“OLGUNLUK çağına erişince, ona (Yûsuf Nebî) hikmet ve ilim verdik. İşte Biz, iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız.
Evinde bulunduğu kadın (gönlünü ona kaptırıp) ondan arzuladığı şeyi elde etmek istedi ve kapıları kilitleyerek, ‘Haydi gel!’ dedi. O ise, ‘Allah’a sığınırım; o (kocan) benim efendimdir, bana iyi baktı. Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler’ dedi.
Andolsun, kadın ona (göz koyup) istek duymuştu. Eğer Rabbinin delilini görmemiş olsaydı, Yûsuf da ona istek duyacaktı. Biz, ondan kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.
İkisi de kapıya koştular. Kadın, Yûsuf’un gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında, hanımın efendisine rastladılar. Kadın dedi ki, ‘Senin ailene kötülük yapmak isteyenin cezası, ancak zindana atılmak veya can yakıcı bir azaptır’. Yûsuf, ‘O benden arzusunu elde etmek istedi’ dedi. Kadının ailesinden bir şahit de şöyle şahitlik etti: ‘Eğer onun gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, o (Yûsuf) yalancılardandır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir, o (Yûsuf) ise doğru söyleyenlerdendir.’
Kadının kocası, Yûsuf’un gömleğinin arkadan yırtıldığını görünce dedi ki, ‘Şüphesiz bu, siz kadınların tuzağıdır. Şüphesiz sizin tuzağınız çok büyüktür. Ey Yûsuf, sen bundan sakın, kimseye bahsetme’. (Ey Kadın,) sen de günahının bağışlanmasını dile. Çünkü sen günah işleyenlerdensin’.”
Kur’ân-ı Kerîm’deki Yûsuf Sûresi’nin bu başa eklediğimiz 23 ilâ 29’uncu ayetleri, bu ay iğdiş edilmek istenen bir durumun arkasındaki hakikatin nasıl bütün gerçekliğiyle ortaya çıkabileceğini hatırlatması ve öğretmesi bakımından son derece önemli. İzah edelim…
ABD Başkanı Donald Trump, ikinci kez seçilmeden evvel yaptığı bütün konuşmalarda Gazze’deki savaşı -ki bize göre tek taraflı bir soykırımdan başka bir şey değil- ve Ukrayna-Rusya Savaşı’nı bitirecek tek isim olabileceğini iddia ediyordu. ABD halkı, Trump’un bu ciddî ve derin iki meseleyi çözmesi iştahıyla bir şans daha vermedi elbette. Zira Joe Biden gibi bir isimle çok zor bir dört yıl geçirmişlerdi zaten. Elbette ABD halkı da Siyonist barbarlıktan ve Gazze’deki soykırımdan oldukça rahatsızdı. Ve Trump, ikinci kez oturduğu başkanlık koltuğunda bir günü bir gününe uymayan davranış ve söylemlerle soykırımcı terörist şebekeyi kayırmaya çalışan bir plan hazırladı.
Hem Birleşmiş Milletler’in, hem NATO’nun, hem de Maveraünnehir bölgesini ilgilendiren kaosun konuşulduğu toplantılarda Gazze de tartışıldı. Bu görüşmeler sırasında Türkiye’nin Gazze’yi ve Filistin dâvâsını önemsemediği, hatta bu süreçte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarını sürdürebilmek için kendisinden tavizler verdiği bile söylendi. Öyle ki, Trump ile soykırımcı terörist başı Benjamin Netanyahu arasındaki bir Beyaz Saray görüşmesinin ardından bir televizyonun Washington temsilcisinin, başka bir meslektaşına Türkiye’nin bu görüşmelerden hiçbir şey alamadığını ve Türkiye’nin kendi içinde bir kaos yaşadığını dile getirdiği bir video günlerce konuşuldu.
Hazreti Yûsuf o Mısırlı azizin kendisine yaptığı telkinle başına gelen hâdiseden kimseye bahsetmemesine rağmen, başına gelenler Mısırlıların dillerine düşmüştü bile. Cilve bu ya, Erdoğan tam da bunu yaşıyordu. Zaten Yûsuf Nebî’ye babası Yakub Nebî de susmasını salık vermişti. O susmayı iyi bellemişti. Ancak arkasından herkes konuşuyordu. Seviyorlardı konuşmayı. (Mısırlılar konuşmuştu, bugün Türkiye konuşsa ne olurdu?) Bu yüzden zindanı, onlarla aynı hürriyeti paylaşmaya tercih etti. Ancak tüm bu olanların yanında önemli olan, kendisinden muradını almak isteyen “kadının ailesinden” gelen şahitlikti. İşte Sayın Erdoğan ve onun şahsı üzerinden Türkiye’nin gömleğinin arkadan yırtıldığını ortaya çıkaran, “Batı ailesinden” gelen bir şahitlik oldu.
13’üncü NATO Genel Sekreteri ve eski Norveç Başbakanı Jens Stoltenberg, “Benim Dönemimde: Savaş Zamanında NATO’ya Liderlik” (On My Watch-Leading NATO in a Time Of War) isimli kitabında Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a geniş bir hacimle yer ayırırken Türkiye’nin bölgesindeki ateşi dindirmek için nasıl bir mücadele verdiğini ve Sayın Erdoğan’ın ödün vermeyi bir kenara bırakın, Türkiye’nin istediğini almadan masayı rahat bırakmadığını bizzat tanıklıklarıyla aktardı.
Malûm, soykırımcılara kol kanat geren ABD Başkanı Trump, Nobel Barış Ödülü’ne göz koymuştu. Ancak ödül, yine Trump’un göz diktiği toprak olan Venezuela’da ahlâksız bir vatan haini olarak sırtını Siyonizm’e dayayan Maria Corina Machado’ya verildi. Kuvvetle muhtemel olacak ki, Machado’nun başına da eski hain Guaido’nun başına gelenler gelmesin diye böyle bir koruma sağlandı. Peki, böyle bir Siyonist politik düzenin aparatı olmasaydı, o ödül sizce kimin olmalıydı?
Evet, Stoltenberg’in kitabını ve özellikle “Erdoğan” bölümünü okuyunca o ödülün asla Sayın Erdoğan’a verilmeyeceğine emin olabiliriz. Öyle ya, bir eline güneş, bir eline ay verilse yine de dâvâsından vazgeçmeyecek bir Yûsuf yüzlüye, Yûsufî mümine sahip olduğumuz için önce hamd etmeli, ardından güven içinde olduğumuzu fark etmeliyiz.
Ayrıca, ödülün konuşulduğu günlerde, pek çok köpürtmeyle Türkiye’nin masada hiçbir şey alamadığı ve hatta Sayın Cumhurbaşkanı’nın her şeyden ödün verdiğinin tartışılıyor olması, Mısır azizinin diliyle “çok büyük tuzak kuranların” işiydi elbette. Ancak onların kurduğu plana karşı, Allah’ın planının her zamanki gibi daha etkin biçimde, hem de onların eliyle, onların ailesinden birinin şahitliğiyle işletildiğini bir kez daha böylece görmüş olduk.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’a herhangi bir doğrudan tanıklığı olmaksızın, Erdoğan’a tuzak kuranlara hizmet eder şekilde sadakatten uzak davrananlarca verilen sözde bilgi, yalan ve iftiralardan yola çıkarak ihanet derecesinde zâtına atıfta bulunanlara ve ülkemiz -ve de dünya- kamuoyuna NATO E. Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, bilmeden ve belki de istemeden cevap vererek Sayın Erdoğan’ın vatanseverliğini ve Türkiye’nin özellikle son 15 yılda nasıl bir mücadele verdiğini öğretmiş oldu.

Doğrusu Sayın Erdoğan’ın mücadelesini, basiret ve feraseti açık vatandaşlarımız ile dünyanın vicdanlı insanları yıllardır fark ediyor ve derin bir idrakle Türkiye hakkında, Türkiye için onun şahsında hüsn-ü niyazlar gönderiyor. Ancak görünen o ki, Sayın Erdoğan’ın “bizim tren” diye bahsettiği vasıtaya bindikten sonra, Ankara Siteler’deki “Ben usta oldum, ne diye başkasına kazandırıyorum?” zannına kapılan çapsız çıraklara özenen pek çok bedbaht var.
“Bedbaht” dedik de, neden bu kelimeyi kullandığımızı özellikle açıklamak gerektiği zannındayız.
Baht, gâvurcadaki “şans” kelimesiyle karıştırılır, sonra da “Şans diye bir şey yoktur”kabalığında ezilir. Türkçenin güzelliği şu ki, “talih” ile “baht”, bu “şans” kelimesiyle anlamlandırılmaya çalışılsa da bu kelimeden çok uzaktır. “Baht”, beşerin kendi tercihine işaret ederken, “talih”, Yüksek İrade’nin tercihine işaret eder. Meselâ “kara bahtlı” olmak, beşerin kendi tercihlerinin problemli sonuçlar doğurduğunu niteler. “Talih kuşu” ise Yüksek İrade’ye atıf yapar.
Buradan bakınca, Yüksek İrade’nin devleti sayesinde talihlerine Türkiye Cumhuriyeti’nde etkili ve yetkili olmak düşenlerin büyük şükürsüzlüklere düşerek Sayın Erdoğan’ın şahsında Türkiye’nin geleceğine kasteden adımlar atmaları, sadece kendileri adına bahtsız hareketlerdir. Zira onların şapşal tavırları bu ülkeden, Türk Devleti’nden hiçbir nispet aparamaz. Öyle ya, bu Devlet dağdır; günbegün üzerinden pek çok yel, bir nefes esip geçer, o kadar…
----------
Bir solukta…
Şu Hengâmede
Dünya çıfıt çarşısı
medya tam bir kazulet
Rafa koymuş değerleri
izzet şeref haysiyet
Çıkar elbet hakikat
bir şekilde ortaya
Yeter ki sen Hakk üzere
dik durmaya devam et
Celâli



