler, Abbasi Halifesine kendilerini bağlı kabul etmişlerdir. Büyük Selçuklular ise Abbasi Halifesini Büveyhoğulları esaretinden kurtardıkları gibi, Haçlı saldırılarına karşı kendilerini İslâm dünyasının koruyucusu bilmişlerdir. Anadolu/Türkiye’deki Türk/Selçuklu varlığını bu geleneğin dışında görmek mümkün değildir.

Yıldırım Bayezit’in Niğbolu Savaşı’nın (1396) ardından Abbasi Halifesine gönderdiği zafernameden sonra, kendisi doğrudan Halife tarafından “Sultan-ı İklim-i Rum” diye adlandırılmıştır. Zaten “sultan” kelimesinin Arapça olması hatırlandığında, Yıldırım Bayezit’ten itibaren Osmanlı padişahlarının kullandığı “sultan” unvanını, Araplar yerine Moğollarda aramak bilgisizliğin ya da taammüden tarihi tahrif etme çabasının bir sonucu olmalıdır.

Osmanlıların kökeni hakkındaki literatür, özellikle Faruk Sümer’in “Oğuzlar” adlı kitabında, Kayı boyundan geldikleri bilgileri vardır. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Kayı boyunu Oğuzların dışında aramak, çapul amacıyla bir araya toplanmış, gelişigüzel bir topluluk olarak vasıflandırmak mümkün değildir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren en çok kullanılan unvan “gazi” lakabıdır. Osman Gazi, Orhan Gazi isimler herkesçe bilinen örneklerdir. Osmanlılar, Bizans’a karşı yaptıkları seferleri “gaza/gazve” diye adlandırmışlardır. Osman Gazi’ye atfedilen “İlây-ı Kelîmetullah olmadan yapılanlar kuru bir cihangirlik dâvâsıdır” sözü Osmanlıların fetih anlayışlarını açıklayan önemli bir örnektir. Dolayısıyla Osmanlı fetihleri, kendilerine göre böyle bir anlayışın sonucunda yapılan işlerdir.

Fetihlerin sonunda elde edilen bölgelerin yerli halkına karşı gösterilen hoşgörü ise Asya kavimlerinin, özellikle Moğolların hiç bilmediği bir uygulamadır. Çünkü Moğollar, işgal ettikleri ülkelerde büyük yıkım ve katliamlara sebep olmuşlar ve o ülkeleri birer enkaza çevirmişlerdir.

Anadolu’da Moğol işgali ve onun sonunda oluşan etkisi 50-60 yıllık bir dönemden sonra tümüyle yok olmuştur. Moğolların Anadolu’dan kısa sürede silinmeleri, yalnızca Anadolu’da Moğol nüfusunun yokluğu ile açıklanabilecek bir husus değildir. Evet, Anadolu’da Moğol nüfusu yoktur, ancak Moğolların adlarını devam ettirecek kayda değer bir işleri, uygulamaları da yoktur. Sadece Türkiye’de değil Azerbaycan, İran, Horasan gibi yerlerde de Moğol işgalinden sonra Moğol etkisini sürdüren kalıcı hiçbir şey kalmamıştır.

Cumhuriyet döneminde Moğolların Türk sayılması, onlara yakınlık duyan görüşlerin yaygınlaşması, bilim dışı ancak siyâsî bir tercihtir. Tarihin doğal akışı içinde ortaya çıkan bir sonuç değildir. Selçuklu ve Osmanlı’yı küçümseyen, Türkler için gerileme zamanı ve Türklerin Araplaştığı bir dönem olarak gören iddiaların yaygınlaştırıldığı anlayışın sonucudur.

Osmanlılar kuruluşlarından itibaren üç yüz yıl boyunca, Haçlı seferlerine karşı İslâm dünyasını korumaları, hatta Orta Avrupa’ya kadar hâkimiyet kurmaları, Avrupalılarda büyük bir korkuya ve paniğe sebep olmuştur. Bu yüzden Avrupalılar arasında Osmanlılara (dolayısıyla Türklere) karşı tarifsiz bir kıskançlık ve düşmanlık doğurmuştur. Oryantalistlerin, Avrupalı araştırmacıların hemen her konuda Osmanlıları küçümseyen, hakaret içerikli görüşleri büyük ölçüde bu tarihî mirasın sonucudur. Şaşırtıcı olan husus ise, Oryantalistlerin kurgusu olan bu görüşlerin Türkiye’de taraftar bulmasıdır.

Kuruluş döneminde “sultan, padişah” gibi terimlerin olmayışı, Kayı boyunu siyâsî vasıflarından ideallerinden soyutlamaz. Çünkü hiçbir hanedanlık için başlangıçta siyâsî hâkimiyetin işareti sayılan unvanların ve sembollerin olmayışı bir eksiklik ya da meşruiyet sorunu ortaya çıkarmaz. Osmanlı padişahlarının “han” unvanını kullanmaları da Moğolların bir etkisi ya da uzantısı değildir. Çünkü Hunlar döneminden beri “han” deyimi Türkler arasında kullanılmıştır.

Şaşırtıcı olan husus ise, Hindistan’daki Babür Devleti’ni İngilizlerin Moğol saymasından sonra Moğollara hem Hindistan, hem de Türkiye’de geniş bir etki alanı icat edilmiş olmasıdır. Böylece Moğolları Türk tarihinin içine ekleyen ya da Moğol-Türk ayniliği tezi İngiliz patenti olarak ortaya çıkmıştır. Bu görüş, Türkiye’deki üniversite çevrelerinde de önemli taraftar bulmuştur. Böylece İngilizlerin Cumhuriyet döneminde siyâsî konularda görülen tayin ediciliği tarih alanına ve akademi konularına da taşmıştır.

Osmanlı Devleti’nin eleştirilecek pek çok tarafı olmakla birlikte hemen hemen herkesçe kabul edilen üstün niteliklerini yok saymak, iyi niyet yoksunluğunun ötesinde bir tutumun sonucu olmalıdır. Hatırlanmalıdır ki, Osmanlılar büyük ölçüde Selçukluların siyâsî ve kültürel vârisidir. Kullandıkları unvanlardan, Haçlı Seferlerine karşı olan tutumlarından, farklı dinlere ve ırklara karşı olan tutumlarında büyük ölçüde benzerlikler vardır.

Osmanlı hâkimiyetindeki bölgelerde uzun yüzyıllar boyunca süren barış ve huzur ortamında bu tutum büyük ölçüde tayin edici olmuştur. Böylesi kapsayıcı nitelikleri olan bir yönetim tarzını “at hırsızları” sayılan bir topluluğun kurması mümkün olmadığı gibi, at hırsızlığından böylesi meziyetler bekleyen sorunlu kafaların da Oryantalist görüşleri tekrarlaması asla şaşırtıcı değildir.

 

Edward Gibbon, Roma İmparatorluğunun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi, Çevirmen: Asım Baltacıgil-Meral Harzem, İstanbul 2020.

Ebulgazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime, İstanbul 2018.

Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul 2017.

Fuat Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, İstanbul 2022.

Fuat Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri, İstanbul 2002.

Necati Demir, Oğuzname, İstanbul 2021.

Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 2023.

Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu, Çeviren: Fatmagül Berktay, İstanbul 2017.

Şihabeddin Bin Fazlullah El-Ömeri, Türkler Hakkında Gördüklerim ve Duyduklarım, Çeviren: D. Ahsen Batur, İstanbul 2014.

Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 2019.