Obama’nın koyunu, sonra çıkar oyunu

ABD’nin ve Türkiye’deki birtakım işbirlikçilerinin “süregelen iç savaşı daha ileriki senelere yayma isteği”, pek çok bedel ödetti. Sachs’ın da deyimiyle Suriye’de 600 bin kişi hayatını kaybederken, milyonlarca göçmen, Suriye dışı coğrafyalarda toplumsal sorunlar ve Türkiye ile SMO’nun verdiği yüzlerce şehit söz konusu… Savaşta ikinci strateji, düşmana galebe çalınamadığında zamana oynamak. İşte Suriye başta olmak üzere bölgedeki kayıpların ilk nedeni bu. Bunu zaman ilerledikçe ABD de istedi, Esed de. En çok da Netanyahu istiyor.

ANTALYA Diplomasi Forumu bu yıl dünya gelişmeleri değerlendirildiğinde tüm dünya kamuoyunun takip ettiği özel bir etkinlikler bütünü sunmasının yanında konuklarıyla da dikkat çekti. “Ayrışan Dünyada Diplomasiyi Sahiplenmek” başlığıyla toplanan bu yılki foruma Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bizzat sahiplik etti. Erdoğan, Forum’un ilk gününden itibaren Endonezya (Forum öncesinde de), Azerbaycan, Karadağ, Kosova, Suriye, Sierra Leone, Somali ve Sudan devlet başkanları ile Bulgaristan, Bosna-Hersek, Gürcistan, Filistin, Katar, Libya, Macaristan başbakanları ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı ile bir araya geldi. 


Forum’da gerçekleşen konuşmalardan biri ise oldukça tarihî ve az sonra okumaya başlayacağınız dosyanın ele alınmasına neden olan sözleriyle tarihî bir panele imza attı. 


Hatırlayacaksınız, Donald Trump, ilk başkanlık döneminde DAEŞ yani IŞİD’i kendisinden önceki ABD Başkanı olan, FETÖ’nün adeta Amerikan vatandaşı gibi desteklememizi istediği ve hatta beklediği isim Barack Obama’nın kurduğunu söylemiş, muhalefet döneminde de Biden’e bunu hatırlatıp durmuştu. İşte Antalya Diplomasi Forumu’nda o tarihî konuşmayı yapan, akademisyen Jeffrey David Sachs oldu. Sachs, tam da Trump’ı destekler şekilde, Suriye İç Savaşı’nın Obama’nın plânı olduğunu tüm detaylarıyla anlattı. 


Jeffrey Sachs, Amerikalı bir ekonomist ve kamu politikası analisti. Columbia Üniversitesinde profesör olarak görev yapmakta olup, sürdürülebilir kalkınma ve ekonomik kalkınma konularında çalışmalar yürütüyor. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı’nın başkanlığını yürütüyor. 


Timber Sycamore veya “Kereste Operasyonu”


Antalya Diplomasi Forumu’nda yaptığı konuşmada Sachs, Suriye’deki iç savaşın ABD’nin plânı doğrultusunda başladığını ve dönemin ABD Başkanı Barack Obama’nın emriyle gerçekleştiğini iddia etti. Bu bağlamda CIA tarafından yürütülen “Timber Sycamore” adlı gizli bir operasyonla 2012 yılında Suriye’deki muhalif gruplara silah ve eğitim desteği sağlandığını belirtti. 


Sachs’ın bu açıklamaları, ABD’nin Suriye’deki iç savaşta oynadığı rolü eleştiren bir perspektifi yansıtıyordu. Bu görüşler, daha önce Donald Trump’ın Barack Obama’yı IŞİD’in kurulmasında sorumlu tutan açıklamalarıyla da paralellik gösteriyordu.​ Peki, “Timber Sycamore” ne demekti? Bir operasyon için neden böyle bir isim tercih edilmiş olabilirdi? 


Timber Sycamore Operasyonu, daha çok kapalı kapılar ardında yürütülmüş, ancak daha sonra sızdırılan belgeler sayesinde kamuoyunun haberdar olduğu bir CIA harekâtı. Operasyon, 2012 yılında Obama yönetimi döneminde başlatılmış, CIA ve ABD’nin müttefiki olan Arap ülkeleri (özellikle Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri) ortaklığında yürütülmüş görünüyor. Amacıysa Suriye’deki Esed rejimini zayıflatmak ve devirmek üzere “ılımlı” olarak tanımlanan muhalif gruplara eğitim ve silah desteği sağlamak. İşte bu silah lojistiği ve nakliyesi, operasyona “kereste-çınar” ismiyle yansıyor.


Sahadaki gerçeklikse ABD adına karmaşık. Zira ABD raporlarına göre desteklenen grupların birçoğu zamanla En-Nusra Cephesi gibi radikal yapılara kayıp IŞİD ile iş birliği içine girdi.


Raporlardan yansıyan medya bilgilerine göre operasyon kapsamında Ürdün’deki gizli üslerde muhalif savaşçılara eğitim verildi; silah, mühimmat ve para akışı organize edildi. Operasyon CIA tarafından yönetilse de finansmanın büyük kısmı Körfez ülkeleri tarafından sağlandı. Programın lojistiği Türkiye üzerinden de aktarıldı. Bu noktada insanın bir durak olarak aklına takılan soru şu oluyor: “MİT tırlarının durdurulması” diye bilinen FETÖ işbirlikçiliğindeki operasyon, neye karşılık yapıldı ve Türkiye neyi deşifre etmişti de Türkiye’nin bir operasyonu böylece deşifre edilmeye çalışılmıştı?


Bu sorunun cevabı bir yerde dursun, programın “ters teptiği” ve ABD raporlarına göre radikal grupların güçlenmesine katkı sağladığı görüşü zamanla yaygınlaştı. 2017’de Donald Trump, bu operasyonu resmen sonlandırdı. The New York Times, Washington Post ve The Guardian gibi kaynaklarda bu operasyona dair detaylı raporlar yayınlandı.


Kısaca Timber Sycamore, kâğıt üstünde “ılımlı muhalefeti destekleme” programıydı ama sahada kaotik bir etki bırakarak Suriye İç Savaşı’nı uzatan ve karmaşıklaştıran bir faktör hâline geldi. Az önce belirttiğimiz gibi, operasyon Körfez ülkeleriyle birlikte yürütülmüştü. Ancak bu operasyonun başladığı sürece dikkatli bakıldığında görülecektir ki, tüm Arap Körfez ülkelerinin Katar’a uyguladığı ambargo da bu süreçte yaşanmıştı. Yine ayrıca Suudi Arabistan’da Veliaht Prens Selman’ın kendisine muhalif olan prensleri ve zengin ailelerin oğullarını bir otelde alıkoyması da kendisine karşı darbe girişimi de hep bu aralıkta meydana gelmişti. Peki, operasyonun seyrine ve saydığımız bu gelişmelere ilişkin bir bağlantı var mıydı?


2017 yılında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır, Katar’a karşı diplomatik ve ekonomik bir ambargo uygulamaya başlamıştı. Ambargonun ilk seyrettiği günlerde, bu gelişmenin özünde Katar’ın Filistin ve Kudüs meselesini nasıl sahiplendiğinden bahisle diğer Körfez ülkelerinin bu konu nedeniyle Katar’a öfkelendiklerinden dem vuran bir dosya hazırlamıştık. Zaten Sachs’ın konuşmasının sonunda Timber Sycamore Operasyonu’nun Suriye ve çevresinde neler mâl olduğunu ve hangi gelişmenin bu kötü süreci bitireceğini şu ifadelerle belirtiyor: “Bölgede sürekli bir askerîleşme süreci yaşandı. Bizse bu bölgede derhâl barışı sağlayabiliriz. Bence gereken tek şey, ABD’nin, Filistin’in BM’nin 194’üncü ülkesi olmasını veto etmekten vazgeçmesidir. Bu temel bölgenin tamamını normalleştirecek ve savaşlar sona erecek. Ancak İsrail, ABD politikasını yönlendiriyor ve diyor ki, ‘Hayır, daha büyük İsrail istiyoruz’. İsrail bunu Suriye’de, Lübnan’da, Doğu Kudüs’te, Batı Şeria’da, Gazze’de istiyor. Ve bu istek bitmedikçe barış olmayacak. ABD tarafsız mı? Hayır! Bu savaşın en büyük faili 14 yıldır ABD.”


Katar’a yapılan söz konusu ambargonun sebepleri arasında diğer Körfez ülkelerine göre Katar’ın Müslüman Kardeşler’e verdiği destek ve İran’la olan ilişkileri vardı. Aynı yıl Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, “yolsuzlukla mücadele” adı altında da birçok prens ve iş insanını Riyad’daki Ritz-Carlton Oteli’nde gözaltına almış, Türkiye’deki Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda ise Cemal Kaşıkçı esrarengiz biçimde kaybolmuştu. 




Antalya Diplomasi Forumu’nda o tarihî konuşmayı yapan, akademisyen Jeffrey David Sachs oldu. Sachs, tam da Trump’ı destekler şekilde, Suriye İç Savaşı’nın Obama’nın plânı olduğunu tüm detaylarıyla anlattı. 


Timber Sycamore ile Körfez ülkeleri arasındaki olası bağlantılar nelerdi?


Timber Sycamore Operasyonu’nun yürütüldüğü dönemde, Katar ve Suudi Arabistan gibi ülkeler Suriye’deki muhalif gruplara destek sağlamışlardı. Ancak, bu ülkelerin desteklediği gruplar arasında farklılıklar ve rekabetler bulunmaktaydı. Katar’ın desteklediği bazı gruplar, Suudi Arabistan tarafından terörist olarak nitelendirilmişti. Bu durum, 2017’deki ambargonun sebeplerinden biri olarak gösterilmişti. Ayrıca Suudi Arabistan’daki iç siyâsî gelişmeler, ülkenin dış politikasını ve bölgedeki müdahalelerini de etkilemişti.​


Operasyon hakkında yansıyan raporlara göre CIA’nın liderliğinde Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve Birleşik Krallık gibi ülkelerin istihbarat servislerinin desteğiyle yürütülen operasyonun Suriye’deki muhalif gruplara silah ve eğitim sağladığı belirtilirken Doğu Avrupa’dan temin edilen silahların Ürdün ve Türkiye üzerinden Suriye’ye ulaştırıldığı, CIA’nın paramiliter operatörlerinin muhalifleri eğittiği ifade ediliyor.​ Operasyon kapsamında sağlanan silahların bir kısmının Orta Doğu’daki karaborsaya düştüğü ve bazı silahların IŞİD’in eline geçtiği de rapor ediliyor.​ Yine raporlara yansıyan bilgilere göre Obama yönetimi içinde operasyonun etkinliği konusunda endişeler oluştuğu, bazı yetkililerin, desteklenen grupların El-Kaide bağlantılı En-Nusra Cephesi ile işbirliği yapmasından dolayı programı eleştirdiği belirtiliyor. Ve bu notlar ışığında 2017 yılında Trump yönetimi tarafından operasyonun sonlandırıldığı bilgisine de yer veriliyor.


Ancak bu verilere göre dikkatimizi şu çekiyor: Obama, sözde bu operasyonu IŞİD’e karşı yapıyor bu verilere göre, ancak operasyonun başladığı süreçte IŞİD’i görmüyoruz. Trump ise IŞİD’i Obama’nın kurduğunu söylüyor. Kronolojik anlamda Trump daha tutarlı gibi. Sizce?


Evet, bu tür karmaşık jeopolitik süreçlerde kronolojiyi doğru okumak, perde arkasındaki gerçek niyetleri ve sonuçları anlamada yardımcı oluyor. Şöyle ki… 


Obama ve Timber Sycamore talimatını 2012’de veriyor. Bu, IŞİD öncesi döneme rastlıyor. Bu dönemde ABD, Beşar Esed rejimini devirmek ve İran’ın bölgedeki etkisini azaltmak istiyor ve “ılımlı muhalif” olarak tanımladığı gruplara destek sağlıyordu. (Ilımlı muhalif tanımından bir diğer kasıtsa YPG-PYD -PKK- terör örgütü.) Ancak sahadaki gerçeklikte bu grupların birçoğu ya En-Nusra Cephesi ile ittifak yaptı ya da parçalanarak radikal gruplara katıldı. IŞİD, bu dönemde henüz sahneye çıkmamıştı. Irak’taki El-Kaide’nin bir uzantısı olarak teşekkül etmeye başlamıştı fakat El-Kaide bu organik bağı kabul etmiyordu. 2014’te Musul’u ele geçirip sözde hilâfet ilân ederek dikkatleri ilk kez üzerine çekmişti.


Trump ise 2016’daki seçim kampanyasında çok ses getiren bir ifade kullandı: “Obama, IŞİD’in kurucusudur. Clinton da ortak kurucudur.” Bu iddia, doğrudan “Obama gidip IŞİD’i kurdu” anlamını taşımıyorsa da Obama döneminde atılan adımların (örneğin Libya’nın düşmesi, Suriye’de kontrolsüz muhalefetin silahlandırılması) IŞİD’in doğmasına neden olduğunu ima ediyordu. Özellikle Irak’tan ABD askerlerinin erken çekilmesi ve Suriye’deki kaosun büyümesi, IŞİD’in doğrudan beslendiği alanlardı.


Kısacası, Obama yönetimi Timber Sycamore’u başlattığında, IŞİD henüz büyük bir tehdit değildi. Dolayısıyla “IŞİD’le mücadele için başlatılmıştı” demek, geriye dönük bir gerekçelendirme gibi duruyor. Trump ise bu zinciri daha kronolojik okuyor ve bize “Obama’nın attığı adımlar sonrasında sahada doğan boşluk ve kaosu, sonrasında IŞİD’in doğuşunu” gösteriyor. Bu bakımdan Trump’ın iddiası propagandaya dayalı bile olsa, kronolojik olarak daha tutarlı ve bazı akademik analizlerle de örtüşüyor.


Ayrıca, Suriye’deki muhalefetin Batı tarafından kontrolsüzce silahlandırılması, bölgesel güçlerin rekabetiyle birlikte IŞİD gibi örgütlerin “yerel fırsatlara” dönüşen çatışma ortamında güçlenmesini de sağlamıştı. Yani IŞİD (DAEŞ), bir operasyonun doğrudan ürünü değilse de ihmâllerin, politik önceliklerin ve vekâlet savaşlarının kaçınılmaz sonucu olmuştu.


CIA, birçok Körfez ülkesiyle birlikte “ılımlı muhalif” gruplara destek verdi. Trump yönetimi, Obama döneminin bu operasyonunu ve sonuçlarını sert şekilde eleştirdi. Suriye’deki Esed Rejimi ise doğrudan Rusya desteğiyle karşı cephedeydi. Bu tablo, Trump’ın “Obama, IŞİD’i kurdu” iddiasının altında yatan karmaşık diplomatik ve askerî ağları da gözler önüne seriyor. Ayrıca burada belirttiğimiz detaylar sırasında, daha evvelki dosyalarımızda da çokça vurguladığımız bir noktayı yine unutturmak istemiyoruz: En-Nusra, El-Kaide’ye katılma isteği göstermiş, El-Kaide ise bu isteği reddetmişti. Sonrasında En-Nusra’dan ayrılan birkaç grubun savrulma yaşayarak IŞİD’e sığındığına dair haberler de yayınlamıştı. Bu noktalar, bu süreçteki önemli parçalar. Zira En-Nusra Cephesi’nin (NC) El-Kaide ile ilişkisi ve IŞİD ile olan ayrışması, Suriye’deki grupların evriminde de kritik bir rol oynadı. Bu evrimin, Esed Suriye’yi terk ettikten sonra nasıl yansımalar ortaya çıkardığını, Özgür Suriye Ordusu ve Suriye Millî Ordusu’ndan yükselen bazı seslerle farkına vardık.​


Yine hatırlatmak bâbında, En-Nusra’nın dönüşümünü burada da belirtmekte fayda var. 2016 yılında En-Nusra Cephesi, El-Kaide ile olan ideolojik bağlarını da kopardığını duyurarak (ki El-Kaide katılma isteğini reddetmişti) adını “Şam Fethi Cephesi” (ŞFC) olarak değiştirdi. Bu adım, örgütün uluslararası baskılardan kaçınma ve yerel destek kazanma çabası olarak değerlendirildi. 2017 yılında ise ŞFC ve diğer bazı gruplar birleşerek “Heyet-ü Tahrirü’l-Şam” (HTŞ) adlı yeni bir oluşum kurdu. Bu dönüşümü fark etmek, Suriye’deki hiziplerin dinamiklerini ve bölgedeki güç dengelerini anlamak açısından da önemli. Bu dönüşüm anlaşılmaz ise, En-Nusra’nın IŞİD’den ayrışması ve nasıl Suriye İç Savaşı’nın seyrini etkileyen faktörlerden biri hâline geldiği de anlaşılamaz.


Peki, bu ayrışmalara göre, ABD’deki istikrarsız yönetim değişimleri sırasında Suriye’deki savaşı yöneten güçler arasında da bir rekabet yaşanmış olabilir miydi? Örgütler arasındaki bu gelgitler neye işaret ediyordu?




Türkiye’nin konjonktürel pozisyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın özellikle İkinci Netanyahu görüşmesinde sarf ettiği beyanattan sonra olağanüstü bir konuma yerleşti. Artık Türkiye için her nokta “Doğru yer, doğru zaman” zemininde işliyor.


Vekâletten vekâlete: “Örgütünün galibiyeti kadar konuş!”


Evet, Suriye’deki örgütler arasındaki karmaşık gelgitler sadece saha içi dinamiklerden değil, aynı zamanda saha dışı aktörlerin (özellikle ABD gibi büyük güçlerin) kendi içlerinde (aralarında değil, devlet içi rekabetler) yaşadığı politik, istihbarî ve stratejik çatışmalardan da beslendi. Örneğin ABD’nin son yirmi yılındaki her başkanlık değişimiyle birlikte Orta Doğu politikası değişti, CIA ve Pentagon gibi kurumlar arasında bile farklı stratejik öncelikler oluştu ve bu da sahaya destek verilen gruplarda tutarsızlık ve kafa karışıklığına neden oldu. 


Meselâ Obama, Esed’in düşmesi için ılımlı muhalefeti destekleyip Timber Sycamore Operasyonu üzerinden karmaşık yapı kurarken, Trump ise IŞİD’e karı mücadeleye odaklanırken Esed ile savaşmama kararı alıp vekâlet verilen örgütlere desteği kesti. 


Bu sırada pek çok bağımsız kaynak ve gazeteci ise CIA ile Pentagon arasında dahi Suriye’de desteklenen gruplar konusunda ayrışmalar yaşandığını yazdı. CIA genellikle “rejim değişikliği” için sahayı şekillendirmek isterken, Pentagon’sa “terörle mücadele” (özellikle IŞİD’ karşı) ekseninde hareket etti. Bu farklılık yüzünden bir grubun bir gün destek alması, ertesi günse “istenmeyen” ilân edilmesi gibi tutarsızlıklar yaşandı. Bu da örgütlerde ideolojik bölünmelere, hizipleşmelere ve ihanet suçlamalarına yol açtı.


Erdoğan bütün meseleye el koyunca…


Buradan bakınca, Suriye İç Savaşı’ndaki çok katmanlı rekabette ABD içindeki güç odakları, Körfez ülkeleri arasındaki rekabet (Suudi Arabistan-BAE ile Katar), Rusya ile İran’ın sahaya girmesi ve hâdisenin sadece bir iç savaş değil de aynı zamanda küresel aktörler arasında çok katmanlı bir vekâlet savaşı haline gelmesi, yerel karmaşadan değil, üst sistemin karmaşasından kaynaklandı. Ve buraya kadar değinmedik fakat Türkiye’nin de aynı savrulma arasında kaldığına bu noktada dokunabiliriz. 


Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olduğu dönem öncesinde, özellikle Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu ilk yıllarda, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed ile iyi ilişkilere sahipken, bu görüntü tam tersine dönüşmüş, Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde içinden çıkılmaz haller almıştı. Evet, buraya kadarki çerçeveden Türkiye’nin Suriye politikasını ele aldığımızda görünür ki, ABD’nin yaşadığı savrulmayla paralellikler taşıyan ve bazı yönleriyle daha trajik sonuçlara yol açan bir süreç yaşadı Türkiye.


O dönemin aktörlerini Abdullah Gül (Cumhurbaşkanı/ öncesinde Dışişleri Bakanı), Ahmet Davutoğlu (Başdanışman), Recep Tayyip Erdoğan (Başbakan) ve Beşar Esed (Suriye Devlet Başkanı) olarak hatırlayacak olursak, Türkiye-Suriye arası vizeler kaldırılmış, ortak kabine toplantıları yapılmış ve ticaret artırılmıştı. Sözde Arap Baharı gelişmeleri sonrası ise hızlı bir ayrışma ve Suriye’deki olaylara sert söylemlerle müdâhil olma dönemi başladı (2011 sonrası). Esed de protestoculara sert müdahale edince, Türkiye, ilk başta reform çağrısı yapsa da Rejim’i “gayrimeşru” ilân etmişti. Bu ilânda Davutoğlu’nun doğrudan, ilk sıradan etkisi vardı. Zira Davutoğlu’nun 2011’de Şam’a yaptığı son ziyaret, artık kırılmanın da eşiği olmuştu.


2014’te Davutoğlu’nun Başbakan olması üzerine Obamacı söylem Türkiye’de daha net ortaya konulmuştu; “Esed giderse her şey düzelir” anlayışı, Türkiye’nin sahadaki karmaşaya doğrudan taraf olmasıyla sonuçlandı. ABD’deki kurumlar arası anlayış farklılığı, Türkiye’de de Dışişleri, MİT, Genelkurmay ve siyâsî irade arasında kendisini gösterir olmuştu.


Bugüne gelene kadar Rusya ile kurduğu ilişkiler ve ABD’ye kendisini kabul ettiren güç olarak bölgeye yönelik tüm iradeleri kendi üzerinde toplayan Recep Tayyip Erdoğan ise, bu kargaşayı Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin üstün etkisi ile en az kayıpla işletmeyi bildi. Erdoğan’ın liderliğindeki dönem, daha doğrudan müdahaleci ve siyâsî angajmana açık oldu. Daha açık konuşmak gerekirse, Davutoğlu Suriye’deki iç savaşta Türkiye’yi “vekâlet savaşında vekil” gibi davrandırırken, Erdoğan ise dizginleri tek eline alarak Türkiye’yi kendi güvenlik kaygılarını ve Suriye halkı için duyduğu empatiyi sahaya yansıtan ve oyunun kurucusu hâline getiren bir güç hâline dönüştürdü. Erdoğan’ın o günlerdeki çilesini, Davutoğlucu kayıp tayfa, “uluslararası yalnızlık (özellikle Batı’dan), sınır güvenliği sorunları, göç dalgası ve iç siyasette yıpranma” olarak okudu. Belli ki, Davutoğlu ve şürekası, okumakla övünürken okuyamayan bir tarzla dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ağzına doladığı sanal “bataklığı” oluşturmuş ve bizzat kendileri orada debelenir olmuştu.


Evet, Türkiye bu savrulmayı Erdoğan liderliğinde aşmayı bildi. Hem de 15 Temmuz gibi faciaya rağmen! Zira ABD’nin kurumsal ayrışması nasıl Suriye’deki radikal örgütlerin güçlenmesine yol açtıysa, Türkiye’nin içteki siyâsî ve stratejik ayrışması da aynı şekilde sahada karmaşaya ve geri dönüşü zor müdahalelere neden olmuştu. Ancak Türk Devleti, her virajdan zaferle döndü.




CIA Timber Sycamore gibi projelerde sahadaki karmaşayı yaratma ve yönlendirme görevini üstlenip kimin “ılımlı muhalif”, kimin “terörist” olduğuna karar verirken, genellikle uzun vadeli barışı değil, kısa vadeli kontrolü hedefliyor ve bunun sonuçları çelişkili oluyor.


Timber Sycamore’den Antalya’ya


Timber Sycamore Operasyonu’na geri dönecek olursak, Jeffrey Sachs, sizce neden Türkiye’deki Antalya Diplomasi Forumu’nda bu konudan ilk kez söz etmiş olabilirdi?


Evet, Jeffrey Sachs gibi bir figürün Antalya Diplomasi Forumu gibi bir platformda, üstelik ilk kez Timber Sycamore gibi bir CIA operasyonunu ifşa edercesine anması, tesadüf gibi görülemez. Bunun birkaç yönlü analizi mümkün:


Türkiye’nin konjonktürel pozisyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın özellikle İkinci Netanyahu görüşmesinde sarf ettiği beyanattan sonra olağanüstü bir konuma yerleşti. Artık Türkiye için her nokta “Doğru yer, doğru zaman” zemininde işliyor. Türkiye, 2020’lerden itibaren Batı ile Doğu (Rusya-Çin) blokları arasında denge politikası izlemeye çalışıyor ve Antalya Diplomasi Forumu, bu dengenin sembolik bir vitrini oldu artık. Sachs’ın böyle bir çıkışı burada yapması, Suriye İç Savaşı sırasında terör örgütleriyle aynı safta gösterilmeye çalışılan Türkiye’yi Batı’ya karşı “haklı taraf” olarak göstermek isteyen bir pozisyonla uyumlu. Yani, “Bakın, Suriye bataklığını çıkaran biz değiliz, Batı’nın istihbarat oyunları!” şeklindeki mesaj, Türkiye’den değil, bizzat Amerikalı bir akademisyenden çıkınca, mesele daha başka okunuyor. 


Tabiî Jeffrey Sachs, sadece bir ekonomist değil, aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in danışmanı, küresel kalkınma ve etik üzerine düşünen bir figür, ABD politikalarına yıllardır eleştirel yaklaşan bir isim. Irak işgali ve Libya’ya müdahalesi gibi dosyalarda da benzer duruşlar sergilediği vaki. Bu tür bir çıkışı Chatnam House, CNN ya da Washington Post gibi bir yerde değil de “tarafsız görünen” bir platformda yapması, güvenilirliğini de artırıyor. “Bu gerçekleri Türkiye’de söyledim, çünkü burada propaganda amacı yok, sadece analiz var” havası mevcut söyleminde. Ki Sachs, bu bağlamda, “Diplomasi eksikliği nelere yol açtı, CIA oyunlarıyla savaşlar nasıl körüklendi?” sorusunu gündeme taşıyarak bir itiraflar silsilesini ateşlemiş de oldu.


Bu tarihî konuşma, ABD kamuoyunda, “Bakın, bizim dış politikamız ne büyük felâketlere yol açmış” yorumunu besleyebilir. Bu yüzden Sachs’ın bu açıklamayı bilinçli bir zamanlamayla ve dikkatle seçilmiş bir zeminde yaptığı neredeyse kesin. Antalya Diplomasi Forumu gibi çok kutuplu dünyaya göz kırpan bir platform, onun için hem eleştirel sesini duyurabileceği güvenli bir alan, hem de Batı dışı dünyayla sembolik bir dayanışma gösterebileceği bir ortam. Kaldı ki, örneğin The Economic Times, Jeffrey Sachs’ın açıklamalarını, “Sachs, Diplomasi Forumu’nda yaptığı konuşmada, CIA’nin Timber Sycamore Operasyonu’nun Suriye krizini tetiklediğini ve ABD’nin bu süreçteki rolünü eleştirdi. Sachs, ABD’nin İsrail’in aşırı sağcı hükümetinin etkisiyle hareket ettiğini ve bu müdahalenin Orta Doğu’yu harap ettiğini belirtti. Ayrıca, ABD’nin Suriye’deki gizli operasyonlarının El-Kaide bağlantılı gruplara silah sağlamasıyla sonuçlandığını ve bu durumun IŞİD’in yükselişine zemin hazırladığını ifade etti” haberiyle duyurdu. 


Erdoğan ve Bahçeli etkisi


Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı veya İletişim Başkanlığı ise Sachs’ın sözlerine doğrudan bir resmî açıklamayla atıfta bulunmadı. Sanırım doğru olan da bu. Zira Sachs, ABD adına resmî bir yetkili değil. Onun ifadeleri bir itiraflar zincirine dönüşürse, ne âlâ! Kaldı ki, bu olacak gibi görünüyor. Ayrıca Türkiye, özellikle Batı ile ilişkilerde zaman zaman, “Teröre karşı mücadelede yalnız bırakıldık”, “Sınır ötesi tehditleri hep biz karşıladık” gibi söylemler kullandı. Sachs’ın çıkışı, bu argümanların yeni ve akademik bir dayanağı olarak okunabilir.


Diplomaside her şey doğru olmak zorunda değil, ancak doğruyu doğru zamanda ve doğru şekilde söylemek daha önemli. Antalya Diplomasi Forumu’nda Sachs’ın bunu dile getirmesi, Türkiye için şimdilik sessiz bir diplomatik puan, belki de ilerideki müzakereler için hazırlanan bir kart anlamına geliyor.


ABD ise daha somut bir dönümün eşiğinde olabilir. CIA-Pentagon-Dışişleri arasındaki ABD içi rekabet, Suriye’den okununca ABD için büyük felâketlerin başlangıcı gibi. Her ne kadar Amerikan dış politikası tek bir ses gibi görünse de özellikle Ortadoğu gibi “yüksek gerilimli” coğrafyalarda ABD, devlet içi paralel stratejiler, hatta çelişkili operasyonlar yürütebilir durumda. CIA Timber Sycamore gibi projelerde sahadaki karmaşayı yaratma ve yönlendirme görevini üstlenip kimin “ılımlı muhalif”, kimin “terörist” olduğuna karar verirken, genellikle uzun vadeli barışı değil, kısa vadeli kontrolü hedefliyor ve bunun sonuçları çelişkili oluyor.


Pentagon yani Savunma Bakanlığı ise klasik ordu mantığıyla, “Düşman kim? Nerede? Yok edelim!” diye işliyor. Örneğin Suriye’de IŞİD’e karşı net bir çizgi izlerken YPG ile doğrudan iş birliği yapıyor ama bu kez de CIA’nın Sünnî Arap vekillerle yürüttüğü çizgiyle çelişkiye düşüyor ve diğer müttefikler arasında “ABD’nin hangi tarafıyla müttefikiz? Orduyla mı, istihbaratla mı?” gibi kafa karışıklıklarına yol açıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı ise her şeyden bîhaber gibi, sürekli biçimde bakanın bizzat dolaştığı ya da alnına haç çizip dünyaya meydan okuduğu bir ucube mekanizması hâlini bile alabiliyor. Sachs’ın söylemleri bu bağlamda şu anlamda da gelebilir: “ABD bir dış politika yürütmüyor, devletin farklı parçaları kendi savaşı için sahaya çıkıyor.”


İşte bu, Suriye’yi değil, doğrudan ABD’yi çökerten bir intihar girişimi! Ancak ABD bunu görmedi, göremedi. Güç zehirlenmesi mi? Zehir yesin, ne edelim!


ABD’nin ve Türkiye’deki birtakım işbirlikçilerinin “süregelen iç savaşı daha ileriki senelere yayma isteği”, pek çok bedel ödetti. Sachs’ın da deyimiyle Suriye’de 600 bin kişi hayatını kaybederken, milyonlarca göçmen, Suriye dışı coğrafyalarda toplumsal sorunlar ve Türkiye ile SMO’nun verdiği yüzlerce şehit söz konusu… Savaşta ikinci strateji, düşmana galebe çalınamadığında zamana oynamak. İşte Suriye başta olmak üzere bölgedeki kayıpların ilk nedeni bu. Bunu zaman ilerledikçe ABD de istedi, Esed de. En çok da Netanyahu istiyor. Eğer bir aktör savaşı sonlandırmıyor ve çözüm üretmiyorsa, bu artık “çözüm bulamama” değil, “krizden beslenme” stratejisine geçtiğini gösterir. Bir ülke, bir lider krizden medet umuyorsa ya içeride çözüm üretemiyor ya da dışarıda güç oluşturamıyordur. Ne mutlu ki, bu kaosu palangalarla çekiştirenlere karşı çözüm kaldıracını sorunun ağırlık merkezine koyup gereğini yapan iki isme sahibiz: Erdoğan ve Bahçeli.