Osmanlı’daki nezaket ve hassasiyet

Sözün özü, kibri silen, tevazu ve alçakgönüllülükle herkesi kucaklayan bir Osmanlı vardı. Fakirini gözeten, darda olana koşan, kul hakkına titizlikle ehemmiyet gösteren necip bir millet vardı. “Dosdoğru ol!” emrini toplumun her alanına yayan ve bunu can-ı gönülden uygulayan aziz bir ecdat vardı...

OSMANLI tarihinde “toplum” kavramı her zaman önemli bir yerde olmuştur. Toplum, ahlâk ekseninde mükemmel bir bütünlük sağlamış ve hakikî bir dinî düsturla birlikte bu bütünlüğü daim eylemiştir. Bu muazzam ahenk, toplum hayatında gerek insan ilişkilerine, gerekse de sosyal yapıya yansımış durumdadır. Bunları birkaç örnekle anlatabiliriz.

En basit örnekle sadaka taşları, taş bloklardan meydana gelen, genel olarak cami ve türbe köşelerinde bulunan, ortası çukur, bir buçuk iki santimetre yüksekliğinde taşlardı. Osmanlı’da sosyal dayanışmanın mihenk taşları olan bu taşlar, bir nevi fakirler için umut kapısıydı. Fakirler dilenmekten, zenginlerse riya ve gösterişten çekindikleri için sadakalar bu taşlara konulur, ihtiyaç sahibi gece vakti gelip ihtiyacı kadarını buradan alıp, geriye kalanını ise kendisi gibi muhtaç kimselere bırakırdı. Böyle ince bir düşünce, ancak hassas bir toplumda olur. Ki Osmanlı, bu anlamlı geleneği yüzyıllar boyu yaşatmıştır.

Sadaka taşı sonrasında toplumsal yapıyı yansıtan bir diğer örneğimiz de Osmanlı evlerinin kapıları üzerindeki anlamlı yazılardır. Osmanlı’da, fânî olan bu dünyada hakikate hep bir özlem vardı. Gelip geçen bu dünyaya ehemmiyet gösterilmez, Allah’ın verdiği nimetlere de O’nu hatırlatacak kelâmlar yazılırdı. Evlerin kapı ve duvarlarına genellikle hat sanatlarıyla “Ya Malikü’l-Mülk” (Mülkün Tek Sahibi) yazılırdı. Bu, “Ey Allah’ım, bütün mülk Senindir. Ben kapının bir kölesiyim, her şey Senden. Benim hiçbir şeyim yok” mânâsına gelen bir beyanı yansıtmak için kullanılan bir güzel eylemdi. Kapı tokmaklarına da “bütün kapalı kapıları açan ve tüm sıkıntıları gideren” anlamlarına gelen “Ya Fettah” yazılırdı.

Bir de aynı kapıda farklı tokmaklar bulunurdu. Bunda şu anlamlar gizliydi: Kapı tokmakları çift halkadan oluşurdu ki bunlardan aslan başlı motifli ve büyük olanı kalın, çiçek motifli ve küçük olanı ise ince ses çıkartırdı. Eğer eve bir erkek misafir gelmişse kalın sesli tokmağı tıklatır, içerideki ev sahibi gelenin beyefendi biri olduğunu anlar, kapıyı evin beyi açardı. Evin beyi yoksa mahremiyete uygun olarak kapı açılırdı. İnce sesli tokmağın sesi duyulmuşsa, gelenin bir hanım olduğu anlaşılır, kapıyı da evin hanımı açardı.

Nereden nereye! Eski gelenekler ve eski nezaketlere baktığımızda, adeta gün geçtikçe zamana yeniliyor insanoğlu. Özümüzden ve örfümüzden kopmanın zamanla bir bedeli olacak tabiî. Ancak maalesef kendi içimizde bu süreç zamanla bizlerde çok derin yaralar açtı. Neticede kopan ilişki bağlarıyla komşuluk değerlerimizi bile kaybetmeye başladık. Şimdilerde öyle bir dönemdeyiz ki ev sahiplerinin yan komşularından haberleri dahi yok. Apartmanlarla birbirimize yakınlaştık ama ilginçtir, bu yakınlık tersine bir uzaklık getirdi hepimize. Kimsenin kimseden haberi yok. Komşuluk ilişkisi her geçen gün bitiyor. Kaldı ki, komşularımızın kapılarını çalmaya çekinir hâle bile geldik.

Bu noktada anlamını kaybeden bir değerimiz olan misafirperverlik konusuna yer vereceğiz. Osmanlı’da bu hususta da o kadar muazzam hareket edilmiş ki toplumsal hayata hayran kalmamak elde değil. Misafir hep el üstünde tutulmuş, hakkıyla karşılanıp nezaketle uğurlanmış. Küçük nüanslarla çok güzel mesajlar verilmiş. Farz-ı misâl, bir eve bir misafir geldiği zaman, misafirlerin ayakkabılarının burunları dışarıya doğru değil de içeriye doğru baktırılırmış. Böylece, “Misafirliğinizden çok hoşnut kaldık, evimizi yeniden şereflendirmenizi bekleriz” demek istenirmiş. Yine eve bir misafir geldiği zaman, kahvenin yanında su ikram edilirmiş. Misafir aç ise suyu, tok ise kahveyi alırmış. Eğer suyu almışsa, ev sahibi bunu çok ince bir üslupla anlar, hemen sofrayı kurar ve misafirin karnını doyururmuş. Bunlar toplumsal hayattaki nezaket örneklerinden sadece birkaçı.

Bu yitip giden ve günümüzde de aslında bizlere ders olması gereken Osmanlı değerlerini, nezaketini ve hassasiyetini bir de o topraklarda görev alan yabancıların kelâmlarından dinleyelim.

Fransız Generallerinden Comte de Bonneval şöyle der şahit olduğu dürüstlük karşısında: “Haksızlık, tefecilik, tekelcilik ve hırsızlık gibi suçlara Türkler arasında rastlamak mümkün değildir. Gerek vicdanî bir akideden, gerekse ceza korkusundan dolayı olsun, Türkler o kadar dürüstlük gösterirler ki insan ister istemez onların doğruluklarına hayran kalır.”

Ubucini de gördüklerini ve yaşadıklarını şöyle ifade eder: “Bu muazzam payitahtta dükkân sahipleri, herkesçe malûm vakitlerde dükkânını açık bırakıp namaza gider. Geceleri evlerin kapıları alelâde bir mandalla kapatılır. Buna rağmen senede yalnız üç dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ancak ahalisi sırf Hıristiyanlardan ibaret olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vakalarının yaşanmadığı bir gün bile geçmez. Taşralarda da iffet ve istikamet aynı derecededir.”

Son zamanlarda Daily News gazetesinde neşredilen mektubunda bir İngiliz seyyahının anlattığı şu menkıbeyi lütfen okuyalım: “Bugün kendi eşyamla, arkadaşım olan eski bir Macar zabitinin eşyasını nakletmek üzere bir köylünün yük arabasını kiraladım. Sandıklar, portmantolar, denkler, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. Buralarda yatağın hayâli bile mevcut olmadığı için, ben, gece üstüne uzanmak üzere biraz kuru ot satın almak isteyince son derece nazik bir Türk, bana refakat teklifinde bulundu. Sonra da öküzlerini koşumdan çıkarıp bizim bütün eşyamızla beraber sokağın ortasında bıraktı. Ben onun uzaklaştığını görünce arkasından seslendim, ‘Burada birisi kalmalı’ dedim. Yanımdaki Türk hayretle sordu: ‘Niçin?’ Ben de, ‘Eşyalarımızı beklemek için’ dedim. Müslüman Türk şu cevabı verdi: ‘Ne lüzumu var? Merak etmeyin, eşyalarınız bir hafta gece gündüz burada kalsa bile dokunan olmaz.’ Ben de bu söz üzerine ısrar etmeyip oradan öylece ayrıldım. Döndüğümde hayretler içerisinde, her şeyi yerli yerinde buldum. Hem de o sıralarda o yoldan Osmanlı askerleri mütemadiyen gelip geçiyordu. Bu göz kamaştırıcı gerçek, Londra kiliselerinin kürsülerinden bütün Hıristiyanlara ilân edilmelidir. İçlerinden bazıları belki rüya gördüklerini zannedeceklerdir ama artık uykularından uyansınlar!”

A.L. Castellan’ın Osmanlı’ya dair anlattığı şu hâdise de çok ibretlidir: “Dostlarımdan biri anlattı: ‘İçinde bin kuruş bulunan bir torba ile İstanbul’dan Beyoğlu’na dönüyordum. Tophane İskelesi’ne çıkarken torbam yırtıldı. İçindeki bütün paralar da dökülüp rıhtımın üstüne dağıldı, bazıları denize yuvarlandı. Ben ‘Eyvah’ bile diyemeden hemen oradaki halk paraların üstüne üşüştü. Herkes bulabildiği kadar topluyordu. Ben şaşkınlıktan donmuş bir vaziyette ne yapacağımı bilemiyor, sadece bu hareketleri büyük bir endişe içinde takip ediyordum. Ne göreyim, herkes, topladığı paraları deniz kenarında kalan torbama koyuyordu. Bunun üzerine içim biraz ferahladı. Hatta kayıkçılar da suya dalıp, denizin dibine gitmiş olan kuruşları çıkarmışlardı. Bütün bunlara karşı cömertlik göstermek istedimse de vazifelerini yapmış olduklarından bahsederek her biri bir tarafa çekildi. Zaten o kadar kalabalıktılar ki hepsine bahşiş yetişmezdi. Toplanan bütün paralar torbaya konduktan sonra bir hamal da onu yüklenip doğru evime kadar götürdü. Eve girdikten sonra büyük bir merak içinde paramı hemen saymaya başladım. Birçok ziyana uğramış olduğumu zannediyordum ki bin kuruşumun da tam olarak torbada olduğunu görünce hayretler içinde kaldım. Gözlerime inanamadım, bir daha saydım. Evet, tek bir kuruşum bile eksik değildi!”  

Sözün özü, kibri silen, tevazu ve alçakgönüllülükle herkesi kucaklayan bir Osmanlı vardı. Fakirini gözeten, darda olana koşan, kul hakkına titizlikle ehemmiyet gösteren necip bir millet vardı. “Dosdoğru ol!” emrini toplumun her alanına yayan ve bunu can-ı gönülden uygulayan aziz bir ecdat vardı...