15 NİSAN 2026’da Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu’nda Türkiye’de pek alışık olmadığımız türden korkunç bir olay yaşandı. 14 yaşındaki bir öğrenci, babasının silahlarıyla okula baskın düzenledi ve biri öğretmen, sekiz öğrenci olmak üzere dokuz kişiyi katletti. Bu dehşet verici olay, hepimizin takkesini önüne koyup düşünmesi gereken bir sonuç niteliğindedir. Saldırıda vefat eden Ayla Kara öğretmene ve öğrencilerimize Allah’tan rahmet, ailelerine sabır diliyorum.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Türkiye’de birçok olayda bakış açısı, aktörlerin ideolojik kimliğine göre şekilleniyor ve herkes buna göre pozisyon alıyor. Üçüncü dünya ülkelerinde görebileceğimiz bu ideolojik körlüğü maalesef ülkemizde hâlâ aşamadık. Saldırıda öğrencilerini korumaya çalışırken şehit olan matematik öğretmeni Ayla Kara için, özellikle kadın hakları ve sorunlarına duyarlı olduklarını iddia eden kesimlerden anlamlı bir tepki gelmemesi, ideolojik körlükten başka neyle açıklanabilir?
İkinci olarak, bu tür olaylarda medyanın (ve daha kontrolsüz biçimde sosyal medyanın) meseleyi ele alış biçimi oldukça sorunludur. Bazı olayların “şuyuu vukuundan beter” olduğu bilinir. Yani olayın yayılması ve duyurulma şekli, olayın kendisinden daha büyük zararlara yol açabilir. Sözde gazetecilerimiz ise bunu genellikle “Her şeyi örtbas edelim” diye anlıyor. Hâlbuki mesele örtbas etmek değil, olayın medyada nasıl yer alacağı ve sunulacağıdır. Literatürde “Werther Etkisi” olarak bilinen olguyu burada hatırlatmakta fayda var.
Johann Wolfgang von Goethe’nin 1774’te yayımlanan “Genç Werther’in Acıları” romanında intihar romantik bir biçimde anlatılmış, romanın ardından Avrupa’da gençler arasında Werther’in intiharını taklit eden vakalar artmıştı. Yani bazı olayları abartılı ve cazip bir şekilde anlatmak, benzer olayların zincirleme olarak yaşanmasına zemin hazırlar.
Kahramanmaraş’taki olayda da katilin ve sebep olduğu infialin görüntülerinin geniş biçimde paylaşılması, katilin (ölmüş olsa bile) hedefine ulaştığını göstermiş oldu. Bu tür katillerin en büyük motivasyon kaynaklarından biri, dikkat çekmek, adlarının dillerde dolaşması ve eylemlerinin medya ile sosyal medyada geniş yankı bulmasıdır. Potansiyel diğer failler için “Ben de en az onun kadar gündemde olabilirim” diye düşünme potansiyeli taşıyan birçok kişi vardır. Bu nedenle böyle olaylarda, katil açısından “şaşaalı” sayılabilecek görüntüler ve detaylar mümkün olduğunca kontrollü ve sınırlı biçimde verilmelidir.
Şimdi asıl soruya gelelim: Bir ortaokul öğrencisi neden böyle bir katliama kalkışır? Sınıfta sergilediği anormal davranışlara öğretmenler neden zamanında müdahale edemez? Neden 14 yaşındaki bir çocuk üzerinde ne aile ne okul otorite kuramaz? Tüm hayatımızı kuşatan dijital dünyanın çocuklar üzerindeki etkisinden ne kadar haberdarız?
Yaklaşık on beş yıl önce bir liseye veli toplantısına katılmıştım. Velilerin çoğunluğu okuldan “başarı hikâyesi” bekliyordu: Kaç kişi tıp fakültesini kazandı, hangi üniversitelere yerleştirildi gibi sorular soruyor, çocukları için okuldan yüksek beklentilerini dile getiriyorlardı.
Ben söz aldığımda ise şunu söylemiştim: “Benim okuldan hiçbir beklentim yok. Evde ailecek vermeye çalıştığımız terbiyeye zarar gelmesin, yeter.”
Okullardan sadece akademik başarı bekliyoruz ama “terbiye”, ahlâk ve karakter eğitimi beklemiyoruz. Bu dramatik bir durumdur. Hatta bazı okullar, değerlerin aşındırıldığı, zararlı davranışların edinildiği ve ahlâkî çöküntülerin yaşandığı mekânlar haline gelmiştir.
Öğretmenler bugün, öğrencilerin hiçbir şeyine müdahale edemeyen, her türlü anormal davranışa katlanmak zorunda kalan, şımarıklık ve disiplinsizliğe boyun eğen, en ufak bir müdahalede CİMER’e şikâyet edilen ve böylece sistemden, velilerden, öğrencilerden kendini koruma derdine düşen kişiler haline getirilmiştir.
Ailelerin çocuklar üzerindeki otoritesi de aile kurumunun yıpranmasıyla büyük ölçüde kaybolmuştur. Ne anne ne baba çocuklarına yeterince söz geçirebilmektedir. Aile ve okul otoritesinin zayıflamasıyla çocuklar, kendilerini sokakların başıboşluğunda, arkadaş gruplarının etkisi altında ve neler olup bittiğini dışarıdan çok fark edemeyeceğimiz dijital mecralarda bulmaktadır. Artık birçok gençte, kendine, ailesine ve topluma faydalı olma ideali kalmamıştır. Yerine anlamsız ve ne zaman neye dönüşeceği belli olmayan garip bir boşluk oluşmuştur. Gençliğin bu hali, toplumsal bağlamıyla birlikte çok yönlü olarak masaya yatırılmalıdır.
Şimdi çarpıcı bir soru soralım: Okulların tamamına kilit vursak, bugünkünden daha mı kötü bir durum ortaya çıkar? Net bir şekilde “Evet, daha kötü olur” diyemiyorum. Eğitmenlerin otoritesi yoksa, okullarda insan olmak, ahlâklı olmak, vicdanlı ve merhametli olmak, başkalarının hakkını hukuku öğrenmek, toplumsal sorumluluk bilinci kazanmak ve zararlı alışkanlıklardan korunmak mümkün değilse; toplum içinde temsil edilecek bir karakter inşâ edilemiyorsa, bu okullar ne işe yarıyor? Materyalist bir anlayışla yalnızca ders odaklı “başarı” hedefi, bir insanı gerçekten insan yapmaya yeter mi?
Özellikle lise öğretmenlerini dinlemek gerekir. Annelerinin ve babalarının bile kontrol etmekte zorlandığı hormonlu ergenlik dönemindeki çocuklarla, müdahale yetkisi elinden alınmış, eli kolu bağlanmış ve otoritesi sıfırlanmış öğretmenleri neden karşı karşıya getiriyoruz? Neden sistem, bu çocuklara 12 yıl boyunca “zorunlu” olarak katlanmak zorunda kalıyor?
Ivan Illich, 1970’lerde yayımladığı “Okulsuz Toplum” (Deschooling Society) kitabında, zorunlu kitlesel eğitimin bireyleri mevcut düzene entegre eden, kişisel yetenekleri öldüren ve hayatı okul üzerinden kurgulayan yapısına dikkat çekmişti.
Aradan geçen 50 yılda okullar, Illich’in eleştirdiği noktadan daha da kötüye gitmiştir. Profesyonel iş hayatının aileyi dönüştürmesiyle birlikte aile, “terbiye” mercii olmaktan çıkmıştır. Aileler bir yandan çocuklarına veremedikleri eğitimi okuldan beklerken, diğer yandan öğretmenlere bu yetkiyi vermemiştir. Böylece öğretmenler “yetkisiz ama sorumlu” hale gelmiştir. Okullarda öğretmenlerin bazı çocuklara verebilecekleri hiçbir şey yoktur. Hatta bu çocuklar öğretmen için de, sistem için de bir yüktür ve diğer öğrencilere de zarar vermektedir.
Bu açıdan bakıldığında, mevcut okullar en azından bazı çocuklar için gerçekten gereksizdir. Eğitim elbette çok önemlidir; ancak şu anda okullarda yaptığımız şey, gerçek anlamda eğitim değildir. Zorunlu eğitim süresi 4-5 yılla sınırlı tutulmalı, sonrası büyük ölçüde ailelere ve bireysel tercihlere bırakılmalıdır.
Netice itibarıyla Kahramanmaraş’taki saldırı, okulu, zorunlu eğitimi, toplumsal dönüşümleri, insanî değerleri, millî kültürü, dijital çağı, aile kurumunu, öğretmenlik mesleğini ve eğitim sistemini ideolojik saplantılardan uzak ve çok yönlü bir biçimde yeniden düşünmemiz gerektiğini acı bir şekilde ortaya koymuştur.



