Orta Doğu’nun kalesi: Türkiye

Bu tehlike, çok sistematik ve kademeli. İsrail, İran’ın destekleyip silahlandırdığı karasal alanda faaliyet gösteren örgütlerin güçlerini zayıflattıktan sonra İran’a yönünü çevirdi. Yani, bu hamlenin tüm ön hazırlıklarını adım adım ilerletti. “İran’dan sonra sıra Türkiye’de” cümlelerini çok fazla hayâli ve mübalağalı görmemekte fayda var. İçimize giren tefrikaları bertaraf etmek bizim birincil önceliğimiz olmalı. Ülkemizin uzun yıllar boyunca ağırlık verdiği savunma sanayiinin ne kadar ehemmiyetli olduğunu taraf ya da muhalif tüm vatandaşların idrak ettiğini umuyorum…

ORTA DOĞU; kaderî bir hareketliliğin daima beşiği olmuş, kadim beldeleri bağrında muhafaza etmiş vefakâr toprakların adı. İlâhî dinler için kutsal kabul edilen Kudüs, iki nehrin arasında imparatorlukların yükseldiği ve Babil’in Asma Bahçeleri’nin beslendiği “Bereketli Hilâl” olarak bilinen Mezopotamya, peygamberlere yurt, Doğu ve Batı’nın fikrî ve de fizikî şekillenmesine kucak olmuş Anadolu toprakları… Bu topraklar, asırlardır üzerine plânların yapıldığı, kaynaklarının sömürülüp kadim öğretilerinin devşirildiği, savaşın ve göz yaşının hiç azalmadığı çileli topraklar… Bu diyarların içinde bir diyar var ki, yalnızlığı, garipliği ve kimsesizliğiyle onur mücadelesi veren şerefli bir belde, Gazze…

Gazze, Ekim 2023’ten beri asla savaş diyemeyeceğimiz, bunun yerine katliam, soykırım, vahşet hâlinin zirve yaptığı zulüm dolu günlerin vakur, cesur ve mücahit beldesi. Bizlerse uluslararası savaş hukukunun hiçe sayıldığı, sivillerin hedef alınıp insanî ihtiyaçlara ulaşılamadığı, emsaline rastlanmamış bu durumun canlı kanlı tanıkları.

Bu coğrafya, teo-politik, stratejik, kültür-medeniyet ve kaynak zenginliği dolayısıyla Batılı’nın başını döndürtmüş, projelerinin baş kahramanı olmuştur. Aslında tüm meselenin özü bilindiği üzere vadedilmiş topraklar üzerinden İsrail’in teolojik ideallerine dayalı hayâlleri. İsrail, bölgeye konumlandırılmasından itibaren yayılmacı bir ilerleyişle Filistin’in toprak bütünlüğünü ihlal etmekle kalmamış, barbar ve harami tavrıyla daima gövde gösterisi yapmıştır. Bu had bilmezlik son iki yılda Gazze’de tanımsız bir zulmün, yüreklerin dayanmayacağı bir dramın yaşanmasına kadar vardı. Tüm dünyanın gözünün önünde sapkın ve saplantılı ideolojisini katliamına sebep olarak sunmaktan da hayâ etmedi.

Gazze’yi küçücük bir alana sıkıştırıp göçe zorlarken şimdi de “nükleer silah” bahanesiyle 14 Haziran’da İran’a saldırdı. Yabancısı olmadığımız bu “böl, parçala, yönet” taktiği zaten dağılmış bir bölgenin iyice zora gireceğinin sinyalleri niteliğinde. Bu saldırının çok fazla açılımı olmasıyla beraber Amerika’nın fiilen dahil olma ihtimalini düşünürsek İran’ın devlet bütünlüğü ya da etkinliğini kaybetmiş işlevsiz bir devlet olma ihtimali kaçınılmaz görünüyor. 

Osmanlı’nın parçalanmasıyla beraber küçük ve güçsüz devletlerin sınırları çizilirken amaç gücün parçalanıp, etnik ve mezhepsel hassasiyetin diri tutulacağı bir sistemin oturtulmasıydı. Batı’nın kontrolü altındaki Arap monarşik yönetimlerine karşı o zamanki Sovyetler Birliği destekli cumhuriyetçi milliyetçi oluşumlar bugün “Arap Baharı” dediğimiz dağılmanın ana arterlerini oluşturdu aslında. Uzun yıllar iç savaşlara sebep olan, Batılı tarafından tanımlanan “halk ayaklanması” beraberinde ne vaat edilen özgürlüğü ne de ferahı getirdi. Sözüm ona, halkın iradesiyle iktidar olan liderler kural ihlali yapınca da derhal alaşağı edildi. 

Devletler ve medeniyetlerin ilkelerini belirleyen dinamikler sadece “güç ve iktidar” üzerinden işler, insanı merkeze alan ilkelerden uzak olursa şeytanî kurguların da hiç sonu gelmez. Hazan yapraklarının savrulduğu Arap ülkelerinde de huzur, güven, istikrar beklentileri şöyle dursun mensubiyeti ve inancı üzerinden paravan terör örgütlerinin kurularak gerek “İslâm-terörizm” gerek “bölge-terörizm” algısı tüm dünyaya servis edildi. Aynı eksende yürütülen “Arap düşmanlığı” bölgeyle beraber etnik aidiyetin güvensizliğine ciddi vurgular yapıyordu. “Diktatör” söylemleri psikolojik bir kuşatma olduğu gibi sosyolojik zeminde halkı oyuna dahil etmenin de stratejik ve politik bir hamlesiydi diyebiliriz. 

Bu gelişmelerin startı durumunda olan Irak’tan başlayarak birer birer parçalanan Orta Doğu ve bazı Afrika ülkeleri adına İran sağlıklı okumalar yapamamış, değişken, tampon bir politik yol izlemeyi tercih etmişti her zaman. Hareketliliğin hiç durmadığı bu bölgede İran’ın siyâsî tavrı ve kararları çoğu defa bölgenin çıkarları, devletlerin menfaatleri adına da tartışmalı oldu. Özellikle Tunus ve Mısır’daki iç ayaklanmaları destekleyici tavır, Amerika’nın Irak’ı işgalinde Saddam Hüseyin’in Şii nüfusa yaptığı baskılamanın öfkesiyle mezhepçi tutumu ve Körfez Savaşı’ndan kalma hıncına alan bulmak gibi büyük bir yanılgı üzerinden siyâset geliştirdi. İç savaşın uzun yıllar sürdüğü Suriye politikası, parçalanan Irak topraklarına yuvalanan terör örgütleriyle olan münasebeti bölgenin elini zayıflattığı gibi İran’ın güvensizliği üzerine de kesin kanaatler oluşturdu. Libya, Yemen, Suriye ve Irak üniter yapılarını Arap Baharı hareketiyle kaybettikçe başta İsrail olmak üzere ABD’nin bu topraklardaki tasarrufları her geçen gün fazlalaştı. 

Dünyanın hızla değişen politik çehresi ilerleyen teknolojiyle beraber savunma sistemlerinde de geliştirilmiş silahlarla kuvvetlendiriliyor. Özellikle bugün İsrail’in İran’a saldırma sebebi olarak ileri sürdüğü “nükleer silahlanma” noktasında yakın zamanda bir rapor yayınlandı.  Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’nün yayınladığı raporda 9 ülke 2024 yılında nükleer silahlarını geliştirip ve yeni versiyonlarını da eklediklerini bildiriyor. Amerika, İngiltere, Fransa, Pakistan, Hindistan, Çin, Kuzey Kore, Rusya olmak üzere İsrail’de de 90 tane nükleer silah olduğu resmî bir açıklama. 

Uzun yıllar Amerika’nın İran’a uyguladığı ambargolar hep bu sebebe dayalıydı. Fakat Amerika başta olmak üzere dünya hızla nükleer silahlanma yolunda ilerliyor. Bu verilerden durum değerlendirmesi yapıldığında hafızamız bizi yine Irak’ın işgal sebebine götürüyor ve Saddam Hüseyin’in kimyasal silahı olduğu iddiası üzerinden ülkenin nasıl kuşatıldığını, zihinsel ve fiziksel olarak nasıl tarumar edildiğini hatırlatıyor. El netice, yıllar sonra da böyle bir silahlanmanın olmadığına dair itiraf İngiltere’den gelmişti.

Bu tehlike, çok sistematik ve kademeli. İsrail, İran’ın destekleyip silahlandırdığı karasal alanda faaliyet gösteren örgütlerin (Hamas ve Hizbullah gibi) güçlerini zayıflattıktan sonra İran’a yönünü çevirdi. Yani, bu hamlenin tüm ön hazırlıklarını adım adım ilerletti. “İran’dan sonra sıra Türkiye’de” cümlelerini çok fazla hayâli ve mübalağalı görmemekte fayda var. İçimize giren tefrikaları bertaraf etmek bizim birincil önceliğimiz olmalı. Ülkemizin uzun yıllar boyunca ağırlık verdiği savunma sanayiinin ne kadar ehemmiyetli olduğunu taraf ya da muhalif tüm vatandaşların idrak ettiğini umuyorum…