Okur yazar

Hazreti Ali’ye isnat edilen “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözündeki çok boyutluluk, tümden gelim ve genişlikle de doğrudan ilintilidir akıl. “Akıl yormak” ifadesinin düşünceye verdiği geniş yol gibi fikirlerin de çok üzerinde bir boyutta.

Kalemin ucuna ne oldu?

KESTİRMEDEN yol yordam öğrenmeler, akıl sonuçta. Kişisel gelişim dersleriyle capcanlı hayâller büyütenler karakter kurnazı. Hüzne boğabilecek ne varsa olta alıyor. Paralelinde dağ taşıyacak kadar hayat mücadelesi, yazan her kalemin ucunda bir yük olacak veya post modern bir perspektif olarak ağır aksak bir tarafına ilişip kalacak. Ve adına da “muhalif, aykırı olma ve hatta rahatsız olma hâli, bilinçaltı” denilecek ve de allak bullak bir bellek olacak. Kendi kültürel kodlarına kavuşacak. Terk edilmiş zamanların mütebessim çehrelerine gün doğacak. Hüznün girdabında bu makamı kim şen şakrak oynayacak?

Zorluklarla pişmek, yüksek rakımlarda büyüyebilen muhkem bir ağaç olabilmek. Dört bir yanı çoraklaşan düşler sarmalında, kalemi kırıp diz(in) üstüne oturmayla kifayet edilmeyecek. Ağzında yarım bir gülüş, yol türküleri ve daha daha neler olacak. Bu dağınık düzendeki boşlukta bir kalabalık ve ağlayan bir gerçek olacak. Yaşanmışlıkların yetişemediği yerlerde kurmaca devreye girecek ya/da(ğ) derdi olanın bu yaşadığı ve ağıtı da hakikî olacak. Yazar Sinan Ayhan’ın “İnsan, et ve kemik kıyafetine girmiş dramdır. Ve aynı insan dramı hayat yapan cevherdir” dediği gibi…

Yazma ameliyesi

İnsanların ve toplumların seviyelerinin müptezelleştiği noktaların karşısında kimi denge unsurları vardır. Okumak ve yazmak gibi fikri kibarlaştıran, karmaşayı hizaya sokan yapıcı unsurlardır bunlar. Bu olgular, ağızlara sakız ucuz fikirlerin uzağında ve zihin yollarını aydınlatan aygıtların yakınındadır. Biliş-oluş ve varoluşun titrine uygun bir zaviyeden işlevini sürdüren bir hâl kimyasıdır bu. Düşünen, araştıran ve okuyan insan, yazmanın etikasını ve estetikasını inşa edecek kıvama taşınır. İnsanî normlara ve insanî sanata yol veren serüvenin göbeğinde bir olgudur.

Münhasıran yazmayla, beynin cezvelerinin taşması ve özünden kuvvetle kırlangıç sürülerinin harekete geçip yüreklere akın etmesi hayatı, üsve-i haseneye dönüştürecektir. Bilgeliğin lokomotifi, jeneratörü yazmaktan geçecek. Bilen ve bilgelik yolunda olan insan, yazarak ve çok okuyarak istikametini bulacaktır. Yazma ile insanın bilgeliği böylece hasreyleyecek. Bu bilgelik ve bu yazma ameliyesi, insan türünün en güçlü hâli olmaya devam edecek. “Neyi yazma?” ve “Nasıl yazma?” gibi soruların cevapları gizemlerini koruyacak ve gayret kuşağını hep yanı başında isteyecektir. Kırıp dökmeden yazılacak belki ama hem nalına, hem mıhına…

Kim neyi yazar?

Filozoflar, sosyologlar, bilim insanları, yazarlar, şairler daha çok insana ve dünyamıza dair çok şeyi düşünmüş veya düşündüklerini yazmışlar. Gerek inkişaf, gerekse daha iyi bir hâl ve hayat için sözlerini söylemiş ve kalemlerini oynatmışlar. Bir nevi kendi cennetlerini inşâ etmeye çalışmışlar. Başka bir taraftan, anlatımlarda hep zıtlıklara ve tamamlayıcı unsurlara dikkati çekmişlerdir. Yazla kışı, beyaz ile siyahı, gündüz ile geceyi, sıcak ile soğuğu, iyi ile kötüyü ve daha nicelerini… Bizim de yaşatmayı tasavvur ve arzu ettiğimiz güzellik kendi yaşam alanımız, kendi dünyamız ve dahası olsa gerek.

Filozof mu, bilim insanı mı?

Bilim insanı, insanların ve hatta diğer bazı canlıların maddeten acıyan yanlarını tamir etmeye çalışır ve konfor seviyesini yükseltir. Ama bunu yaparken göz ardı edilen olumsuz cihetler olabilir. Filozof buna razı değildir elbet. Bilim insanı yapaylık üzerine, filozof doğallık üzerine yol alır. Bilim insanı Kızılay çadırı, filozof ise Yörük çadırı gibidir. Biri günceli ihtiva eder, diğeri binyıllarca süzülmüş bir kültürdür. Bilim insanı ilaç gibidir, filozof hastalanmamayı şiar edinir. Bilim insanı madeni işler ama her cevher bir cüruf çıkarır maalesef. “Filozof zorunlu olarak yarının ve yarından sonrasının insanıdır” diyen Nietzsche’de olduğu gibi bir gelecek tasavvuru olmalı belki de. Ruhumuz ve yüreğimiz filozof, aklımız ve nefsimiz bilim insanı diyor sanki. Kemiyet ile keyfiyet arası bir yerlerde. “Hangisi?” derseniz, filozofun önde olması tercihimizdir.

Akilus

Akıl iyi, güzel ama hikmet çerçevesinde hep bir noksanlık aranıp bulunacaktır da. “Akhilleus” kelimesiyle benzerliğine bir bakalım…

“Aşil’in topuğu” betimlemesinin taşıyıcısıdır bir taraftan. Bunları geçip kendi normlarımıza bakalım. Böyle “tanrılar” gibi ifadeler bizim uzağımızdaki şeyler. “Akilus” kelimesinin bizdeki çağrışımı sade-minimalist-abartısız; “akıllı, uslu” desek kim ne der? (Benim icadım.)

Hazreti Ali’ye isnat edilen “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözündeki çok boyutluluk, tümden gelim ve genişlikle de doğrudan ilintilidir akıl. “Akıl yormak” ifadesinin düşünceye verdiği geniş yol gibi fikirlerin de çok üzerinde bir boyutta. Beynimizin çok azını kullandığımızı tasavvur edersek, bu betimlemenin bile ne kadar kadük kalacağını bir düşünün artık. Yeniliğe, değişime maruz kalan akıl, fikir ve hermönetik daire açısını daha da çok büyütecektir. Normal bir insan beyni ve her insan beyninin farklılığı yanında daha uçlarda, yukarılarda, epistemolojik yapıyı genişleterek yoluna devam edecektir. Küllî irade genişlemeye devam edecek, “varoluş-biliş ve oluş” perspektifiyle imtidat edecektir. Etikasını ve estetikasını yakalayan anlayışla gelişimini daha da çok uzaklara taşıyacaktır.

Başka bir taraftan, “İki günü eşit olan zarardadır” hadis-i şerifi muvazenesince, akıl, kullanımıyla beraber milyarlarca insana yol ve ışık olmaya devam edip insanı besleyecektir.

Nasıl ki dünyamızın yirmi üç buçuk derece eğik olması mevsimleri ve daha genel anlamda hayata zeminse, gerçek ve kalıcı şiirlerde de ses, tını ve biçemin kattığı bir hayat vardır.

Yatağı küften bir çocuk

“YATAĞI Küften Bir Çocuk”, şair Mücahit Ocakden’in Ocak 2023 tarihinde, Çıra Edebiyat’ın “İlk Kitaplar Dizisi” etiketiyle okurlarıyla buluşturulmuş. Şairin ilk şiir kitabında yirmi altı şiir yer almakta ve kitap, kırk sekiz sayfa hacmindedir. Öncelikli olarak şiirlere bütüncül bir bakışla bakacak olursak; akıcı, kendi içinde ritmi, tavrı ve duruşu olan şiirler. Şiirlerin anlam ve imge derinliğinin yanında anlaşılır ve keyifle okuma sağladığını da söyleyebiliriz.

İlk olarak kitabı elime alınca, kitabın ismi ve kapakta kullanılan çocuk görseli dikkatimi çekti. İçerikte de çocuk temasına ve bu bağlamda kurulan imgelere dikkatimi odakladım. Çocuk olgusunu daha çok anne ve hüzünle bitişik buldum. Faş edilen, sökün edilen elemler, acılar daha bunlar üzerinden ele alınıp işlenmekte. Tarihin bütün zaman dilimlerinde yaşanan savaşlar ve zorbalıklardan en fazla çocuklar ve anneler zarar görmüşlerdir. Maruz kalınan zorbalıklar, hoyratlıklar daha çok bedenen zayıfları etkilemektedir. Başka bir ifadeyle, hayat mücadelesinin çocuk ve anne üzerindeki hüznü ve zorluğu çok çetin geçmektedir. Ümitvar olmak da lâzım. Akılları sıvazlayıp yaraları saran birileri hep olacaktır yine de.

Tabiî ki istenen, oyunlarını oynayabilen çocuklardır. Hüzünlerin çocuklardan uzakta olması arzulanır. “Çocukluğumu getiren gülüş” (sayfa 18) gibi, çocukluğun mutluluğa salan tarafına da dikkat çekilir. Başka bir şiirde, çocukların gülüşünü cami avlularına sığdıramaz şair. Bunun gibi, şiirlerde çocukların her hâli vardır. “Cebine yaramazlıklarını dolduran çocuk” (sayfa 10), “Bir çocuk bile bilir bunu” (33), “Büyüdüğünü anlayamadığım çocuk yüzleri” (44), “yerini yadırgayan çocuklar, üzerleri kirlenmesin istenen çocuklar, yüzüne su çalınan çocuklar, parklarında oynayan çocuklar” gibi çocuğa dair birçok olgunun şiirlerde işlendiğini görmekteyiz. “Kendini hazır tut, ölüm gelir” (sayfa 9) ve “Göbek bağımı kes benim dünyadan” (sayfa 17) gibi anne ifadelerinin şiirlerde bolca yer aldığını da görmekteyiz. 

Şiirlerin içeriğinde yer alan ana ögeleri sıralayacak olursak… “Çocuk, anne, şehir, insan, dünya, güneş, gece ve şiir” ve de devamında soyut olarak “elem, hüzün, yalnızlık” şeklinde süren bir anlatımı sıralayabiliriz. Bunların bir tanesini de olsa örnekleyelim: “Koltuğumun altında seccadem/ Saçlarımda ılık bir tebessüm/ Bir nihavent akşamının serin baharında/ Pamuklara sarıp yunsunlar şehri/ Göğü delen yıldızlar hatırına.” (Sayfa 32.)

Bunlarla birlikte, şiirlerde yazılış zamanlarının izlerini de görmekteyiz: “Mesafeyi ayarlayamayınca azar yiyecek amcalar/ Hes kodunun dünyası bu, alışacaksın.” (Sayfa 47.)

Dünyamızda hüzün ağrıları çekilmiyor mu? Basıp geçilen yollarda canımız serili kalıyor ve bir taraflarımız hep soğuklarda kalmıyor mu? İnsanın acıları sarîdir, avazı çabuk duyulur hep. Acı hançer gibi kendisini kuşaklarında taşıttırıyor. Her ne kadar direnci korumaya çalışsak da, metaneti körelten pes edişleri de yaşamıyor değiliz. Bu zorluklarla beraber hayat bilgimiz derslerimizden, tecrübelerimizden besinini alıyor. Bir Antep türküsünde denildiği gibi, “Kim istemez şad olmayı cihanda/ Ben şad olsam gamlı gönül şad olmaz”. Her acı geçse de acıyı yaşamış olmak geçmiyor maalesef. Ama her şeye rağmen her acı gürültü yapar ve sonrasında dinginleşir. Öyle veya böyle, biz insanlara, biz canlılara sunulmuş hayat armağanını yaşamaya çalışıyoruz.

Biz yine şiirlere geçecek olursak… Şairin şiirinin ve poetikasının anlaşılması için “Sesler” şiirinin bir bölümünü paylaşmak istiyorum izninizle: “... Tanrım, sesler/ Gittikçe yaklaşan/ Kuyudan, Yunus’tan, Sevr’den/ Kıyıdan, Halis’ten, Cudi’den/ Aksa’dan, Memlük’ten, Ay Melek’ten/ Irak’tan, Zindandan, Halep’ten// Tanrım, sesler/ Yükseldikçe yoğunlaşan/ Geceye simsiyah/ Dünyaya hüzünle çöken/ Kulakları aşıp kalbi delen...” (Sayfa 41.)

Şiirlerde yer bulan farklı bazı kelimelere bakacak olursak… “Şavt, bulaş, teşehhüt, alıklaşmış, aparılmış, ikircikli, kayşani, reflü, tweet, rennie, lafügüzaf, künhü” gibi hem geleneğimizde, hem de günümüzün dilinde yer bulan böyle kelimelerin harmanlandığını görmekteyiz. Bununla beraber, şiirlerde ara ara da olsa tekrar kelimeleri kullanılmaktadır. Bu tekrar kelimeleri hem şiirlerin ahengini oluşturmakta, hem içerikle bağını kurmakta, hem de şiir sesini yükseltici bir görevde bulunmaktadır. Şiirlerde dinî motiflerle de karşılaşmaktayız: “Ellerini avuçlarıma koymayı halk ediyor Allah” (sayfa 18), “Bir teşehhüt miktarı an için” (sayfa 22), “Afv ve mağfiret sahibi Allah/ Bizse hiçiz şükürler olsun” (sayfa 26), “Varsa bir bildiğin yeniden haykır Ey/ Kar inerken bir gece ayetten müjde versin hafızlar” (sayfa 36), “Lâ tahzen innallâhe meana” (sayfa 42) gibi…

Hülâsa, kitapta yer alan şiirler bir şeyleri anlatan şiirlerden değiller tabiî. “Gösteren ve duyumsatan şiirler” desek daha doğru olacaktır. Bu inşâ, şiiri şiir yapan temel unsuru ve şiirlerin tadını da vermektedir. Bu şiir diliyle açmazlara, tahammülfersalara dahi bir ses olabilmektedir pekâlâ. Üslûp anlamında toplumcu-gerçekçi şiirlerden böylelikle ayrıştığını da söylesek yeridir. Taşıllaşmış imgelerden ziyade yeni buluşların, yeni doğumların timsallerini görmekteyiz. Bu sarih anlatım, sözün derinliğini de imlemektedir. Nasıl ki dünyamızın yirmi üç buçuk derece eğik olması mevsimleri ve daha genel anlamda hayata zeminse, gerçek ve kalıcı şiirlerde de ses, tını ve biçemin kattığı bir hayat vardır. Şairin bir temennisiyle yazımızı nihayete erdirelim: “Şimdi geriye bakıp yaraları sarma zamanıdır/ Kalp yarası, ten yarası, gün karası…” (Sayfa 46.)

İyi okumalar…