Orta yerde kaldı yangın: Mecnûn’un yalnızlığı (11)

Şehrin toprağı çürümüştü. Burada bir yeniliğin filizlenmesi zordu. Belli ki gidişat, bereketi de buradan göçürmüştü. Bu şehir artık yaşanacak bir yer değildi. Burası el-hak sürgün bir şehirdi. Burada huzur bulmak zordu. Bu, mütemadiyen Mecnûn’un ayağını yaralıyordu. Yine de onu durduramıyordu. Zira açılacak yeni mesafe Leylâ’yı asırlarca uzaklaştırabilirdi.

BAZEN görünürde hiçbir eylem yokmuş gibi hissedilebilir. Ancak kuruntudan uzakta her hâliyle hakikat başkadır. Bunun etrafında birçok insan olabilir. Ama ana özne tektir. Tek bir kişidir. Burada fiiliyat birçok şekilde tecessüm edebilir: Gözden düşme, kapıdan çevrilme, görmezden gelinme, var ise de yok gibi hareket edilme, davetle gelip de davetsiz ağırlanmak gibi… “İçeri gel” derken tersi kastedilmek gibi… Baş üstünde taşınırken yersiz bırakılmak gibi… Geldiği yerde aylar değil de asırlar geçmiş gibi…

Peki, insan bu hâlde titrediği şeyi yapabilir mi? İnanılmaz derecede titrediği şeyi? Ya da bunu ona yaptıran nedir? Tutarsızlıkların ortasında kalmak mı, yoksa konumu gereği sorumluluk mu? Belki en doğru soru şu: İnsan gönülden sıradanlığa nasıl düşer? Bu, insanın en büyük korkusu değil mi? Bu yoksa başkaca korkuya ihtiyaç var mı?

Âşığın korkusu da böyledir. Âşığın korkusunun elbette farklı değişkenleri olabilir. Mesele şu noktada karışıyor olmalı: Birbirini sevenler için bir çekim alanı oluşuyor. Sevenler bu alandan uzaklaştıklarında mütehayyir oluyor. Tereddütlü ve şaşkın bir ahvale bürünüyor. Bunun nedeni elbette çekim alanının gücüyle ilgili, “Seviyorsam, neden ondan uzaktayım?” düşüncesinden kaynaklı. Aslında bu bir düşünce de değildir. Hâldir. Bu ahval onun bütün dünyasını kuşatıyor.

Bu, burada duruyor olsun. Diğer tarafta da bütün hayreti aşacak yapı mevcut. Bu bir hassasiyet. Hangi ahval olsa da sevileni incitme korkusu… Onun rızasından uzaklaşma korkusu… Âşık, yüksek çekim gücüyle bu korku arasındadır. Bu arada aslında her şeyden emindir. Ne ki adımlarını yanlış atmaktan korkar. Zira çekim gücü onu büsbütün etkisine alıyor. Akıl ve şuur üstünden kalkabiliyor. Bu hâlde âşık, istese de endişe güdemez. Bilakis bu, âşığın en çok istediği hâldir. Ancak şuur geri gelince endişe de gelir. Burada yanlış yapma ihtimali onu incitir. Yârden, sevgiliden gelen en küçük hareket… Sızan bir yabancı düşünceyle, “Evet, bir yerde yanlış yaptım ama nerede?” fikrini canlandırır. Fikir canlanınca ahenk bozulabilir. Zira bir kaygıyı seyrinde taşımak çok güç. Doğrusu, büyütmeden taşımak çok zor. Bir yandan giren en küçük sızıntı… Gölün bütün bir suyunu zehirleyebiliyor. Elbette yeni bir çekim gücüyle göl arınabiliyor. Ne var ki, âşığın kaybettiği her dakika kayıptır. Ömür sermayesinden kayıptır. “Âşık ömrü düşünmez” diyelim, aşkın kervanından cüda düşmektir. Aşkın pazarındaki kazancından kayıptır. Sevgiliden bir yönüyle uzaklık, haramiye yakınlık demektir. Sevgiliden bir yönüyle uzaklık, yalnızlığa yakınlık demektir. Âşık yalnız olmaz ama aşka halel düşünce…

Leylâ’nın yanında da olsa Mecnûn onu göremeyebilir. Zira feryadı boyunu aşınca çöl yakın olur. Çöl yakın olunca Leylâ vahada kalır. Belki, doğrusu, yer değiştiren bir vahada kalır. Mecnûn’un ahvaline göre çölde mütemadiyen yer değiştirir.

Mecnûn’un son ahvali bu minvâlde idi. Bütün kapılar yavaş yavaş kapanıyor gibiydi. Hemhâl olacağı, belki yardım isteyeceği kimse kalmamıştı. Soru sorup cevap alacağı kimse de yoktu. Leylâ zaten uzun süredir haberleşmeyi zayıflatmıştı. Mecnûn son görüşmesinden beri Leylâ’dan haber alamıyordu. Elbette haber alamadığı çok dönemler olmuştu; acı bir şekilde, bu sefer farklıydı. Zira Mecnûn, mektuplarının ona kavuştuğunu biliyordu. Bu ahvale rağmen cevap yoktu. Bu onu gün geçtikçe ümitsiz alana çekiyordu. Bir yandan kendi sorumluluğu, bir yandan Leylâ’nın yapamadığını yüklenme sorumluluğu… Bir yandan aşkın yüksek tezahürü…

Mektuplar karşılık buluyormuş gibi gidiyordu. Mecnûn, Leylâ’nın hayâliyle konuştuklarını mektubuna yazıyordu. Ve nihayet bu mektuplar birikiyordu. Mecnûn’un tek gayesi Leylâ’ya cesaret kazandırmaktı. Ancak bunu yapmak imkânsız gibiydi. Leylâ olmadığı kadar incinmeye devam ediyor gibiydi. Nihayet yaşanan kırılma noktasıyla Mecnûn’un perişanlığı artmıştı. Önce sıcak çölde yakında idi. Şimdi ise soğuk ve uzak bir çöldeydi. Gittiği bütün yerlerden sazsız ve sözsüz kovulmuştu. Nihayet Leylâ’nın şehrinde Mecnûn, suçlu ilân edilmişti. İnfazı ise her fırsatta gerçekleştiriliyordu. Bu infazın ise tek bir ölçüsü vardı: İnsaf…

İnsafının ölçüsüne göre infaz herkesçe yerine getiriliyordu. Suçluyu kimin ilân ettiği meçhuldü. Leylâ değildi. Olamazdı. Kırılmış olabilirdi. Bu derinleşmiş de olabilirdi. Ancak Leylâ’nın tedbir anlayışı, çevresinde devşirilmiş olabilirdi. Belki bu, birileri tarafından bilinçli büyütülmüştü. Burası çokça muamma. Burası çok su götürecek bir yer. Burası, bütün acılar içinde ayrı bir acı.

Mecnûn, Leylâ’nın şehrine gelmekten imtina etmiyordu. “Enkaz ise, bu enkaz temizlenir” düşüncesindeydi. Mecnûn, ahvalinde bulunduğu yeni yangının pekâlâ farkındaydı. Ancak ateşin içine girmeden yangın nasıl söndürülebilirdi? Bunu çok iyi biliyordu. O yüzden gelmekle aslında Leylâ’ya “Buradayım” diyordu. Leylâ’ya, onu ayağa kaldıracak gücü kazandırmak istiyordu. Ancak Mecnûn’un sırları ısrar gibi algılanıyordu.

Diğer yandan şehrin kimyası bozulmuştu. Şehrin toprağı çürümüştü. Burada bir yeniliğin filizlenmesi zordu. Belli ki gidişat, bereketi de buradan göçürmüştü. Bu şehir artık yaşanacak bir yer değildi. Burası el-hak sürgün bir şehirdi. Burada huzur bulmak zordu. Bu, mütemadiyen Mecnûn’un ayağını yaralıyordu. Yine de onu durduramıyordu. Zira açılacak yeni mesafe Leylâ’yı asırlarca uzaklaştırabilirdi. Zira her gelişinde asır geçmiş gibi hissediyordu. Leylâ’nın kalbini bilmese buna dayanma gücü yoktu. Nitekim onun kalbini biliyordu. Bütün zuhurat bunu yadsıyabilirdi. Bütün gidişat bunu reddedebilirdi. Ancak Mecnûn, Leylâ’nın gönlünü biliyordu. Ve aşkıyla beraber bütün gücünü buradan alıyordu.

Mecnûn’un dengi zannettiği insanlar da şimdi yok gibiydiler. Doğrusu, dengini hiçbir zaman bulamamıştı. Bunun yanında Mecnûn’un yanında da değillerdi. Leylâ’nın yanında da değillerdi. Herkes birbirinin kuyusunu kazıyordu. Herkes birbirini canlı canlı kuyuya itiyordu. Son dönemde ise Mecnûn bu olayların merkezindeydi. Şehirden kovulmanın binbir hâli yine de onu etkilemiyordu. Kovulmanın bin türlü hâlinden paya ne düşer? Kovulmanın bir derinlik kazanması hangi ahvalin izahı? Bu alan, sırlı bir alan. Kimse bilmez. Bilen, sadece yaşayan öznedir. Hemen herkesin her şeyi gördüğü yerde… Hemen herkesin hakikati bildiğini zannettiği yerde… Hakikatin, her görenden uzakta bir yerde olması… Sadece asıl öznenin idrakinde saklı olması… Çok özel bir durum olsa gerek.

Mecnûn için bugün, en meyus günlerden biriydi. Gün akşama iyice yaslanmış, yol görünmüştü. Ahvalini ne özetleyebilirdi ki? Kul Himmet üstadın şu sözleri olsa gerek: “Bilmem amelimden yoksa özümden/ Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden/ İki elim kalkmaz oldu dizimden/ Bir dost bulamadım gün akşam oldu…”