Osmanlı geri mi dönüyor?

“Betar” örgütü, 1925 yılında kurulmuş. Amacı Filistin topraklarında Siyonist bir Yahudi devleti kurmak, İbraniceyi Yahudi halkının tek ve ebedî dili olarak kabul etmekti. Bunun için tüm üyelerin ateşli silahları çok iyi kullanmaları bir şarttı. Bunu sağlamak için üyelere sık sık kamp yapmaları öneriliyor, Yahudi devletinin kurulması için teşkilatlanmanın önemine vurgu yapılıyordu. İstanbullu ve İzmirli Yahudi gençlerin faal olarak görev aldığı örgütün amacı Endülüs’ten Osmanlı topraklarına göç etmiş Sefarad Yahudilerini Siyonizm’e kazandırmaktı. Bu gençler kamplara alınıp askerî eğitimler aldılar.

Osmanlı geri döner mi?


SORU ilginç, değil mi? 20. yüzyılın ilk çeyreğinde tarih sahnesinden çekilen Osmanlı’nın geri gelip gelmeyeceğini tartışmaya açan kişinin, Osmanlının yıkılması için elinden gelen her türlü ihaneti ardına koymayan Yahudilerin günümüzdeki temsilcilerinden olan katil Netanhayu olması da ilginç!


Şimdi bu sözleri bizim laik, seküler, Kemalist taife söylese, doğrusu şaşırmazdık. Hatta onlar da bu sözleri gizli gönül bağları olan Netanyahu’dan duyunca eminim gücenmişlerdir de… Zira bugün Sabetayist ve Mason bir yapılanma olan Jöntürkler’e sahip çıkıp, kendilerini onların devamı olarak gören bu zihniyetin en büyük düşmanı Osmanlı ve onun temsil ettiği her türlü millî ve manevî değerler olduğunu da biliyoruz. Millet olarak emperyalist Avrupa’nın bir “Haçlı Seferi” mantığıyla üzerimize çullanıp 600 yıllık Devletimizi yıkıp vatan topraklarını işgal ettiklerinde Anadolu insanının dinî ve millî değerleri nedeniyle son bir gayret ile ayaklanarak bu işgale karşı koymak adına başlattığı Kurtuluş Savaşı’nın zaferle neticelendiğinde sanki vatanımız bu emperyalist Haçlı güruhundan değil de Osmanlıdan kurtulmuş havası verilerek millete dayatılan, reva görülen, zorla kendi öz benliğine yabancılaştırılma adına millî ve manevî değerlerimize yapılan düşmanlıklar da bu düşünceden kaynaklandığını da...


Bu sözler, İsrail Terör Örgütü’nün elebaşısı Binyamin Netanyahu, Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin ziyareti dolayısıyla İsrail Meclisi’nde yaptığı konuşmada geçti. 


“Netanyahu, Arjantin’in 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında Yahudiler için bir sığınak hâline gelmeye başladığını ve sadece Doğu Avrupa’dan değil, Osmanlı İmparatorluğu’ndan da Yahudilerin ekonomik sıkıntılardan ve “antisemitizm”den kaçtığını söylediği gibi aynı zamanda “Bazıları benimle aynı fikirde olmasa da Osmanlı İmparatorluğu’nun yakın zamanda geri döneceğini düşünmüyorum, dönmeyecek!” de dedi. Demek ki bu eşkıyalar, masum Filistin halkını öldürmekten yorulup mola verdiklerinde bu meseleleri tartışıyorlar ki o da böyle konuşuyor. 


Bakın, dikkat edin “Bazıları benimle aynı fikirde olmasa da Osmanlı İmparatorluğu’nun yakın zamanda geri döneceğini düşünmüyorum” derken, diğerleri demek ki “Osmanlı geri dönecek” diyorlar. Korku böyle bir şey demek ki!


Osmanlı geri döner mi bilinmez ama Osmanlının ruhu geri döner. İlber Ortaylı da buna benzer bir şeyler söylemiş haklı olarak. Onların asıl hayıflandıkları da bu olsa gerek. Siyonistler, Osmanlının cismiyle ve ruhuyla yok olduğunu düşünüyor olmalılar ki bugün Türkiye’nin hamleleri karşısında bu korkuya kapılmışlar.


Netanyahu geçtiğimiz aylarda da benzer bir konuşma yapmıştı. O konuşmasında da şunları zırvalamıştı.


“Savaş başladıktan iki gün sonra şöyle söylemiştim ve kimse inanmamıştı: Ortadoğu’nun çehresini değiştireceğiz. Ve yaptığımız şey de tam olarak bu. Önümüzde halen birçok sınav var, yapılacak birçok iş var ve görevi tamamlayacağız. Zira bizi bekleyen şey İsrail’in ebediyetini sağlamak. Ne için savaştığımızı biliyoruz. Kime karşı savaştığımızı biliyoruz. Bu canavarları görüyoruz ve burada, birçok kilometre ötemizde, Akdeniz kıyısında bir hilafete izin vermeyeceğiz. Bu hilafeti kabul etmeyeceğiz.”


Ortadoğu’nun çehresi değişiyor mu?


Netanyahu “Ortadoğu’nun çehresini değiştireceğiz” söylemi ile amacının Arzı Mev’ud’u gerçekleştirmek istediğini açıkça itiraf ediyor. Bu da uluslararası hiçbir hukukî anlaşmayı ve kuralı tanımadıkları da demek aynı zamanda. Arzı Mev’ud’u gerçekleştirmek demek, Fırat ve Nil nehirleri arasındaki bütün bu bölgeyi İsrail’in işgal etmesi demektir. Bugün bakıldığında Filistin zaten İsrail işgali altındadır, Suriye ve Lübnan’ın bazı bölgeleri de İsrail işgali altındadır. İran ile Uluslararası Atom Enerji Ajansı arasındaki görüşmelerin başlayacağı bir günde İsrail’in bu ülkeye ve atom santrallerine saldırması da bu yayılmacı politikanın bir ürünüdür. İsrail, aklı sıra İran’ı büyük bir tehdit olarak görüyor ve onun elinde nükleer bir silah olmasını istemiyor. Hâlbuki dünyanın en tehlikeli ülkesi İsrail’dir. İsrail, dünya barışını tehdit eden haydut bir devlettir.



Sonuç ne olursa olsun, biz yolumuza ve bu katil ve terörist İsrail ile mücadelemize devam etmek zorundayız. Sayın Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi Osmanlının tarihten silinmesinden tutun son yüzyılda yaşadığımız her türlü acı olayın arkasında Siyonist Yahudilerin parmağı var. 


Hilafet meselesi neden İsrail’i ilgilendiriyor?


“Bu canavarları görüyoruz ve burada, birçok kilometre ötemizde, Akdeniz kıyısında bir hilafete izin vermeyeceğiz. Bu hilafeti kabul etmeyeceğiz...” sözleriyle de aslında Netanyahu’nun Türkiye’yi hedef aldığını anlıyoruz. Belki bu sözümüze karşı çıkacaklar olabilir. Halifelik kurumu bildiğiniz gibi son olarak Osmanlıların elindeydi. Dolayısıyla hilafet denince akla Türkiye gelir. Ayrıca İran için hilafet değil imamet söz konusudur.


Hilafetin ilgası ile ilgili 3 Mart 1924 tarih ve 431sayılı kanunun birinci maddesi aynen şöyledir:


Madde 1: “Halife hal’ edilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.”


Hal edilmek, tahttan indirmek, hükümdarlık hakkını elinden almak demektir. Mündemiç, bir şeyin içinde var olan, bulunan ve saklı olan anlamını taşır. Mülga ise varlığına son verilen, kaldırılan, kapatılan anlamı taşır. Buna göre son Halife Abdülmecid Efendi’nin görevine son verilmiştir. Halifelik kaldırılmamıştır ama “Hilafet Mâkâmı” kapatılmıştır.


Bu söz ile aslında “Hilafet mâkâmını biz kaldırdık ve onu bir daha kurdurtmayacağız”anlamı da kastedilmiştir ki aslında tarihî gerçekler de bu yöndedir. Ülkemizde gerçek tarihle yüzleşmek istemeyenler hep hilafete düşman olmuştur. Bu düşmanlık tıpkı Osmanlıya düşmanlık gibidir. İngilizlerin hilafetin kaldırılması için ısrarcı olmalarının altında Müslümanları başsız bırakmak, bir araya gelmelerini engellemek arzusu vardır. Başsız bir İslâm coğrafyası, emperyalizm için kolay lokmalar demektir. Bu yüzdendir ki 1,5 milyarlık İslâm ülkeleri İsrail’in Filistin’de yapmış olduğu katliama seyircidir. Bu yüzdendir ki Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı asimilasyona seyircidir. Bu yüzdendir ki Budistlerin Myanmar’da Arakan Müslümanlarına yaptığı zulme seyircidir. Bu yüzdendir ki Sırpların Avrupa’nın göbeğinde Boşnaklara uyguladığı katliama seyirci kalmışlardır. 


İsrail-İran Savaşı ve nükleer silah meselesi


Bugün İsrail uluslararası kamuoyunda sıkıntıya düşünce kendisince bir çıkış yolu olarak gördüğü İran ile bir savaşa girişmiştir. Özellikle Avrupa başta olmak üzere neredeyse tüm dünyada İsrail’e karşı Filistin’de yaptıkları katliamlar sebebiyle müthiş bir nefret vardır. Halk sokaklarda İsrail’i telin etmektedir. Özellikle Gazze’ye yardım götürürken uluslararası sularda korsanlara mahsus bir eşkıyalıkla Madleen gemisinin İsrail tarafından kaçırılması da İsrail’i uluslararası kamuoyunda sıkıntıya sokmuştur. Netanyahu’nun bu çıkmazdan kurtulmak adına İran’ın nükleer silah üretimini durdurmak adına savaşa girdiğini deklare etmesi aslında beyhude bir uğraştır ve hiçbir inandırıcılığı yoktur.


Netanyahu’nun “Dünyanın en tehlikeli devletinin elinde en öldürücü silahın olmasına müsaade etmeyeceğiz” açıklaması da komikliğin ötesinde trajikomik bir söylemdir. Zira bugün bütün dünya öğrendi ki dünyanın en tehlikeli, en hukuksuz ve en katil ülkesi İsrail’dir. 


Söz nükleer silahlanmadan açılmışken bazı konuları hatırlatmakta fayda vardır… 


Nükleer silahların ve silah teknolojisinin yayılmasını önlemek dahası nükleer silahsızlanmayı sağlamak ve nükleer enerjinin barışçıl kullanımında iş birliğini teşvik etmek amacıyla uluslararası arenada NPT adında bir anlaşma 1968’lerde imzaya açıldı. Antlaşma 1970’te yürürlüğe girdi. 11 Mayıs 1995’te de süresiz olarak uzatıldı. Beş nükleer silah sahibi devlet de dahil olmak üzere toplam 191 devlet antlaşmaya katıldı. Bu devletler iki kategoriye ayrıldı: ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık’tan oluşan nükleer silah devletleri (NWS) ve nükleer silahsız devletler (NNWS)… 


Antlaşma uyarınca, tüm taraf devletler genel ve tam silahsızlanmayı sürdürmeyi taahhüt etti. NNWS ülkeleri de nükleer silah geliştirmeyi veya edinmeyi bırakmayı kabul ettiler. Ancak taraf devletler barışçıl uygulamalar için nükleer teknolojiye erişebilmesi ve geliştirebilmesi de kabul edildi. 


Güney Sudan, Hindistan, İsrail ve Pakistan bu anlaşmaya katılmadı. Zira Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail de nükleer silah sahibi ülkeler arasında. 


Anlaşmaya göre Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) nükleer olmayan ülkelerin anlaşmaya uyup uymadığını denetleme yetkisine sahiptir. Anlaşma gereği UAEA, anlaşmaya katılmayan ülkelerin ve dolayısıyla İsrail’in nükleer silahlarını denetleyemiyor.


Oysa İsrail 1950’lerin ortasında ilk başbakanı David Ben Gurion zamanında Negev çölünde Dimona Nükleer Araştırmalar tesisini inşâ etti ve Fransa’nın yardımıyla ilk plütonyumu burada üretti. İlk nükleer silah denemesinin de 22 Eylül 1979’da İsrail ile Güney Afrika apartheid rejiminin, Güney Atlantik ile Hint Okyanusu’nun birleştiği bir adada nükleer deneme yaptığı iddia edilmektedir. İddia, Hint Okyanusu’ndaki Prens Edward Adaları yakınlarında bir Amerikan Vela Hotel uydusu tarafından tespit edilen nükleer patlamaya mahsus çift ışık parlaması nedeniyle edilmiştir. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter da bu durumu “Bilim insanlarımız arasında İsraillilerin Güney Afrika’nın güney ucuna yakın bir bölgede nükleer deneme yaptığına dair inanç giderek artıyor” sözleriyle dillendirmiştir.


İsrail’in nükleer programı ilk kez Ekim 1986’da eski nükleer teknisyen Mordechai Vanunu’nun Dimona tesisine ilişkin ayrıntıları Sunday Times gazetesine açıklamasıyla gündeme geldi. Tesiste dokuz yıl çalışmış Vanunu, haftada 1,2 kilogram plütonyum üretilebildiğini, bunun da yılda yaklaşık 12 nükleer savaş başlığına yettiğini söyledi.


Nuclear Threat Initiative’e göre yaklaşık 90 nükleer başlığı bulunan İsrail’in neredeyse 200 başlık üretecek kadar plütonyuma sahip olduğu düşünülüyor. İsrail 750 ila bin 100 kilogram plütonyuma sahip, bu da 187 ila 277 adet nükleer silah üretmeye yetiyor. Bu silahlar nükleer bomba taşıyabilecek biçimde modifiye edilen ABD üretimi F-15, F-16 ve F-35 savaş uçakları ile havadan, füze rampaları ile karadan ve İsrail’in sahip olduğu Alman üretimi altı adet Dolphin sınıfı denizaltı ile denizden ateşlenebileceği öngörülüyor.


CFR gibi kaynakların belirttiğine göre İran henüz bir nükleer silaha sahip değil, ancak bu yolda faaliyetleri var. 


Bu faaliyetler sizce nasıl başlamış dersiniz? Sıkı durun işte cevabı! İran’ın nükleer programının temelleri 1953’te CIA destekli bir darbe ile demokratik olarak seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ın görevden alınıp iktidara Şah Muhammed Rıza Pehlevi’in getirilmesinin hemen sonrasında “Barış için Atom” programının bir parçası olarak ABD’nin yardımı ile başlatılmış. ABD’nin ve Batı Avrupalı hükûmetlerin İran’ın nükleer programına desteği, cesaretlendirmesi ve katkısı 1979’da Şah rejimini deviren İslâmİ Devrim’e kadar sürmüş. Yani her taşın altından yine kendileri çıkıyor. Bugün de İran rejimini bu bahanelerle yıkıp yerine Şah’ın oğlunu geri getirme rüyaları gündemde…



Rahmetli Erbakan’ın dediği gibi, “İsrail laftan anlamaz, güçten anlar”. Bu gerçeğin bilinci ile atılacak her adım önemlidir. Evet Osmanlı geri dönmeyebilir ama biz Osmanlıyız ve buradayız! Hem bu coğrafyadaki sorumluluklarımızı yerine getireceğiz, hem de bir gün bize yapılanların hesabını soracağız…


Çelişkiler


İsrail ise bu varsayım üzerine İran’a saldırmayı bir hak olarak telakki ediyor. Oysa kendisi hem NPT anlaşmasına dahil hem de nükleer silaha sahip. Böyle bir çelişkiyi nasıl izah etmek gerekir ya da nasıl anlamalıyız?


Çelişkiler denince şunu da unutmamak lazım: İsrail, kendisini çelişkiler üzerinden haklı çıkarma konusunda dünyanın en arsız, en yüzsüz ülkesi… Meselâ İran’ı bir hastaneyi vurmakla savaş suçu işlemekle itham ediyor. Oysa son Gazze olayında İsrail uçakları göre göre ve göstere göstere tam 697 defa hastaneleri vurdu. Kendisi yaparsa mubah, başkası yaparsa insanlık suçu…


Kendisi silahsız bir halkı yok ederken, İran’ı sivil halkı vurmakla savaş suçlusu olarak suçlayabiliyor. Sizce bu nasıl oluyor ve dünya kamuoyu bu çelişkiler için neden yeterince itirazda bulunamıyor? Çünkü İsrail terör örgütü Yahudi olmayanları insan olarak kabul etmiyor! Yahudi olmayanları öldürmeyi ve yok etmeyi de kendisine dinî bir vecibe olarak görüyor…


Bu savaşta İran’ı desteklemek gerekir, destekliyoruz da… Ancak İran ile ABD arasında geçmişte yürütülen gizli ve kirli bir ittifakı da unutmamak gerekir. Bu meseleyi gündeme getirmemizin amacı zihinleri bulandırmak değil Kur’ân-ı Kerîm’de defeaten belirtildiği gibi Yahudi ve Hıristiyanlarla asla bu tür ittifaklara girilmemesi ve bunlara asla güvenilmemesi gerekliliğini hatırlatmak içindir. Tarih ders alınmak için vardır. Zaferler için övünmek, kayıplar için dövünmek için değil…


İşte kısa bir araştırma yaptığımızda karşımıza çıkan birkaç başlık şöyle:


“İran, Şah Rıza Pehlevi döneminde İsrail’in müttefiki ve bölgedeki jandarmasıydı. İran gizli servisi SAVAK’ı İsrail gizli servisi MOSSAD eğitiyordu.”


Arkasından Humeyni yine gizli servislerin desteğiyle İran’ın başına getirildi. İran-Irak Savaşı’nda hem ABD hem de İsrail, İran’a silah sattı. Tabii Irak’a da… Meşhur rehine krizi ve Kontra olayları bu kirli ilişkilerin birer uzantısıydı. İddialara göre İran ile ABD arasında 4 Kasım 1979’da patlak veren ve 444 gün süren rehine krizi de ABD seçimlerinde Reagan’ın kazanması için kullanıldı ve kasıtlı olarak uzatıldı. İranlı üniversite öğrencilerinin, bu süre zarfında elçilikte rehin tuttuğu 52 Amerikalı, 20 Ocak 1981’de serbest bırakıldı. Kasım 1980’de Carter’a karşı başkanlık seçimini kazanan Reagan, o gün yemin etti ve Beyaz Saray’da görevi devraldı. Sonunda da krizi çözen başkan oldu. Karşılığında ise İran’a istediği silahlar satıldı.

Trita Parsi, “Hain İttifak” adlı kitabında Irak’ın Osirak Nükleer Tesisleri’nin İran’ın istihbarat vermesiyle İsrail tarafından yerle bir edildiğini iddia eder.


İran-ABD ittifakı sayesinde maalesef Irak zayıflatılmış ve Amerika’nın işgaline maruz bırakılmıştı. Bu durumu Nezir El Kandûri, Gerçek Hayat dergisinin 21 Ekim 2019 tarihli sayısında şöyle anlatır:


“Görünürde İran ile kötü ilişkilere sahip ABD, Irak’ta İran ile müttefikliğe yeşil ışık yakmıştı. Daha net ifade etmek gerekirse, Amerika Irak’ı altın bir tepside İran’a hediye etmişti. İran da bu hediyeyi memnuniyetle devraldı. Bütün bunlar yaşanırken dünya kamuoyu önünde sözde düşmanlık görüntüsü vermeye devam ediyorlardı. Böylece İran, Irak’ın yönetiminde ABD’nin siyasî ve askerî ortağı haline geldi. Bu durumun yol açtığı en büyük travma, DEAŞ’a karşı savaş bahanesiyle İran yanlısı Şii milislere geniş çaplı lojistik destek veren ABD’nin aslında sivil Sünni halka karşı işlenen cinayetlere göz yumması oldu. Sipariş edilen raporlarda süslü ‘istikrar’ kelimesini dilinden düşürmeyen ABD gerek Irak gerekse Suriye’de Şii çeteler ve PYD/YPG/SDG gibi terör örgütleriyle açıktan iş tutan, istikrarsızlığa yatırım yapan bir işgal gücü hüviyetine büründü. Irak’tan başlayarak bölgenin kılcal damarlarına zerk edilen Amerikan rüyası, demokrasi oyunuyla start aldı ve nihayetinde Irak’ı Şii teokratik bir diktatörlüğe dönüştürdü.”


Bu ittifak sayesinde yıllarca Filistin’de adamakıllı bir direniş kurulamadı. Ancak her ne olduysa bugün ipler koptu. Çünkü karşılıklı dostluğa değil çıkarlara dayalı dostluklar, çıkarların sona erdiği yerde bitmeye mahkûmdur. İran da bu noktada durup düşünmeli ve bu güvensiz duruşunu gözden geçirmelidir. Şiiliği yaymak adına İslâm düşmanlarıyla giriştiği kirli ittifaklardan medet ummamalıdır. İşte güvendiği dostları onun her zaman başına bir çorap örmek için gözlerini bile kıpırdatmıyorlar… 


Yarınlar neler getirecek, bekleyip göreceğiz. Bugün ise artık sahte âşıklar gerçek yüzlerini göstermiş durumda. Ülkesinde ve dünya kamuoyunda köşeye sıkışan Netanyahu, Amerika’yı da bu savaşın içine çekerek kendince bir çıkış aramaktadır. İran’ı boş zannederken -ki bu da inandırıcı değil- ilk defa ciddi biçimde karşılık bulmanın paniğini ve korkusunu yaşıyor. Halkı İsrail’i terk ediyor. İran demir kubbeyi paçavraya çevirirken İsrail tarihinin ilk yıkımı ile yüzleşmek zorunda kaldı. Savaş durur mu ya da ABD bir çılgınlık edip sürece dahil olur mu, bilinmez. Zira ABD işin içine girdiğinde Rusya, Çin ve Kore gibi ülkeler de sürece dahil olacak gibi duruyor. Yani Üçüncü Dünya Savaşı ya da Armageddon gerçekleşecek…


Bizim cephede havalar nasıl?


Gelelim bizim cepheye… Hükûmet, gerekli tedbirleri aldığını söylüyor. Bir yandan da tarafları sükûnete ve ateşkese çağırıyor. Bunlar elbette önemli adımlar… Olası bir Türkiye-İsrail Savaşı, dünya dengelerini alt üst eder. Bu da doğru!


Gelelim iç dinamiklere… Hâlâ İsrail’e gizli aşk besleyen bir muhalefet var. Gazze katliamı başladığında İsrail, İran’da Hamas yetkililerine suikastlar düzenledi. O zaman dendi ki MOSSAD İran’da ajanları ve iş birliği yaptığı kişilerle bunu başardı. Bu durum ortaya çıkınca hep kızdık. Ama şu da unutulmamalı ki bizim içimizde de İsrail’e casusluk yapacak birileri çıkabilir. 


Gazetelerde ve sosyal medyada dolaşan haberlere göre 7 Ekim’den sonra Türk pasaportlu 4 bin Siyonist Gazze’ye giderek İsrail adına katliama iştirak etmiş. Bu sayının 5 bin civarında olduğu da söyleniyor. Türkiye gazetesi, ülkemizden İsrail namına bölgeye giden 65 kişinin cephede öldürüldüğünü yazıyor. Ayrıca Türkiye’de yaklaşık 20.000 çifte vatandaşlığa sahip İsraillinin yaşadığını ve İsrail’de ise böyle 250.000 kişinin yaşadığı belirtiliyor. Ayrıca bu insanlar İsrail’de askerlik yapıyor.


Bu kadar insanın kendi kendisine buraları gitmesi ve bu tehlikeli işlere soyunması hiç de mantıklı gözükmüyor. Durum öyle ama Türkiye’de sırf bu işleri organize etmek için geçmişte gizli faaliyetler yürüten “Betar” isminde bir örgüt olduğunu da hatırlatmak gerekir. 


“Betar” da neyin nesi diyenler çıkabilir. Bu örgüt 1925 yılında kurulmuş. Amacı Filistin topraklarında Siyonist bir Yahudi devleti kurmak, İbraniceyi Yahudi halkının tek ve ebedî dili olarak kabul etmekti. Bunun için tüm üyelerin ateşli silahları çok iyi kullanmaları bir şarttı. Bunu sağlamak için üyelere sık sık kamp yapmaları öneriliyor, Yahudi devletinin kurulması için teşkilatlanmanın önemine vurgu yapılıyordu. Nitekim 1948 yılında İsrail kuruldu. Betar örgütü 1933 yılından itibaren Türkiye’de faaliyetlerine devam edebilmiş, söz konusu örgüt 70’li yıllara kadar faaliyetlerini sürdürmüştür. İstanbullu ve İzmirli Yahudi gençlerin faal olarak görev aldığı örgütün amacı Endülüs’ten Osmanlı topraklarına göç etmiş Sefarad Yahudilerini Siyonizm’e kazandırmaktı. Bu gençler kamplara alınıp askerî eğitimler aldılar. 


Bu örgütün kurucularının da geçmişi karışıktır. Betar’ın kurucusu Vladimir Jabotinski’dir. Bu adam aynı zamanda Çanakkale Savaşı’nda “Siyon Katır Birliği” adı altında 750 katırdan oluşan bir lojistik birliği kurmuş, İngiliz gemilerinden aldığı mühimmatı iç kısımlardaki İngiliz askerlerine ulaştırmıştır. Yani Yahudiler ta Çanakkale Savaşı’nda bile bize karşı savaşmıştır. Ama nedendir Siyonist Yahudilerin ordumuza karşı savaştıklarından da neredeyse hiç söz edilmez. Bu birliğin kurucusu Vladimir Jabotinski’nin sekreterliğini ise şu an İsrail Terör Örgütü’nün başı olan katliam suçlusu Benyamin Netanyahu’nun babası Benzion Netanyahu yapmıştır. 


Şimdi başa dönersek eğer, ülkemizden bu kadar Siyonist gidip İsrail adına Gazzelileri öldürüyorsa, demek ki ya bu Betar örgütü yaşıyor ya da yeni bir oluşum bu işleri kotarıyor. Bunların içimizdeki uzantıları da her türlü ihanete açık demektir. Yani kısaca kazın ayağı görüldüğü gibi değil ve uyanık olmak lazım.


Merak edenler, Türkiye Yahudi’si Rıfat Bali’nin, “Betar Türkiye: Bir Siyonist Gençlik Hareketinin Hikâyesi (1933-1971)” kitabını okuyabilir.


Sonuç


“Ama”lı yazılar yamalı yazılar gibidir. Gelinen süreçte çekincelerimiz olmakla birlikte elbette İsrail’in her türlü karşısındayız. Hatta bu savaşın danışıklı olduğunu da düşünmüyoruz. Prof. Dr. Hilmi Demir’in de dediği gibi… “Bu savaşı iki tarafın da teo-stratejik hedefler için kullandığını ve kendi taktiksel planlarına göre ilerlediğini düşünüyorum. Hamlelerini ve birbirini çok iyi tanıyan iki satranç oyuncusunun son hamleyi yapmak adına maçı sürekli uzattığı bir oyun izliyoruz. Bunlardan birisi diğerinin zihnini daha iyi okuyor diyebilirim. Üçüncü bir el devreye girecek mi göreceğiz.”


Bunun yanında gölgede kalan bazı şeyleri de hatırlatmakta fayda vardır. Maalesef bu savaş başlayalı Gazze ikinci plana düştü. İran ile gerilim devam ederken, İsrail ordusu Gazze’ye yönelik saldırılarına da aralıksız devam ediyor.


Gazze’deki ablukayı kırmak için Tunus’tan yola çıkan Mağrip Direniş Konvoyu ve dünyanın dört bir yanından Kahire’ye akın eden gönüllüler de gündemden düştü. Son olarak Mısır’a ulaştıkları ancak Sisi’nin güçleri tarafından saldırıya uğradıklarını duymuştuk. Bu durum İsrail için bir kâbus idi ve İran ile çıkan savaş bu kâbusu da gölgeledi.


İsrail’i dünya kamuoyu karşısında zora sokan Madleen Gemisi olayı da gölgede kalan ve gündemden düşen bir diğer olay!


Mısır’da Refah Sınır Kapısı’nda Gazze’ye insanî yardım için yürüyüşe geçen binlerin asrın en büyük yürüyüşü yine gündemden düştü. 


Son olarak sanki İran’ın İsrail’e karşılık vermesiyle İslâm dünyasında Türkiye’nin bu zamana kadar İsrail’ karşı vermiş olduğu diplomatik mücadele de gölgelendi. Netanyahu’nun yazımızın başında yapmış olduğu açıklamaların hedefi boştan yere Türkiye olmadığı da anlaşılıyor. Amaç Türkiye’nin bölgede olası bir inisiyatif almasının önüne geçmek gibi görünüyor.


Sonuç ne olursa olsun, biz yolumuza ve bu katil ve terörist İsrail ile mücadelemize devam etmek zorundayız. Sayın Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi Osmanlının tarihten silinmesinden tutun son yüzyılda yaşadığımız her türlü acı olayın arkasında Siyonist Yahudilerin parmağı var. 


Erdoğan’ın tarihi sözlerini bir daha hatırlayalım: “Unutmayın, 12 Eylül Darbesi, Konya’daki Kudüs Mitingi’nin ardından geldi. 28 Şubat Darbesi Sincan’daki Kudüs Gecesi’nin ardından geldi. Unutmayın, MİT’e yapılan operasyon, 17-25 Aralık Darbe Girişimi, 15 Temmuz İhaneti Siyonizm’in uşağı FETÖ tarafından bizim Filistin hassasiyetimizi kırmak için yapıldı.”


Erdoğan, 2013 yılında da şu açıklamayı yapmıştı: “Mısır’da darbenin arkasında İsrail var, elimizde belgesi var. 2011 seçimlerinde Fransa’da bir entelektüel, o da Yahudi, aynen şu ifadeyi kullanıyor: ‘Mısır’da seçimleri Müslüman Kardeşler kazansa bile onlar iktidar olamayacak, çünkü demokrasi sandık değildir.’ Evet, aynen bu cümleyi kullanıyor.” 


Rahmetli Erbakan’ın dediği gibi, “İsrail laftan anlamaz, güçten anlar”. Bu gerçeğin bilinci ile atılacak her adım önemlidir. 


Evet Osmanlı geri dönmeyebilir ama biz Osmanlıyız ve buradayız! Hem bu coğrafyadaki sorumluluklarımızı yerine getireceğiz, hem de bir gün bize yapılanların hesabını soracağız…