O’nu bilmek nimettir

Şimdi tam burada bir idrakle, hayatı ve Allah’ın düzenini yeniden akletmeye çalışırsak, insanın Rabbini bilmesi ve tanıması, nimetlerin en büyüğüdür; onu tanıyarak ve bilerek amel etme keyfiyeti de sonsuz bir merhametin tecellisidir.

HÜCCETÜ’L-İslâm İmam-ı Gazâlî, Esma-i Hüsnâ şerhinde Allah-u Teâlâ’nın “El-Kuddûs” isminin işaret ettiği mânâları izah ederken, “Noksanlığın olmadığını beyân etmek, o noksanlığın olduğunu vehmettirir” der ve bu vehmedişin başkaca bir noksanlık olduğuna dikkat çeker.

Allah (cc) bütün varlıkların kaynağıdır ve yarattığı her şeyden müstağnidir. O Allah’tır ve varlığı kendinden olan tek Zat’tır. Var ettikleri ise O’na muhtaç, O’ndan ve O’nun iradesiyledir. Öyleyse insan, bildiği bütün İlâhî sıfatların noksansız bir vasıfla Yaradan’a ait olduğunu tasdik ederken bilmelidir ki bu tasdik ve aklın erişebildiği “yücelik” de kusurludur. Tahayyül edilebilen ve dile getirilebilen bütün övgüler O’nun Zat’ını ifade etmekte yetersizdir. Fakat bize öğrettiği isim ve sıfatlar, bizi bu ezelî ve ebedî eksiklikten kurtarmakta, mabudumuz olan Rab Teâlâ’yı anlama ve anlatabilme nimeti kazandırmaktadır.

Çünkü Allah’ın (cc) kullarını ve kulların yaşam sürme kabiliyetlerini destekleyen bütün bu sistemi, sisteme dâhil olan canlı-cansız varlıkları, eşya ve hayvanları var edişi nasıl ki O’nun Rahmân ve Rahîm oluşuna delaletse, varlığını, Zat’ını ve sıfatlarını bildirerek biz insanoğlunu kaybolmaktan kurtarması da O’nun rahmet iradesinin nimetlerindendir. Rahmet, muhtacın ihtiyacını gidermek, ona hem maddî hem manevî saadeti tesis etmekse, insanın kendi yaradılışına dair bilgilere erişmesi, Yaratıcısını tanıması ve O’nu hissedebilmesi ve ölümlü olduğu bilinen varlığın ölümden sonraki ebedî hayata ölmeden evvel bir ümit ve gayret güdebilmesi, yeme-içme ve barınma gibi bedenî ihtiyaçların da üzerinde muhtaçlık seviyesidir.

Mevzu Allah’ın Zat’ını, rahmet ve merhametini kullarına bildirmesi olduğunda, farazî düşünceler ve tefekküre dayalı zanlar her ne kadar tehlike arz etse de verilen nimetin büyüklük ve mesabesini az çok kavrayabilmek adına o nimetin yokluk ihtimali üzerine birkaç an kadar da olsa zihin yormak gerekiyor. Öyleyse tövbekâr bir varsayımla, zannedelim ki, Yaradan, varlığını ve varlığına dair sıfatları âdeme bildirmemiş, ahirete giden yolda doğru ve yanlışın kesin hudutlarını çizmemiş olsaydı (bu bir nimettir ve Allah o nimeti insana verdiyse, vermemesi üzerine kelâm etmek de haddi aşmaktır; ama verdiği nimetin şükrünü idrak için bir tahayyül kümesi oluşturma noksanlığına düşmüş bulunuyorum), insan hiçbir surette bu bilgilere ihtiyaçtan beri olamayacaktı. Ama verilmeyen nimete ulaşma kabiliyetine de sahip olmadığından, muhtaç olduğu “bilmek ve tanımak” zarureti, bildiğiyle amel edebilme iradesi gibi nimetlere de hiçbir surette erişemeyecekti.

Şimdi tam burada bir idrakle, hayatı ve Allah’ın düzenini yeniden akletmeye çalışırsak, insanın Rabbini bilmesi ve tanıması, nimetlerin en büyüğüdür; onu tanıyarak ve bilerek amel etme keyfiyeti de sonsuz bir merhametin tecellisidir. Şimdi bir akılsız çıkıp da “Neden bunca yasak, haram ve günah kısıtlamaları içinde yaşıyoruz?” hezeyanını dile ya da kalbe temas ettirdiğinde bilmeli ki, asıl soru bu değil. Tüm bu günah, haram ve yasaklardan haberdar edilmiş olmak, Allah’ın gazabından O’nun yardım ve inayetiyle kurtulabilmenin müjdesidir. Yani bu İlâhî sistem bir ceza değil (hâşâ), Allah’ın “merhametlilerin en merhametlisi” oluşunun delilidir.

Yine bir varsayımla, Hakk Teâlâ’nın “hak edip etmediğimize bakmaksızın” bahşetmiş olduğu nimetlerin yokluğunu kalbe düşürürsek, belki şu ana dek bir kez bile hamd etme gereği duymadığımız (ki bu gaflettir) pek çok şeye gece gündüz şükredecek bir idrake erebiliriz.

Rahmânü’r-Rahîm, bize Besmele-i Şerif’te, Fatihâ’da, peygamberleri aracılığıyla ve pek çok ayet ve hadiste zikrimize düşmekte. Hakk Teâlâ’nın Rahmân ve Rahîm oluşu ayrı bir mevzudur ve bu hususta sebep-sonuç ilişkisi güdecek bir bilgiye sahip olmak şöyle dursun, akıl yürütme gafleti bile imkânlı değildir. Benim üzerinde durmak istediğim asıl mevzu, Allah’ın “Rahmân ve Rahîm” oluşunu bildirmesidir. Çünkü Allah, muhtaç olduğumuz en gerekli ilimlerden birini, hiç zahmet çekmeden ve aklı yormadan, inayetiyle biz aciz kullarına bahşetmiş bulunuyor.

Allah’ın Rahmân ve Rahîm oluşu, O’nun izahtan ve idrakten müstağni olan Varlığını bize bu yönüyle bildirmesi, hem nasıl bir Yaratıcıya ibadet ettiğimiz ve sığındığımız bilgisini veriyor, hem de “Nasıl bir kul olalım ki dünya ve ahiret saadetine erişebilelim?” kaygısını gideriyor. Elbette sonsuz, eksiksiz ve erişilemez rahmetin yegâne sahibi Allah’tır. Kulun merhametli oluşu Allah’ın bu isminden zerrece nasiplenmek olsa da Allah’ın sahip olduğu rahmete nispetle oldukça kusurlu/farklıdır.

İnsanın bütün iyi ve güzel sıfatları bir noktada nefsine hizmet edişi de işaret eder. Birine el uzattığımızda, bu, bizim Allah’ın rahmetinden nasiplenmemiz olsa da bunun nefsî duygulardan tamamen arındırılmış bir iyilik olduğu iddiası geçersiz kalır. Çünkü insanın en güzel ve en lâtif duygularında bile varlığını şereflendirme gayesi ve saadet arayışı bulunacaktır. Allah ise yine bütün bu ihtiyaçlardan münezzehtir.

Öyleyse Allah, merhametlilerin en merhametlisidir ki meleklerin sadece iyilik ve iyi duygular için var oluşları hem varlıklarının Allah’tan kaynaklı olması, hem de şer ve gazap gibi hislere sahip olmayışları, onların iyiliğini de Allah’ın rahmetinin zerresi olarak görmemizi mümkün kılar. İnsanı şerefli mahlûk yapan durum ise iyiliği ve kötülüğü aynı bünyede barındırmasına rağmen iyiliği seçmesidir. Ama seçtiği hiçbir iyilik ve ihsan kendi varlığını beslemekten ayrı düşünülemeyeceğinden, Yaradan’ın isimlerinden ancak yine O’nun inayetiyle ve ancak zerrece nasipdar olmuş demektir. Fakat bu, ahvalin ne büyük bir hamd sebebi olduğu gerçeğine ket vuramaz.

Uzayıp gidebilecek ve gitgide derinleşecek bir mevzuyu burada bırakırken, Allah’ın rahmetini müjdeleyen bir kudsî hadisle noktaya ermek isterim. Buharî’den bir kudsî hadiste şöyle buyurur Rabbenâ: “Rahmetim, gazabımı geçmiştir.”