Oryantalizmin doğurduğu kompleks: Terör ve işgal (1)

“Oriental Studies” (Doğu Araştırmaları) olarak literatüre geçen Oryantalizmi bir sanat akımı, bir sosyal değerlendirme, bir toplumsal analiz dalı gibi basitçe ele almak, tarihî değişim ve dönüşümleri inkâr anlamına gelecektir. Çünkü Oryantalistlerin hedef sahaları olan coğrafyaların gelenek, inanç ve temel prensiplerinin değişim ve dönüşüm süreçlerini öncesi ve sonrası olarak incelediğimizde varacağımız netice, bize kültür, inanç ve kaynak sömürgeciliğini işaret etmektedir. Çünkü Oryantalizmin (Şarkiyatçılık) doğum tarihi ile Batı’nın sömürgecilik tarihi hemen hemen aynı zamandadır.

EDWARD Said “Oryantalizm” adlı eserinde, Batı’yı ve Hıristiyan âlemini kastederek, “Doğu, ‘beriki’nin dilsiz ‘öteki’sidir” der, haklıdır!

Doğuştan sağır olanların konuşamadığını dünya tıp literatürü kabul eder, fakat doğuştan sağır olmayan Doğulu işittiği hâlde konuşmuyor ve kendisi üzerinde yapılan plânlara kulak tıkıyorsa, onun sağırlığının gerekçesini sorgulamak gerekir.

Ülkemizde Batı’nın (Orient) “öteki”leştirmesine ram olan sağır ve dilsizler için hayat zaten güzeldir. Onların laiklik, Kemalizm, sosyalizm, Marksizm, feminizm veya çökmüş olsa bile komünizm gibi tutunacak dalları vardır. Zira bu şekilde dilsizleştirilmiş olanların “öteki”liği, “beriki”nin kimliği hâline gelmiştir zaten. (Ki ülkemizde CHP, HDP ve FETÖ gibi patentli markaların söylediği, eylediği her şey, ötekileştiren Batı’nın başarısından başka bir şey değildir.)

Peki, ya ötekileştirildiğinin farkına vardığı hâlde dilsizliğe talip olmak neyin nesidir? “Edinilmiş çaresizlik” olarak mı cevaplamalıyız bu soruyu? Yoksa dilsizleştirilişimizin, dinsizleştirilmemizin eşiği olduğunu fehmedip gayret mi kesilmeliyiz?

Pek tabiî gayret kesileceğiz! Ancak bu gayreti göstermek için önce neden ve nasıl sağırlaştırıldığımızı ve dilsizleştirildiğimizi esaslı biçimde sorgulamak gerekir. Âdemoğlunun ilk vücut bulduğu, en kadim medeniyetlerin (Çin ve Hindistan gibi) kurulduğu, peygamberlerin indirildiği, son din İslâm’ın soluk aldığı Doğu (oksident), doğuştan dillidir ve söyleyecek, eyleyecek çok şeye sahip olmasına rağmen kendi üzerinde yapılan hesaplara kulaklarını tıkayan ve akıbetini dizlerini döverek seyreden bir coğrafya hâline getirilmiştir.

Doğu’nun dilsizliği doğuştan olmadığı için duyuyor ve sessiz sedasız kendine bahşedilen nimetleri tüketirken, Batı (Orient) ise Şark’ın sahip olduğu maddî ve manevî tüm değerleri sömürme, değiştirme ve dönüştürme projelerini Doğu’nun sessizliği üzerine inşa ediyor. Bu ahvâl, Oryantalizmin tanımlarından sadece birini ispat ediyor: Tepkisiz ve o dilsiz “öteki”, Batı’nın zıddı ile kaim görüntüsünden başka bir şey değildir!

Sorgulama eğilimi gösterenler için adres bellidir: Şarkiyatçılık/Oryantalizm… Ve bu, bizim için yeni bir şey değildir. Zira ülkemizde “Doğulu-Batılı” yaklaşımı, orta yolu bulmakta zorlandığımız uzun soluklu ve derin bir meseledir.

18. yüzyıl başlarında tohumu atılan, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde körüklenen, II. Dünya Savaşı sonrasında hız kazanan “Batı hayranlığı” ve karşı refleks olarak gelişen “Batı düşmanlığı” arasında medcezir yaşadığımız malûmdur. Her ne kadar bu konuda şifahî ifadelerimiz son 10 yılda keskinliğini yitirmiş olsa da, sinsi ve sessiz bir ötekileştirme, bilinçlerimizin derininde varlığını koruyor ve hâlâ bizi meşgul ediyor.

Dünya tarihinin son 200 yılına baktığımızda, Oryantalizmin doğuşuna ve sadece bizim mazimizi değil, Japonya’dan Kore’ye, Çin’den Hindistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye, Mısırdan Somali’ye, Ortadoğu’dan Balkanlara uzanan tesirine şahit oluruz. Çünkü adı geçen coğrafyaların, yakın ve uzak “Doğu” olmaları ve genellikle İslâm dinine müntesip oluşları, Oryantalistlerin etüt sahasını belirlemektedir.

Bulunduğumuz coğrafyadan Batı’ya baktığımızda Oryantalizmin önemli hedeflerinden biri olduğumuzu görmekle birlikte, kendi içimizi seyredince göreceğimiz hakikat, önce dilsiz, sonra dinsiz kalışımız olacaktır.

Vahyî tüm prensiplerin arlı-arsız tartışıldığı, camilerin ahıra dönüştürüldüğü, frak giymiş Sadettin Kaynak’a minberden hutbe okutulduğu, ezanın Türkçe okutulduğu, örtülü kadının eğitim hakkının gasp edilip Arabistan’ın adres gösterildiği bu ülkede Kemalizmin, anayasanın, laikliğin vs. tartışılmazlığı, işte tam da Oryantalistlerin eseridir ve dilsizleştirilen toplumun dinine müdahalenin resmidir!

Peki, “Oryantalizm” (Şarkiyatçılık) nedir?

Terim, kimi çevrelerce olumsuz bir yan anlamla 18 ve 19. yüzyıllardaki sanayi kapitalizminin gelişme döneminin zihniyeti tarafından şekillendirilmiş Amerikalı ve Avrupalıların Doğu araştırmalarını tanımlamalarında kullanılmıştır. Oryantalizm, Doğu’ya ilişkin ideolojik önyargılar ve perspektiflerin hâkim olduğu, düzenlenmiş (veya Doğululaştırılmış-Orientalized) yazı, vizyon ve araştırma tarzıdır. O, tüm düşünce ve araştırma alanı tarafından ifade edilen “Doğu imajı”dır.

Doğu (Orient) tabiri doğuyu (yani Batı Avrupa dışında kalan Asya ve Afrika coğrafyalarını), “Batılı öğrenim, Batılı bilinç ve Batı imparatorluğu” alanına taşıyan politik güçlerce çevrelenen temsiller sistemine işaret eder. Doğu, Batılı için vardır ve Batı ile ilişkisi içinde ve onun tarafından inşa edilir. O, Batı’ya yabancı olan diğeri (other) ve onun altı (inferior) olanı yansıtan bir aynadır. Bu anlamda “Doğuculuk”, Aydınlanma Çağı sonrası Batı Avrupalı Beyaz Adamın, Doğu hakları ve kültürüne yönelik dışarıdan, “öteki”leştirici, “değil”leyici ve önyargı dolu yorumlarına da işaret etmektedir.

Akademik araştırmalar geliştikçe, “anlaşılmaz ve hilekâr Doğulu, Doğu şaşaası, Doğulu şehveti” gibi ırkçı tavırlar ve yaygın klişeler de artmaya başlamıştır ve hâlen güncelliğini koruyan önyargılardır bunlar. İngiltere’de “konuşmaya değmez Türk” (unspeakable Turk) tabirinin çıkışı da aynı döneme rast gelmektedir.

Doğu sanatı ve edebiyatı hâlâ "egzotik" ve klasik Yunan-Roma ideallerine göre düşük görülmektedir. Doğu’nun politik ve iktisadî sistemleri genellikle feodal “Doğu despotizmi” şeklinde yorumlanır ve kültürel ataletiyle ilerlemeye engel olduğu düşünülür. Oryantalizmin betimlediği Oryantal (Doğulu) ise, bu tip düşünmeyi temsil eden kişidir. Erkeği feminen, güçsüz, ama yine de garip bir şekilde Batılı Beyaz Kadını tehdit eden kişi olarak tasvir edilir. Doğulu kadın ise çarpıcı derecede egzotik ve hâkimiyet altına alınmaya isteklidir.

Kaynaklara bakıldığında Batılı, frak giyen, papyon takan erkek ve ipekli elbiseler içinde topuklu ayakkabısı ile vals ederken, Doğulunun (Hint, Türk, Arap) bahtına düşen yalın ayak erotik kostümler içinde erkeği eğlendiren meta hükmünde lanse edilir. Ve o nefse hitap eden figürün adı ve dansı da oryantaldir!

Yine Batı Asya için “cariye”, Doğu Asya için “Madame Butterfly” klişeleri de iyi birer örnektir. Doğulu, kültürel ve ulusal sınırları aşan bir klişedir. Peki, ne değildir?

“Oriental Studies” (Doğu Araştırmaları) olarak literatüre geçen Oryantalizmi bir sanat akımı, bir sosyal değerlendirme, bir toplumsal analiz dalı gibi basitçe ele almak, tarihî değişim ve dönüşümleri inkâr anlamına gelecektir. Çünkü Oryantalistlerin hedef sahaları olan coğrafyaların gelenek, inanç ve temel prensiplerinin değişim ve dönüşüm süreçlerini öncesi ve sonrası olarak incelediğimizde varacağımız netice, bize kültür, inanç ve kaynak sömürgeciliğini işaret etmektedir. Çünkü Oryantalizmin (Şarkiyatçılık) doğum tarihi ile Batı’nın sömürgecilik tarihi hemen hemen aynı zamandadır.

Masum bir etüt dalı olarak işlevini bugün dahi sürdüren ve literatürde varlığını koruyan Oryantalizmin periyodik uygulamaları bir tüzük, bir kurallar dizini, bir skala ve manifesto olarak belirtilmediği hâlde, Batı’nın göz diktiği, el attığı her coğrafyadaki değişim ve dönüşümlerin ortak sonuçları bize profesyonel bir üst aklın varlığından ve bu etüt dalının siyasî bir sistematiğe sahip olduğundan söz eder. İşte bu ispat neticesinde Edward Said, “Oryantalizm, ‘sömürgeciliğin keşif’ koludur” tanımını yapar.

İngiliz sömürgesi Hindistan, sömürge mazisi ile tam da bu cümlenin ispatını sunar bize! İngilizler, kıtalar ötesinden Hindistan’a gelip o coğrafyaya külliyen sahip olmanın maliyeti ile değiştirip dönüştürmenin mahiyetini kıyaslamış, fethetmek yerine Hint giysileri içinde İngiliz ruhu taşıyan entelektüel ajanları vasıtasıyla Hindistan’ı ipeğinden incisine, kumaşından zümrütüne, petrolünden demirine, altınından kömürüne, aklından fikrine sömürmüştür. Hindistan, Batı’nın sömürgecilik maharetini tezgâhladığı coğrafyalardan sadece biri, ilki ve en belirgin olanıdır.

Oryantalizmin vahim virüsü: Doğulu kompleksi

Sömürebildiklerini sömüren, sömüremediklerini mezhep çatışması, fikir ayrılığı, terör belâsı ile birbirine düşürerek kutuplaşmalardan iç savaşlar üreten Oryantalizmin en sinsi metodu ise, ilgilendiği ülkelerin toplumuna Doğulu kompleksini bir virüs gibi enjekte etmektir.

Bağışıklık sistemini korumak için mazisindeki inanç ve kültürel kodlarıyla beslenmemiş, tarihinden ibret almamış, dinine kulaklarını ve kalbini kapamış olanlar, bu virüsü pek çabuk kabul ediyor ve sari bir hastalık gibi “Batı hayranlığı” şeklinde birinden diğerine sirayet ettiriyor.

Ülkemizde pek bariz biçimde gördüğümüz ve seyrettiğimiz bu kompleks, yazılı ve görsel basın organları, filmler, diziler ve lâdinî edebiyat ürünleri, dinî çevrelerin tahrifatı ile toplumumuzun damarlarına zerk ediliyor. Sonra aramızda modern ve yenilikçi züppeler hâlinde dolaşan sözüm ona entelektüellerden “Her şeyin en iyisi Batı’dadır, din(cilik) ilerlemeye engeldir” tarzındaki feveranlar işitmemiz de Oryantalizmin başarısıdır.

Aşırı “Batı hayranlığı” yaygınlaştıkça toplumun dokusu değişime uğramakta gecikmiyor. Ve ne geliyorsa, başımıza bu virüse karşı aşılanmamaktan geliyor. Diyeceksiniz ki, “Aşı olarak alacağımız değer de virüsün aslını barındırmıyor mu?”. Evet, tastamam barındırıyor! Aşırı sterilize olmanın hastalıklara karşı direncimizi kırması gibi, bahsini ettiğimiz “Batı hayranlığı”nın da vahameti toplum direncimizi kırıyor. Zira reaksiyon olarak geliştirdiğimiz radikal ve keskin “Batı düşmanlığı”, toplumu korumak yerine daha vahim sonuçlara vesile oluyor.

Muhafazakâr camianın düşmanlığı ifratta seyrettikçe, laik ve Kemalist camianın hayranlığı tefrit seviyeyi buluyor ve vasat bir duruş sağlayamıyoruz. Hâlbuki her iki kesim için olmasa bile muhafazakâr camianın, “Her işte ifrat ve tefritten uzak dur, vasatını tercih et! Çünkü işlerin en hayırlısı orta olanıdır” hadîs-i şerifini düstur edinmesi gerekliliğini unutuyoruz. Peygamberimizin (sav) “Aşırı giden helâk olur!” sözünü ise bir ihtar olarak görmüyoruz. İşte bu aşırılık neticesinde toplum geneli aşılanamayınca hayranlık virüsü tez yayılıveriyor!

Kimi aydın, kimi entelektüel, kimi yazar, kimi çizer, kimi halk da cereyan oluşturunca, “Batı hayranlığı” hastalığına tutulmuş olanların ateşi yükseliyor ve vahim neticelere sebep oluyor.