Olsaydım

Her şeyi koysaydım bir kenara, aşk olsaydım, Hatice’nin kalbini doldururdum. Ve illâki bir köpek olacaksam, Kıtmir olup Ashab-ı Kehf’in yanında 300 sene uyurdum.

APANSIZ bir türkü dolanır ya insanın diline. Ara sıra tatlı bir sızı gibi düşer bu türkü gönlüme: “Şu dağlarda kar olsaydım olsaydım/ Bir asi rüzgâr olsaydım olsaydım/ Arar bulur muydun beni beni/ Sahipsiz mezar olsaydım olsaydım...”

Ben de bir türkü tuttursam şöyle kendi dilimce, fırtınası yağmuru kendimce…

Bir balık olsaydım Hızır’la Musa’nın kovasından kaçıp kendini denize atan… Yahut Yunus’u yutup karnında tutan… Yahut bir zümrüt kalem, Levh-i Mahfuz’u yazan… Belki üzerime ant içerdi Yaratan, mürekkebim aşktan. Bir gün olsaydım günler içinde; Âdem’e (as) ruh verildiği gün değil de Muhammed Mustafa’nın (sav) doğduğu gün olurdum. Adıma “Yevmi’l-İsneyn” derlerdi asırlarca.

Bir yıldız olmuş olsam göklerde, âlemlere rahmet olacak Son Nebî’nin yıldızı olarak parlardım Tarık olmak yerine. Belki bir güvercin olurdum; Sevr’de yuvasının üstünde bekleyen bir İlâhî muhafız yahut ağını bir çelik zırh gibi ören ankebut… “Kuş olmak” demişken, Kafdağı’nda Anka olmaktan daha güzeli var; bir ebabil meselâ Ebrehe’ye taş yağdıran. Hüdhüd’ü anmak da isterdim en azından…

“Bizi bu ıssız çöllerde aç susuz bırakıp Kenan illerine mi döneceksin Ey İbrahim? Yoksa bunu senden Allah mı istedi?” diyen Hacer’e, “Evet, Allah istedi” dedi ve gitti İbrahim. İşte ben de İbrahim’in itaati, Hacer’in çırpınışı olmak isterdim. Ve onun tevekkülü, suskunluğu... Bir su olsaydım, İsmail’in susuzluğunu gideren Zemzem olmak isterdim.

Ay ışığı gibiydi yüzündeki nur, Yûsuf’u çekemediler, bir kuyuya attılar. “Kurt yedi” deyip kanlı gömleğini getirdiler Yakub’a. Bir kuyu olsam Yûsuf’u saklardım dibimde. Ve rüya olsam Yûsuf’a görünürdüm hayra yorsun diye. Gözyaşı olsaydım eğer, Yakub’un kanlı gözyaşı olurum Yûsuf’a kavuştursun diye.

Öyle heybetli dağlar var ki… Himalayalar, Ant dağları, Toroslar… Ama Musa’nın Rabbiyle muhabbet ettiği Tur olmak isterdim bana sorulsa. Kökümden sökülüp yükselirdim iman etsinler diye. Aslolan kendini bulmakmış ama gönül gezdiriyorum varlık âlemlerinde. Kendini bilen Rabbini bilirmiş madem, kendimi bulmak için aramadığım yer kalmasın. Tozda ararım, toprakta ararım, Güneş’te ve Ay’da ararım. İns ü cinde, melekte, arıda, balda, çiçekte, her yerde kendimi ararım. Zifiri karanlıkta yahut apaydınlıkta, belki zamansızlıkta… Bilmiyorum, neredeyim?

Bir sır olsaydım sağ elimin verdiği, sol elimin duymadığı olurdum. Bir nehir olsaydım Nil olur, Musa’yı Firavun’un sarayına götürürdüm. Bir deniz olsaydım Kızıldeniz olur, Musa’ya yol verirdim ve sonra “Musa’nın Rabbine iman ettim” demesine aldırmadan Firavun’u boğardım. Ve ben bir günah olsaydım, Âdem’in affa uğrayan elma ısırığı olurdum. Ama bir dua olsaydım, Yunus’u balığın karnından kurtaran o makbul dua olurdum. Bir iğne bir iplik olsaydım, İdris Nebî’nin elinde olur ve her geleni giydirir, kuşatırdım.

Hayâl bunlar, hepsi hayâl, çok iyi biliyorum. Ama Allah her yerde ve ben O’nu arıyorum. Aklım tozu dumana katmış hâlde bütün mesafeleri aşıyor, içim içime sığmıyor; bu sevda yüzünden, gözüm de, gönlüm de O’nu arıyor. Ben cahilsem, bildiğim, sayıkladığım bu. Arifsem fikrim bu ve başka sözüm yok. Zikrim bu. Yol benden geçiyormuş, öğrendim. Kendimi sormamın tek sebebi bu.

Ateş olsaydım, Nemrut’un yaktığı olur, lâkin yakmak istemezdim İbrahim’i. Selim ve serin alevlerimle güle dönmek isterdim. Gönül ister. Gönül her şeyi ister. “Kaçın yuvalarınıza, Süleyman’ın ordusu geliyor!” derken Sultan Süleyman’la göz göze gelen ve onu gülümseten o karınca var ya, işte o karınca ben olsaydım keşke. Yok olur giderdim ama Neml Sûresi’nin başkahramanı ben olurdum. Zaten padişahlıkta gözüm olsaydı, olmuşken Sultan Süleyman’ın tahtına ben kurulurdum.

Her şeyi koysaydım bir kenara, aşk olsaydım, Hatice’nin kalbini doldururdum. Ve illâki bir köpek olacaksam, Kıtmir olup Ashab-ı Kehf’in yanında 300 sene uyurdum.

Gönlüm bir hoş bugün, onları anasım var; arşın dört meleği varmış, bizi hep anarlarmış, kendimi ararken her yerde durasım var, “Nerede bulurum?” diye herkese sorasım var. Bu yalan dünyaya geldim ama hakikat olasım var. Belki sinemde bomboş atan bir kalbim var, günahkâr ayaklarım, günahkâr ellerim var. Ama beni yaratan, Kendine ayna yaptı ve kalbimin her zerresi severek O’na taptı. Daha neler neler ister bu kemter kul, usanmaz. Mazlumların ahını almak için Ad rüzgârı olmak ister, Arim seli olup zulüm duvarlarını yıkıp geçmek ister. İyiliğe eremeyenlere bir Semud çığlığı olmak ister. Artık yaşanacak zaman ve mekân tükendiğinde o bir tek sayha olmak ister.  

Elbette varacağımız İlâhî huzur büyük; şüphesiz o gün çetin. Elbette biz insanız; günah çok, Mevlâ Kerîm. Bugün ne oldu böyle bana, her yerde gezesim var. Bir soru var aklımda, cevabını bulasım var. Bir sırat kurdum içimde, köprüyü geçesim var. Bir kapı var önümde, bir kilit var elimde, “Bismillah” deyip de kapıyı açasım var. Beni ökseleyen her bir tuzaktan ardıma bakmadan, durmadan kaçasım var. Bir yolcuyum bu handa, bir soluk alasım var, bir abdest alıp da bir namaz kılasım var. Secde ettiğim anda kendimi bulasım var. Kendimi bulduğumda söylenecek söz biter; “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler”.