Ölüm

Ölüm, yokuş yolları, acı serenatları kılıç gibi kesen leşker. Ölüm, gecenin koyu deminde yokluk merdiveninden düşüş, kezzap olup boğazları, dimağları yakıp kavuran kör karanlık… Ölüm, kimine cennet durağı, kimine cehennem bukağı… Kimine lalezar bahçesine geçiş, kimine gayyalara iniş. Kimine billur ırmaklı cennetlere geçiş kapısı, amale-i hasenenin bilet olacağı güzergâh; kimine ebedi sorgularda telef olacağı karargâh…

ÖLÜM… Dünyanın muvakkat olduğunu ahirete her gidenle yüzümüze vuran acı gerçek… Ölüm, imtihan arenasından gerçek âleme geçiş… Ölüm, öyle her zaman haberli gelmez. Az önce konuştuğun, bir gün önce kavga ettiğin, geçen gün çay içtiğin, dün sohbet ettiğin, birkaç saat önce birlikte yürüdüğün, ailenden, arkadaşından, mahallenden birinin ölüm haberini almak mukadder iken kimselere konduramadığımız gerçektir ölüm.

Bazen sulayıp büyüttüğün çiçek kadar olmaz ömrün. Narin, zarif bir gül bahçıvanından fazla yaşamayabilir, dikip büyüttüğün ağaç sana meyve vermeye yetişemeyebilir, ördüğün örgü bitmeden yarım kalabilir. 

Ölüm, sessiz gelen ama en acı çığlıkları cebinde getiren mihman. Ölüm, firak atının en kadim süvarisi. Bütün varlıkların, varlığını sıfırlayan hasret yüklü taşıt. Uğurlama mendilsiz, vedasız, akabinde gözyaşı hasret, nedamet…

Ah ölüm, sevdiklerin bir anda yokluk kapısından geçip ebede gidiyor, içtiğin su serinletmiyor. Sana söylediği sözleri, özlemleri, çektiği çileleri sana bergüzar kalıyor, “keşkeler” düşüyor kalbine, beynine, “keşkeler” doluyor bütün zihnine… “Keşke onunla çok daha zaman geçirebilseydim, keşke üzmeseydim, keşke o sözü söylemeseydim…”

Ölüm, yokuş yolları, acı serenatları kılıç gibi kesen leşker.  Ölüm, gecenin koyu deminde yokluk merdiveninden düşüş, kezzap olup boğazları, dimağları yakıp kavuran kör karanlık…

Ölüm, kimine cennet durağı, kimine cehennem bukağı…  Kimine lalezar bahçesine geçiş, kimine gayyalara iniş. Kimine billur ırmaklı cennetlere geçiş kapısı, amale-i hasenenin bilet olacağı güzergâh; kimine ebedi sorgularda telef olacağı karargâh…  

Ölüm, pusudaki yabancı, hastanelerde gizli refakatçi, yollarda ani fren, vücutta küçük mikrop… Türlü kisve, türlü perde, türlü elbise giyer ölüm.

Zamanını kimse bilemez, akıllıca harca zamanını… Hayır ya da şer ile   heybeni doldur dünya yolunda, günah ya da sevap, ceremesi verilir yolun sonunda.  Her işin bitişinde, her günün sonunda…  Bu ikisinden biri kalır yanında. 

Her varışın sonu ölüm, her bitişin başı ölüm. Sonra makbere gittiğinde heybendekiler dökülür orta yere… Keşkeler keşkeye muhtaç. Mühletler dolar, bitiş çıngırağı sessiz çalar. Nefesler tükendi. Zaman eridi. Ölüm dirildi. Ölüm, gözümle göz kapağı arası kadar yakın, aldığım nefesle verdiğim nefes arası kadar yakın. Ölüm, gece ile gündüzün uyumu gibi yaşamla uyumlu, bedenimle toprak arasında muttasıl, yediğim yemekle içtiğim su gibi bedenimde her an dolaşıyor. 

Ölüm, hangi köşe başında beni bekliyor?

Ölüm: Her şeyden feragat ettiren, dünya hırsını alabora eden, yaz güneşini borana dönüştüren, baharlarda hazan getiren…

Kimine şeb-i yevm, kimine ceza-ı leyl, kimine lalezar, kimine nâr… Ölüm, sessiz nârâ, bir kefen bir de nasip olursa sala… 

Vedaya izin yok, ardına dönüş yok! Ne adres verirsin giderken ne mekân; yokluk bile yok, acaba benim kabrim hangi toprakta, sordum bilen yok.

Hayatın bitişi, gerçeğin dirilişi…  Firakın gelişi ya da ebedî vuslatın habercisi… 

Kulaklarda takılı kalan ses, sevdiğini özleten sevgi cümleleri… Bazen başından gül yaprağı dökülen gelin gibi bir gidiş. Bazen katran bir elbise… Bazen nergis kokulu sündüs… Ama hepsine özlem-firak-hasret soslu yemektir ölüm. Gideceğini bile bile gitmeyecek gibi gülersin, yaşarsın, yersin, içersin…

Evet, sonu ya cennet bahçesi ya da dipsiz kuyu… Reçete belli: Ölüme iyi bir hayat çıkını hazırlamak, “Şeb-i Arus” diyerek koşarak varmak... Ölümü şem etmeden, ebediyette buluşmak… Buluşmak dileğiyle...