Nusayrî de belli, Alevî de; peki kaşıyanın kastı kime?

Lübnan ve Suriye Dürzîlerinin en önemli liderlerinden Velid Canpolat’ın Suriye Geçici Hükümet Başkanı Ahmed Eş-Şara ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı hassaten ziyaret etmesi ve bu ziyaretlerden olumlu sonuçlar aldıklarını dünyaya deklare etmesi görmezden geliniyor. Bu anlamda meseleye “Alevî isyanı” denmesi büyük bir bilgi çarpıtması. Peki, neden böyle yanlış bir başlık atıldı? Bunun bir tek cevabı var: Türkiye’deki Alevî toplumunu provoke etmek ve yönlendirmek için… Konu bu kadar basit!

SURİYE’de yeni bir yönetim inşâ oluyor. Bu inşâ sürecinin aktörü Ahmed Eş-Şara ve kabinesi. Sürecin senaristi, kurgucusu ve yönetmeni ise Türkiye, Türk Devleti. Türkiye’de terörist başı Apo’nun PKK’dan kendisini lağvetmesini istemesinin ardından bu topraklarda ayrılıkçı ve bölücü plânlar üzerine yaşayanların ilk başvurduğu adres Alevîler oldu. Yapay bir Alevî-Sünnî çatışması oluşturmak, Suriye’nin ayağa kalkmasını engellemenin yanında bu muhtemel kaosu Türkiye’ye taşıyıp tarihî bazı olay ve olguları kaşıyarak Ortadoğu’da bir zombi (hortlak) filmi çekmek isteyen karanlık şeytanî aklı görüyoruz.


Bu aklın Suriye’de Alevîler değil de Nusayrîler üzerine bir toplum zümresinin olduğunu ve bu zümrenin Suriye’de yıllara sari bir iktidar sahibi olduğunu özellikle unutturmak isteyerek görmezden gelen zalimler çetesinin ateşine maalesef Türkiye’deki “bizim” dediğimiz medya dahi odun taşıyor. Bu yüzden öncelikle Alevîlik ve Nusayrîlik hakkında yazmak istiyorum. İkisi arasında mukayeseli bir tarif ve tarihçeyle başlayalım…


Alevîlik ile Nusayrîlik arasındaki fark her yönden bariz!


Evvelâ burada sadece bilimsel anlamda birkaç noktayı ortaya koyarak Alevîlik ile Nusayrîliğin aynı şey olmadıklarını izah etmeye çalışacağım. Daha derinlemesine girdiğimizde bu dosyayla anlatmak istediğimizden fazlasıyla uzaklaşma riskimiz oldukça fazla zira. 


Müslümanların tarihi kapsamında yer alan isimler ve kavramlar üzerinden okunduğunda birbirinden farklı iki ekolden bahsediyoruz. Tarihî ve teolojik kökenleri, ritüelleri ve toplumsal yapılarına göre önemli farklılıkları var Alevîlik ile Nusayrîliğin. Bu anlamda Alevîlik ve Nusayrîliğin tarihî kökenleri, inanç ve teolojileri, ayrıca toplumsal yapı ve kimlikleri üzerinden kritik detaylara şöyle değinebiliriz: 


Alevîlik, İslâm tarihindeki Şiî geleneğin özellikle Anadolu’daki bir yansımasıdır. Temelde Hazreti Ali sevgisi ve Ehl-i Beyt’e bağlılık üzerine kurulu olup Orta Asya, İran ve Anadolu’daki tasavvufî ve Batınî geleneklerle harmanlanmıştır. 12 İmam Şiiliği ile bağları vardır ancak Caferilik gibi katı fıkhî kurallara sahip değildir. Horasan Erenleri, Bektaşilik, Safeviler ve Osmanlı-Alevî ilişkileri bu inancın tarihî evriminde önemli yer tutar. Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmed ile Uzun Hasan arasında başlayan sürtüşmenin sonrasında iki tarafın torunları olarak Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’le, hatta yine Sultan Selim ve Memlüklerle devam etmesi Anadolu’daki Alevî toplulukların hatıratı şekillenmiş, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ise Tunceli’deki isyanlar ve bastırılması meselesi, Türkiye’deki Alevîlik tarihçesi bugünlere getirmiştir.


Nusayrîlik ise 9’uncu yüzyılda Basra’da yaşayan Muhammed bin Nusayr tarafından kurulmuş bir Batınî-Şiî ekolüdür. Bugünkü değerlendirmelerle bu “ekol” başlığı yerine kimileri “mezhep”, kimileri “inanç sistemi”, kimileri “din” dahi demektedir. Ancak bu üç başlıklandırma, teknik ve bilim bakımından kabul edilebilir bir yöntem değildir. Günümüzde Nusayrîlik, özellikle Suriye, Lübnan, Türkiye’de ise sadece Hatay, Adana ve kısmen Tunceli’deki bazı topluluklarda benimsenmektedir.


Nusayrîlik, İmam Cafer-i Sadık’ın öğrencisi İmam Hasan el-Askerî’nin vefatından sonra, onun vekili olduğunu iddia eden Muhammed bin Nusayr tarafından zamanla farklı bir inanç ekolü olarak oluşturulmuştur. Burada Hazreti İmam Ali’nin tanrısal bir yönü olduğu inancı vardır ve klasik Şia’nın da bir adım ötesine geçer. Abbasîler ve Osmanlılar döneminde bastırılmış, Sykes-Picot üzerinden yapılan bölüşmeyle Şam-Halep bölgesine çöken Fransız mandası döneminde (20’nci yüzyıl başı) Suriye’de güç kazanmışlar ve modern dönemde, özellikle Suriye’de önemli bir siyâsî iktidar olmuşlardır. Bu durumun en net örneği, Hafız Esed ile oğlu Beşar Esed’in Nusayrî oluşudur.


Alevîlik’te “Allah, Muhammed, Ali (Hakk, Muhammed, Ali)” tarifi öne çıkar ki bu Hıristiyanlıktaki gibi bir üçleme/teslis değildir; Hazreti Ali’ye kutsal bir rol atfedilir ama asla ilâh kabul edilmez. Burada On İki İmam inancı merkezîdir. Alevîler, İmam Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilmesini büyük bir trajedi olarak görür ve Muharrem ayına dikkat çekerek matem orucu tutarlar. Batınî yorum oldukça yaygındır, Kur’ân ayetlerine sembolik anlamlar yüklenir. Şia’ya, hatta Ehl-i Sünnet ekole göre tasavvufî etkiler çok daha güçlüdür, Hacı Bektaş-ı Velî gibi mürşid-i kâmiller önemli bir yer tutar.


Nusayrîlikte ise Hazreti Ali’yi Tanrı’nın tecellisi olarak görme eğilimi vardır. “Ali tanrıdır, Muhammed onun elçisidir, Selman-ı Farisî de onun ilâhî ruhudur” şeklinde özetlenebilecek bir üçlü sistem inanışı mevcuttur. Batınî yorumların yanı sıra, daha yüksek seviyede Ezoterik yorumlar bulunur ve radikal nitelikler taşır. Örneğin bazı ibadetleri ve Kur’ân’daki bazı kavramları tamamen sembolik olarak yorumlar. Reenkarnasyon (tenasüh) inancı mevcuttur. Yani ruhların farklı bedenlerde tekrar dünyaya geldiğine inanılır. Şeriat kurallarına da bağlılıkları yoktur. Bu nedenle klasik Şiî gruplar tarafından dahi “aşırı” veya “gizli inanç topluluğu” olarak görülmüşlerdir.


Alevîlik daha çok Anadolu, Balkanlar ve İran’da yaygındır. Emevî ve Osmanlı dönemlerinde gizli ibadet pratikleri ve takiyye eğilimleri gelişmiştir. Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde merkezî otoriteyle zaman zaman gerilim de yaşanmıştır (16’ncı yüzyıl Osmanlı dönemi, 20’nci yüzyıl Dersim Harekâtı, 1970-1980 arası siyâsî olaylar ve 1993’teki Gazi Mahallesi ya da Madımak Oteli Olayları gibi). Bu süreçlerin yetiştirdiği Alevîlerin Türkiye’de bölge bölge dönüşüm gösterdikleri de vakidir. Buna göre kimi bölgelerde İslâm’ın has kollarından biri, kimi zihinlerde “bir inanç sistemi”, bazen de “kültürel bir kimlik” olarak tanımlanmaktadır bu yüzden.


Nusayrîlik ise Hatay-Adana, Suriye, Lübnan ve Irak’ta yaşayan topluluklarla sınırlıdır. Osmanlı ve Sünnî Arap otoritelerinin baskısı nedeniyle yüzyıllarca içe kapanık ve gizemli bir topluluk olarak kalmıştır. 20’nci yüzyılda Suriye’de yükselişe geçmiştir; özellikle Esed Ailesi’nin yönetimi ile birlikte Suriye’nin askerî ve politik elit tabakasında önemli yer edinmiştir. Etnik kimlik açısından Arap kökenlidir ancak Şii topluluklarla (özellikle İran’ın konuşlandırdığı ideolojik zeminle) iç içe geçmiş farklı bir yapıya sahiptir.


Buraya kadarki mukayeseden çıkaracağımız sonuçlar itibariyle Alevîlik ve Nusayrîlik arasındaki en büyük farklardan biri, Alevîliğin daha çok tasavvufî ögelerle harmanlanmış bir İslâm yorumu, Nusayrîliğin ise Ezoterik ve Batınî bir yapıya sahip olmasıdır. Nusayrîlik, klasik Şia ve Alevîlikten çok daha fazla gizli öğreti ve mistik sembol barındırır.




Alevîlik, İslâm tarihindeki Şiî geleneğin özellikle Anadolu’daki bir yansımasıdır. Temelde Hazreti Ali sevgisi ve Ehl-i Beyt’e bağlılık üzerine kurulu olup Orta Asya, İran ve Anadolu’daki tasavvufî ve Batınî geleneklerle harmanlanmıştır.


Detaylar arasında sıkıştırılarak unutturulan gerçekler


Belirli bir dönemi kısacık bir özetle şöyle ele almamız gerekiyor (biraz çetrefilli olacağı için üzgünüm ama anlaşılmasını umuyorum): Tarihî plânda Suriye’de Emevî Devleti şekillenmişti. Bu devletin özelliği Arap milliyetçisi oluşuydu. Emevî Devleti, sonrasında “Ehl-i Sünnet” diye bilinen ekolün öncülü oldu. Ehl-i Sünnet’in karşısına konumlandırılansa “Şia” olmuştu. Yukarıda da değindiğimiz gibi, Suriye’de Baas rejimi ve Hafız Esed-Beşar Esed sürecinde Nusayrî azınlık, ülkenin yönetiminde yıllarca yerini aldı. Bu rejim Arap milliyetçisi idi fakat dünya literatürü, İran ile girdiği iş birliğinin yanında Nusayrî oluşuyla teolojik-ideolojik açıdan bir çelişki görmüyordu sözde. 2025’te Suriye’de geçici hükümet kurulurken Nusayrî isyanları çıktı fakat Türkiye’de ve dünyada bu isyanlar “Alevî özerklik çıkışları” olarak başlıklandırıldı. Alevî ile Nusayrî arasındaki fark buraya kadar anlattıklarımızdan dahi anlaşılacağı üzere bu kadar açıkken ve ikilem ortadayken, kim, neden bu meseleyi böyle yanlış bir şekilde başlıklandırmış olabilir?


Burada elbette birkaç faktörün iç içe geçtiğini düşünüyorum; tarihî bağlamın yanlış okunması, politik çıkarlar, medya manipülasyonu ve kasıtlı veya bilinçsiz kavram karmaşası…


Tarihî ve ideolojik ikilem, “Arap milliyetçiliği ve Şii iş birliği” üzerinden okunmalı. Evet, Emevîler döneminde Arap kimliği ve milliyetçiliği öne çıkmıştı. Üstelik Emevîler sadece İslâm’ın Araplar üzerinden şekillendirilmesini değil, aynı zamanda Şii muhalefetin (Hazreti Ali taraftarlarının) bastırılmasını da sağlamıştı. Ehl-i Sünnet’in kurumsallaşması Emevîler döneminde başladı ve Abbasîler tarafından daha da pekiştirildi. Buna karşın 20’nci yüzyılda Baas Partisi (hem Irak’ta, hem de Suriye’de) “lâik Arap milliyetçisi” bir ideolojiyi benimsedi. Dinî kimlikten çok, Arap kimliği esas alındı. Bu da enteresan ve üzerine konuşulması gereken bir durumdur; zira Irak’ta Sünnî eğilimli lâik Arap milliyetçiliği, Suriye’de Nusayrî lâik Arap milliyetçiliği olarak yaşanmıştı. Kaldı ki Suriye’deki Baas rejimi, yönetici elitin Nusayrî olmasından dolayı pragmatik bir tavırla İran’la iş birliği yapmak zorunda kaldı. Çünkü Sünnî Arap dünyası (Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri) genellikle Esed karşıtı oldu. İran, Suriye’yi Şii eksenine çekmeye çalıştı ve Suriye de bu destekten vazgeçemedi. Bu yüzden Suriye, hem Arap milliyetçiliği iddiasını sürdürdü, hem de İran ile iş birliği yaparak kuvvetli (birbirini küfürle itham eden) ekol çelişkisini görmezden geldi. Yani Baas’ın Arap milliyetçisi kimliği ile İran yanlısı politikası bir çelişki olarak görünürken, aslında tamamen siyâsî bir zorunluluktu.


Peki, 2025 itibariyle çıkan Nusayrî isyanları ve bu işin “Alevî isyanı” diye başlıklandırılması bir “kasıtlı kavram kargaşası” olabilir mi? Burada iki ihtimal var: Bilinçli manipülasyon ve politik çıkarlar… Kimin politik çıkarları? Oldukça malûm… 


Nusayrîler, tarihî plânda hep gizli bir topluluk oldular ve nitelendirildikleri ün üzerinden birçok tarihî noktada baskılandılar. Nusayrîlerin 2025’in başında oluşan geçici hükümet sürecinde bir isyan çıkarmaları, Suriye’nin yeni yönetiminde dışlanma endişesiyle bağlantılı olabilir elbette. Ancak bu küçük ihtimale karşın Lübnan ve Suriye Dürzîlerinin en önemli liderlerinden Velid Canpolat’ın Suriye Geçici Hükümet Başkanı Ahmed Eş-Şara ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı hassaten ziyaret etmesi ve bu ziyaretlerden olumlu sonuçlar aldıklarını dünyaya deklare etmesi görmezden geliniyor. Bu anlamda meseleye “Alevî isyanı” denmesi büyük bir bilgi çarpıtması. Peki, neden böyle yanlış bir başlık atıldı? Bunun bir tek cevabı var: Türkiye’deki Alevî toplumunu provoke etmek ve yönlendirmek için... Konu bu kadar basit! Yani bu haberlerin Suriye’deki yeni yönetimi engellemek kastı var, evet. Ancak daha net hedef, Türkiye’yi karıştırmaktır. Bu açık savaşa rağmen “bizim” dediğimiz medyanın “Alevî” kodlu itici ve saptırılmış haber ve makalelere yer vermesi sadece Türkiye’nin işini zora sokmaya yarar.


Alevîler ve Nusayrîler tarihî olarak farklıdırlar. Ancak Türkiye’deki bazı odaklar bu farkları görmezden gelip Alevîleri belirli politik çizgilere yönlendirmeye çalışabilir, bunda başarılı olabilirler. Örneğin, Türkiye’de Alevîleri seküler, Sol veya muhalif blokla özdeşleştiren bir algı var. Eğer Suriye’deki Nusayrî isyanları “Alevî isyanı” olarak sunulursa, Türkiye’deki Alevîler de aynı eksende mobilize edilmeye çalışılabilir.


Ayrıca bu başlıklandırma, Türkiye’nin dış politikasını etkileme çabasını da ortaya koymaktadır. Türkiye’de “Alevî özerlik” gibi bir söylemin tartışılmasını sağlamak, Türkiye’de mezhepçi gerilimler yaratabilir. Türkiye’nin Suriye’deki yeni geçici hükümeti destekleme sürecini baltalamak için de böyle bir algı oluşturulmuş olabilir.


Batı medyası zaten genellikle bölgedeki mezhepsel ve etnik ayrımları derinleştiren başlıklar atıyor. Örneğin Irak’ta bir olay olduğunda “Şii milisler” ya da “Sünnî direnişçiler” şeklinde başlıklar görürüz. Ancak bu tür manşetleri atmakla, Suriye’deki olayları “Alevî isyanı” olarak sunarak Türkiye’de ve diğer ülkelerde Sünnî-Şiî gerilimini artırmak veya İran’ın rolünü daha belirgin kılmak istendiği ortadadır.


Tabiî başlıkların böyle atılması, tamamen tarihî ve dinî bilgisizlikten faydalanmak kastıyla mümkün oluyor. Haydi Batı medyası ve birçok uluslararası kuruluş Alevî-Nusayrî farkını bilmez, önemsemez de. Ya bizimkiler? Bu bölgeden bîhaber bir zevat, çok ama çok makamları işgal ediyor. 


Türkiye’de bile Alevîlik, Bektaşilik, Kızılbaşlık ve Nusayrîlik arasındaki farklar genellikle akademik çevreler dışında doğru bilinmemektedir. Bu yüzden bazı medya organları veya analistler bilinçsiz bir şekilde yanlış terminoloji kullanarak meseleyi “Alevî meselesi” gibi yansıtıyorlar.


Bu anlamda “Nusayrî isyanları” konusunun “Alevî özerlik girişimi” olarak sunulması ya kasıtlı bir politik manipülasyon ya da cehaletten kaynaklanan bir yanlış okumadır. Türkiye’deki Alevîleri provoke etmek, Türkiye’nin Suriye politikalarını etkilemek veya uluslararası dengeleri değiştirmek isteyen aktörler tarafından işlenen bir yürütme bu elbette. Bu tarz yanlış yönlendirmelerin uzun vadede bölgesel politik dengeleri bozabileceğini ve mezhepçi gerilimleri artırabileceğini söylemek oldukça kolay.




Bu işin neresinden bakarsak bakalım, organize bir saldırıyla karşı karşıya olduğumuz aşikârdır. Allah Devletimize ve milletimize, medyamız ile CHP’ye rağmen daha yüksek basiret ve feraset lütfetsin! (Âmin.)


Manipülasyon ve kaos hesaplarına dikkat çekmek gerekiyor


Bugün bilgi eksikliği ve manipülasyon iç içe geçmiş durumda. Bir konu ne kadar karmaşık ve az biliniyorsa, o kadar kolay çarpıtılabiliyor. Özellikle de mezhep ve kimlik meselelerinde bu, sıkça kullanılan bir taktik. Burada asıl kritik nokta, bilinçli bir “unutturma” stratejisinin olup olmadığı. Yani kavramlar kasıtlı olarak mı bulanıklaştırılıyor, Nusayrî kimliği Suriye’de yeni düzen şekillenirken arka plâna mı itilmeye çalışılıyor yahut Türkiye’de Alevîlik üzerinden farklı bir toplumsal gündem mi yaratılmak isteniyor?


Bu soruların her biri, uzun vadeli politik hamlelerle bağlantılı olabilir. Eğer bu tür tarih ve kimlik temelli konular doğru anlatılmaz ise gelecekte büyük politik çatışmaların kaynağı olmaya da devam edecekleri kesin. Bu anlamda özellikle “unutturma politikaları” konusu üzerine kısa birkaç notu da buraya ekleyerek bitirelim…


Unutturma politikaları, bireylerin veya toplumların belirli tarihî gerçekleri unutmasını sağlamak ya da yanlış hatırlamalarını yönlendirmek için uygulanan sistemli stratejiler bütünüdür. Bu politikalar genellikle şu yöntemlerle yürütülür:


Bilinçli tarihî unutturma politikası için tarih yazımı ve arşiv müdahalesi: Bu, nelirli olayların resmî tarih anlatısında dışlanması veya çarpıtılmasıdır.


Bilinçli tarihî unutturma politikası için dönüştürülmüş hafıza politikaları: Anıtların kaldırılması, müfredat değişiklikleri gibi fiziksel ve kurumsal değişikliklerle toplumun hafızasının şekillendirilmesi bir başka yöntemdir.


Yine bilinçli tarihî unutturma politikası için kolektif bellekten silme işlemi: Toplumun önemli kesimlerinin tarihî anlatılardan dışlanması… 


Bir diğer yöntemse dil ve terminoloji manipülasyonudur. Bu yöntemde kavramları bulanıklaştırma kullanılabilir. Bir grubu veya olayı doğru ismiyle anmamak, böylece gerçek kimliğini unutturmak (örneğin, Nusayrî kimliğinin Alevîlik ile aynıymış gibi gösterilmesi) sayesinde yıllarca nesiller dahi dönüştürülebilir.


Terim değişimiyle algı yönetimi, “tarih boyunca bazı terimlerin değiştirilerek anlam kaydırması yapılması” (örneğin, Osmanlı’da “Kızılbaş” teriminin zamanla aşağılayıcı bir hale getirilmesi) meselesidir.


En ciddî yöntemse medya ve akademik kontrol eliyle işler. Medyanın bilgi akışını yönlendirmesi, belirli meselelerin ya hiç haber yapılmaması ya da yanlış çerçevede sunulması; akademik bilgi kontrolü altında üniversitelerde belirli konuların araştırılmaması veya sansüre uğraması (örneğin, Türkiye’de Alevîlik ve Nusayrîlik üzerine yapılan çalışmaların siyâsî konjonktüre göre şekillenmesi) bu minvaldedir.


Tabiî eğitim sistemi üzerinden unutturmak da mümkündür. Müfredat değişiklikleri ile yeni nesillere belirli tarihî olayların öğretilmemesi veya çarpıtılarak anlatılması, mitler yaratarak tarihî anlatılarda gerçekleri değiştirmek mümkündür.


Günümüz dünyası bu teknikler pek çok halkı, tarihî gerçeği ve olguyu yanlış ya da yanlı anlatılarla tek taraflı olarak öğreniyor. Zira unutturma politikaları tarih boyunca birçok toplumda uygulandı. Örneğin Osmanlı’da heterojen bir yapı varken, Cumhuriyet döneminde ulus devlet anlayışı hâkim oldu ve Bektaşîliğin yasaklanması ile Alevîlerin ve Kürtlerin kimlik olarak otorite tarafından görmezden gelinmesi gibi durumlarla toplumsal hafızada boşluklar oluşturuldu. Bu anlamda Cumhuriyet’in ilk yıllarını, darbe dönemlerini ve özellikle Devlet içindeki paralel devlet yapılanmalarını asla aklımızdan çıkaramayız bu yorumları yaparken.


Sadece Türkiye’de ya da Ortadoğu’da değil, dünyanın hemen hemen bütün ülke ve bölgelerinde bu tür teknikler, bölmek ve idareyi daha kolay ele almak için gerçekleştirildi. Lâtin Amerika’da İspanyol ve Portekiz sömürgeciliği Aztek, Maya ve İnka medeniyetlerini sistemli olarak yok etmişti örneğin. Dillerinin ve kültürlerinin zamanla İspanyol ve Portekiz kültürü içinde erimesi böylece sağlanmıştı.


Son söz


Birinci Dünya Savaşı ile Fransız manda yönetimi sırasında Suriye’de azınlık kimlikleri öne çıkartıldı ve böylece Nusayrîler devlet içinde daha fazla yer almaya başladılar. Hafız Esed, Nusayrîlerin kimliğini devlet mekanizması içinde eriterek onları Suriyeli kimliği içinde tanımladı. Baas rejimi hem Arap milliyetçiliğini savundu, hem de İran’la işbirliği yaparak mezhepsel bir denge kurmaya çalıştı. Suriye İç Savaşı, Esed rejimini Nusayrî kimliğiyle özdeşleştirdi. Bu durum Nusayrîlerin Arap milliyetçiliği mi, yoksa mezhep kimlikçiliği mi yaptığı hususunda soru işaretleri doğurdu.


Geçici hükümet sürecinde Nusayrîlerin talepleri dünya kamuoyunda mezhepsel ama özellikle de “Alevî bir kimlik hareketi” gibi gösterildi. Buna Türkiye’nin medyası ve özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin merkez yönetiminin yanı sıra Hatay ve Adana’daki örgütleri önayak oldu. Sözde Türk menşeli ve uluslararası medya, meseleyi “Alevî özerklik talebi” olarak yansıtarak kimlikleri (Allah-u âlem) bilerek karıştırdı. Böylece bilinçli bir unutturma süreci işledi. Kimlikler birbirine karıştırılarak manipüle edildi. Ve bölgesel politikalar, sözde mezhepsel anlatılarla şekillendirildi.


Bu işin neresinden bakarsak bakalım, organize bir saldırıyla karşı karşıya olduğumuz aşikârdır. Allah Devletimize ve milletimize, medyamız ile CHP’ye rağmen daha yüksek basiret ve feraset lütfetsin! (Âmin.)