Ölüm orucu

Müslümanca yaşamak, Müslümanca ölmek ve Müslümanca dirilmek adına ne yapıyoruz? Ya da ne yapmalıyız? Peki, kaçımız kendini Gazzelilerin yerine koydu? Muhasara altına alınmış bir ülkenin tüm giriş çıkışları insanî yardımlara dahi kapalıyken evinden, eşinden, işinden, aşından olan, vatan toprağından, yetmedi defnedilecek mezarından olmanın ne demek olduğunu hiç özümsedik mi?

DAHA çok 90’lı yıllarda görülen ve sonucu hüsranla biten siyâsî bir tepkinin adıydı “ölüm orucu”.

Oysa içinde bulunduğumuz ay olan Ramazan’da tutulan ve İslâm’ın şartları arasında yer alan oruç ibadetiydi. Peki, nasıl oluyordu da oruçla ölüm yan yana zikrediliyordu?

Bu soruya İmam Şafi’nin sözüyle cevap verelim: “Hak ile işgal etmeyeni bâtıl işgal eder.”

Evet, insan ihmâl edildiği yerlerden vuruluyor. Bizim “ihmâl” ettiğimiz alanlar, bir başkasının sürgün yeri olabiliyor. Abla, abi, meşveret, sarı, kırmızı ve yeşil, nevruz, özgürlük… Say, say, bitmiyor.

Bugün Sol tandanslı örgüt mensuplarının vazgeçilmez protesto araçlarından biri olan ölüm orucu dünkü sıklıkta bir çözüm aracı olarak öne sürülmese de zaman zaman karşılaşıyoruz.

Vahşet ve sessizlik, ikiz kardeş gibi kol kola ilerliyor.

Fakat bir yer var ki, 2 milyonu aşkın insanın, duvarları ve demir parmakları olmayan açık cezaevinde, sabahtan akşama kadar, fasılasız bomba yağmuruna tutularak ölüm kusulmakta. 7 Ekim 2023 tarihinden beri dünyadaki tek Yahudi devleti tarafından gerçekleştirilen soykırımın, 58’i aşkın Müslüman devletinin gözleri önünde cereyan etmesinin üzerinden tam beş ay geçti.

Artık onlar hiçbir ülkeden ve milletten yardım beklemiyor. Buna takatleri de yok. Tek sahiplerinin Allah olduğunu bilerek, O’na el açıp yine O’ndan istiyorlar. Şikâyetleri de O’na, talepleri de.

Bugün ölüme koşarken, ekmek ve su dahi olmadan oruç ibadetinden, Allah’a olan kurbiyetten vazgeçmeyen bu onurlu, vakur ve bir o kadar cesur Gazzelinin, bizi ötede Âlemlerin Rabbi olan Allah’a şikâyet edeceği ise apaçık bir gerçek.

Daha nereye kadar süreceğini bilmediğimiz bu girdapta, sayıca her geçen gün azalanların feryadı da çıkmaz oldu. Biliyorlar ki “duymak” isteyen, şimdiye kadar medet sesine koşardı. Ama biz, “koşmak” derken küresel enflasyona rağmen indirim mağazalarına, tek öğün de olsa karnımızı doyuran açılışlara, 10 gün sonra gerçekleşecek seçimler öncesinde siyâsî itibarın cazibe merkezlerine, centilmenliğin rafa kaldırıldığı, küfrün ve şiddetin kol gezdiği stadyumlara koşuyoruz.

Öyle ki, Ramazan ayını fırsata çeviren Boğaz’a nazır işletmelerin iftar için kişi başı 4 bin 100 TL fiyat biçtiği lokasyonlara koşuyoruz. Ama nedense bir tek Gazze’ye koşmuyoruz.

Ramazan ayında en çok iyilik, paylaşmak, fedakârlık ve diğerkâmlık konuşulur, öyle mi? Doğru. Peki, biz bu hasletlere ne kadar duyarlıyız? “Komşusu açken kendisi tok olanlar bizden değildir” diyen Allah Resulûnün (sav) izinden neden gitmez olduk? Tebaaının yediğini yiyen, giydiğini de giyen emirler, kimi neden ve nasıl taklit eder oldu? Soru çok, cevaplayacaklar çok, ama cevap az.

Son bir soru: Müslümanca yaşamak, Müslümanca ölmek ve Müslümanca dirilmek adına ne yapıyoruz? Ya da ne yapmalıyız?

Az kalsın, unutuyordum; tefekkür de bu ayın ritüelleri arasında. Peki, kaçımız kendini Gazzelilerin yerine koydu? Muhasara altına alınmış bir ülkenin tüm giriş çıkışları insanî yardımlara dahi kapalıyken evinden, eşinden, işinden, aşından olan, vatan toprağından, yetmedi defnedilecek mezarından olmanın ne demek olduğunu hiç özümsedik mi?

Cevap vereyim: Hayır!

Peki, neden? Çünkü canımız acımıyor ve tehlikenin uzağımızda olduğunu zannediyoruz. Oysa alevler kıyımızda ve göğsümüzü sarmış durumda.

Nefesimizin çıkmaz olması ve uyanıştan fersah fersah uzakta kalmamızın nedeni de işte bu yüzden!