DÜNYANIN çeşitli yerlerinde, insanların birçoğunun semavî kaynaklı yaşam biçimini bırakıp pozitivist akımların etkisiyle tecrübenin, denenebilir olanın yönlendirdiği bir yaşam biçimini tercih ettiği doğrudur. Mânâ bakımından azalan insan, ruhunun itirazını, kalbinin ayak diretmelerini bastırmaya çalışmıştır. Hazları, imkânları, ün ve parayı arttırmakla huzura eremeyeceğini anlaması zaman almıştır. İnsanlık bütün uğraşlarına rağmen ne yazık ki hakikate sırtını dönmenin mahvettiği psikolojisini düzeltememiş, maddenin o tatminsiz katılığında tıkanıp kalmıştır.
Peki ne olmuştu da insanlar kalplerini ontolojik gurbetlere atmıştı. Semavî dinlerin temsilcileri, geçirdikleri yozlaşmalarla acımasız hiyerarşiler doğurmuş ve kendi içlerindeki çatışmaların dışına çıkamamışlardı. Onlar bilgiyi elinde tutmaya kimin daha layık olduğunun kavgasını verirken, bilgi çoktan başka kürsülerin eline geçmiş, vahyin karşısında ama aklı yanına alarak konumlanmıştı. Gerçek hayatta ortaya çıkan modern gelişmelere gerçekçi açılım getiremedikleri için din ve dinin taraftarları zamanın gerisine itilmişlerdi. Örneğin daha matbaanın caizliğine karar veremeden yazının nesnesi oluvermişlerdi. Bundan daha da önemli olarak bağlılarına ve tüm diğer insanlara anlattıkları prensiplere kendileri uymamış, böylece halkın gözündeki din adına temsil yetkilerini kaybetmişlerdi. Yeniye ait söz söyleme yetkisini kaybeden din, hayatlardan sürgün edilmiş, pratik hayattaki değerlerin belirleyicisi olmaktan çıkarılmıştı. Toplumların birçoğunu artık menfaat ve haz merkezli düşünce biçimleri yönetmeye başlamıştı. Dinin vaaz ettiği değerler ise kimilerince tamamen reddedilmiş, kimilerince de indiği zamanın tarihine hapsedilmişti. Her iki durumda da inanç sistemine göre yaşamak, gereksiz ve hatta değersiz kılınmıştı. İnsanlar ikna edilememiş, acılarına teselli olunamamış, doyurucu açıklamalar yapılamayarak özellikle genç akıllar dinden uzaklaştırılmıştı. Bir zamanlara damgasını vuran dinden aforoz etmenin tersine, din hayattan aforoz ediliyordu.
İnsanı ontolojik yollara düşüren, bu çatlamış yüreklerin “kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiği” sorularını sormaya devam etme ısrarıydı
Bu modern zamanların kendisine dayattığı para ve güç odaklı hayat biçimine düşünebilen aklın tepki vermemesi mümkün değildi. Kalpler inancın yokluğunda çoraklaşmış, kapkara gönüller önünü göremez olmuştu. İşte insanı ontolojik yollara düşüren, bu çatlamış yüreklerin “kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiği” sorularını sormaya devam etme ısrarıydı. Sırtına zimmetliymiş gibi yüklenen dünyalıkların ağırlığı, ayaklarında varlığını hissettiği fakat görünmeyen prangalar bile onu bu yolculuktan alıkoyamamıştı. Fakat ataları İbrahim’in yaptığının tersine bir yolculuğa başlanılmıştı. Çünkü o görünene bakıp, gizleneni reddetmişti. Modern insan ise görünenden bıkıp kendinden gizlenene meyyal olmuştu. Bazıları doğru sorularla doğru menzillere yönelebilmiş fakat bazıları da çok alakasız mecralara meze olmaktan kurtulamamıştı. Her gün eksikliğini biraz daha çok hissettiren manevî boşluk, ademoğluna alternatif alanlar aratmış ve evvelce terk ettiği metafizik mecralara tekrar yöneltmişti.
Ezoterik uygulamaların tarihi çok eskilere dayanıyor. Önceden de bilinen bu öğretiler günümüzde birtakım değişiklikler gösteriyor. Bilim ve teknolojinin imkânlarıyla yeniden güncellenip yepyeni çerçevelerle günümüze servis ediliyor. Kendilerini “üst akıl” diye isimlendirenler tarafından amaçlarına uygun bir formata dönüştürülüyor. Hem de zamanında insanlığın din ile bağlantılarını kesenler tarafından popülerleştiriliyor. Hepsi olmasa bile özellikle bazıları dünya üzerinde çok ciddi taraftar da buluyor bu akımların. Çünkü insanlık materyalist ideoloji üzerine temellendirilmiş, anlam ve hakikat bakımından içi boşaltılmış hayattan bıkmış ve kurtulmanın yollarını arıyor. İşte dine karşı geliştirilmiş gizemci akımların savunucuları, bu arayış sırasında yeniden İslâm’la buluşulmasından korkuyorlar. İnsan için indirilmiş dini insandan gizlemeye çalışıyorlar. Peki nasıl? Elbette dine yakın kavramları olan, hatta biraz da dinmiş gibi görünen bazı uygulamalar ile tabii ki…
Âlemdeki bütün oluşlar, bozuluşlar, düzen ve sistemin idamesi Allah’a dayanır. İşte kendilerine “spiritüalist” diyenler de bütün bu hâlleri ruha dayandırmakta, öğretilerini ruhun üzerine temellendirmektedirler. Dine göre bütün âlemler Allah tarafından var edilmiş, insan yaratılmış, insana da Allah’ın ruhundan üflenmiştir ve ruhun ölümü söz konusu değildir. Ruh ölmez ama Allah tarafından kabzedilir ve de dönüp yaşayanlarla irtibat kurması mümkün değildir. Spiritüalistler de ruhu baki görürler ve Descartes dahil ruhun bedenle bir bütün olduğunu söylerler. Fakat onlar ruhu sanki dünyaya doyamamış gibi tekrar tekrar döndürüp yeniden yaşatırlar. Kur’ân’da ise kötü amel işleyen kimselerin dünyaya tekrar dönmeyi isteyeceği fakat buna Allah’ın kesinlikle izin vermeyeceği bildirilir. Reenkarnasyon net bir şekilde reddedilmiştir yani. Hatta içlerinden bazıları, yaşayan insanların ölmüşlerin ruhlarıyla irtibat kurabileceğine bile inanırlar. Modern maneviyatçılar diye de bilinen spiritüalistler, işi ruhun varlığını ispat etmeye kadar götürmüşlerdir. Zevkperestliğin ve maddeciliğin zirve yaptığı zamanımızda gizemci, metafizik ve spiritüel akımlar hem daha çok kişi arasında hızlıca yayılmakta, hem de bağlanan kişi sayısında artış göze çarpmaktadır.

Ümit ediyorum ki insanlığı doğru yolda olma gayretleri ve yürüme kararlılıkları gerçeğin zirvesine yaklaştıracak, hakikatin nuru, zihinlere yığılmış spiritüel dolgu maddelerini eritip üstüne çekilen ezoterik perdeleri yırtıp parçalayacak ki görünür olacak görülmesi gerekenler…
Bu gizemli disiplinler bireye dayatılan ruhsuz, katı ve sıkıcı hayatla kıyaslanınca oldukça cazip ve gizemli görünüyor
Sosyal medya, özel mekânlar, büyük merkezler bu ruhânî ve manevî arayış ritüellerine çok kolay ulaşılabilen yerlerdir. Avucumuzdaki telefon ekranıyla bile her an çakra açma, kuantum terapisi, meditasyon, yoga, astral seyahat, tarot gibi daha nice çağrılara maruz bırakarak bizi avuçlarının içine almayı hedeflemiyorlar mı? Örneğin sabah uyanınca, stresli olduğumuzda, bir timüs bezi dövdürme ritüeli var. Halbuki ergenliğin sonuna doğru küçülüp yetişkin insanda yağa dönüşen bağışıklık sisteminin bir parçasıdır timüs bezi. Yağ dokuyu timüs bezi diye dövdürme hareketleri sosyal medyada ne zaman önüme gelse gülmekten kendimi alamam. Meditasyon yaparak bütün problemlerden kurtulma vaatleri, aile dizimiyle fazla kilo sorununun bile çözülebileceği, yogayla bambaşka bir insana dönüşmenin mümkün olabileceği söylenir de söylenir. Fakat ne hikmetse sokakta kime sorsanız kendinden, hâlinden memnun değildir. Toplumların sorunlu insan sayısı da gittikçe artmaktadır.
Bu spiritüel sapmalara daha çok varsıl aile üyelerinde ve çocuklarında rastlıyoruz. Ünlülerde, liderlerde…Yani maddî olanın hemen her boyutunu denemiş, fiziksel maceralarda adrenalinin tadına bakmış insanlarda daha çok karşımıza çıkıyor. Anlam ve hakikat arayışı ile ruhunu varoluşsal sancılar sarıyor insanın. Tabii azımsayamayacağımız sayılarda tatmin açlığı çeken ve farklı bir heyecanı tecrübe etme isteği ile güdülenen insanlar da var. Çünkü bu gizemli disiplinler bireye dayatılan ruhsuz, katı ve sıkıcı hayatla kıyaslanınca oldukça cazip ve gizemli görünüyor.
Ruh çağırıyorlar, yokluğunu çektikleri şeylerin veya yarına dair merak ettiklerinin bilgilerini almak için. Asıl gerçekten, adına sure indirilmiş olan cin taifesinin varlığından habersiz olanlar, çağrılınca gelenin cin değil de ruh olduğuna inanıyorlar. Ve yine “Gaybı bilen yalnız ve yalnız Allah’tır” hakikatinden gafil olanlar, cinlerin yalan yanlış getirdikleri haberlere kanıyorlar. Halbuki cinlerin kötü niyetli olanları, geçmişe ait bir doğru bilgiyi beş yanlış bilgiyle soslayıp bizi manipüle ediyorlar. Yaratıcının bizi özgür bıraktığı alanı bırakıp, olmamamız gereken alanların merakı değil de nedir bu? Gayb-i âlem bizim için bilinemeyenler, görülemeyenler bütünü değil miydi? Bizim orada varlık gösterebilmemiz, oradaki bilgilere tahammül edebilmemiz, yaratılış koordinatlarımıza da aykırıdır. Şimdiyi hakkınca yaşamaktan aciz kalmış bizleri geleceğin merakıyla şaşırtıp yanlış mahallelerde “salyangoz sattıranlar” kimler?
Kendisine verilene razı olamayanların, kendi arzu ettiği şeylere ulaşma ihtirası üzerinden kandırıldığı bir başka batak da falcılıktır. Bütün nimetlerin kaynağı olan külli irade terkediliyor ve vermeye dair hiçbir İlâhî yetkisi olmayan falcılara ümit bağlanıyor. “Ol! deyince olduran” iradeye olan güvenden boşaltılmış alan böyle suni arayışlarla doldurulmaya çalışılıyor. Sadece yaratanı ile kişi arasında özel, biricik ve diğer herkesçe meçhul, bir eylem olan duadan yoksunluk, bakın insanı ne kadar yanlış duraklarda indiriyor.
Allah bizzat kendisi insanoğlunu seçme ve seçmeme arasında serbest bırakmıştır
Sanki dinin aslındanmış gibi servis edilen büyü ve büyücülük de hakeza... Hiç irtibat kurulmaması gereken varlıklardan yarım yamalak alınan bu bilgilerle hatırı sayılır paralar kazanıp, hayâl bile edilemeyen menfaatler devşirenler de cabası. Sıra dışı marifetlerle insanları kendilerine ram edip sonra da suistimal edenlere ne demeli? Bu gayrimeşru bilgi kaynakları ile temas eden kişi bazı avantajlar kazanır elbette. Fakat zamanla temas kurduğu güç tarafından kontrol altına alınarak istemediği davranışlara da yönlendirilebilir. Yaşadığı ortamda üstünlük sağlamak, olağandışı marifetlerle kendine hayran bırakmak ve maddî kazanç hırsı bizi akıl ve ruh sağlığını kaybetme riskiyle kaşı karşıya bırakabilir. Böyle ezoterik yollarla bireyin iradesine kastetmek dinimizce yasaklanmıştır. Kişinin hür iradesiyle seçip, gönül marifetiyle sevemediği birini büyü zoruyla sevmeye zorlamak haksızlık değil midir? Çünkü Allah bizzat kendisi insanoğlunu seçme ve seçmeme arasında serbest bırakmıştır. Ve de tercih alanlarını kişi için imtihan vesilesi kılmıştır. Bireyin iradesini peygamberler dahil bütün insanlardan korumuştur. İyiyi seçene ödül, seçmeyene ceza verileceği bildirilmiştir. Büyü yapan da yaptıran da kendini şeytan ve dostlarına yaslamış, onları dost edinmiştir de diyebiliriz.
Bir insan düşünün ki amuda kalkmış, dünyaya tersten bakıyor. Diğer bütün insanları da bu ters görüntünün doğru olduğuna inandırmaya çalışıyor. İşte spiritüel şovmenler de yamuk bakış açılarıyla ruhla ilgili vahyi gerçekleri tepe takla edip, elde ettikleri sözüm ona ruhsal gelişim ritüellerine meraklılarını mahkûm ediyor. Modernizmin sıkıştırdığı insanın önüne konulan hakikat taklidi böylesi yalancı musluklar, tabii ki insanın gerçeğe susamışlığını gidereme potansiyeline sahip bulunmuyor.
Yaşantılardaki aksaklıkları, düşünce yapılarındaki çarpıklıkları ancak evrensel, zaman üstü ve vahyi prensipler düzeltebilir. Bir kişinin düşünsel ve eylemsel olarak gerçeğe ulaşması belki bütün yanlışlıkları yok edemeyecek ama en azından ontolojik yolculuklardaki kötülükleri azaltıp, iyiliğe ulaşmayı kolaylaştıracaktır.
Ümit ediyorum ki insanlığı doğru yolda olma gayretleri ve yürüme kararlılıkları gerçeğin zirvesine yaklaştıracak, hakikatin nuru, zihinlere yığılmış spiritüel dolgu maddelerini eritip üstüne çekilen ezoterik perdeleri yırtıp parçalayacak ki görünür olacak görülmesi gerekenler…
Bütün yürüyüşlerin ebedî saadete çıkması temennisiyle…



