Nûh (aleyhisselâm) Tufanı

Tufan, yeryüzündeki bütün kara parçalarını kaplayacak seviyede olmuştur. Litosferdeki (yerkabuğundaki) bütün yeraltı suları yeryüzüne çıkarak, atmosferden yağmur olarak inen sularla birlikte (deniz, göl ve nehir) sularıyla birleşmiştir. Aşılmadık kara parçası kalmamıştır. Mezozoik zamanın Tebesir (kretase) döneminin sonlarına rastlayan bu zamanda, karalardaki yükseltiler (yani dağlar) zamanımızdaki gibi hem çok değildi. Hem de yükseklikleri fazla değildi. Litosferdeki plâka hareketleri devam ediyordu.

“ANDOLSUN, Nûh’u kavmine peygamber gönderdik de ‘Ey kavmim’ dedi, ‘Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir tanrınız yoktur. Ben büyük bir günün üstünüze (gelecek) azâbından cidden korkuyorum’.” (A’raf, 59)

Neden Kur’ân-ı Kerîm?

Hiç düşündünüz mü? Geçmiş çağlarda binlerce peygamber, Kelime-i Tevhîd tebliği yapmak ve insanları doğru yola koymak üzere mücadele vermiştir. Bazen peşi sıra peygamberler geldiğini de görüyoruz.

Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve’s-sellem) son peygamber olduğunu biliyoruz. Aradan bin 400 küsur sene geçti. Kıyametin zamanını Allah-u Teâlâ bilir, farz edelim ki bin sene daha var, bu kadar uzun zaman aralığında insanlara tebligatı kim yapacak? Şaşırmışlara, aldanmışlara ve sırtını dönmüşlere “doğru yolu” kim gösterecek?

Vedâ Hutbesi’nde bildirildiği gibi, yegâne kurtuluş kaynağı, mutlak kitap “Kur’ân-ı Kerîm”dir. Önceki vahiylere nazaran bunda farklı birtakım özellikler vardır ki şeksiz ve şüphesiz onun yegâne rehber olduğuna işaret etmektedir.

-Önceki vahiy bilgileri (kitapları) yerel idi. Yani belirli coğrafyalara, belirli kavimlere has idi. Kur’ân-ı Kerîm ise bütün yeryüzünü, buradaki bütün ırkları yani tüm beşeri ihata etmekte, kucaklamaktadır.

-Geçmiş çağlarda kavimler belirli “mekân” ve “zaman” aralığında hüküm sürdüklerinden, bunlara cari olan vahiyler kendileriyle birlikte tarih olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm, inzâl olduğu andan itibaren (çift yönlü olarak), yaratılıştan kıyamete kadar tüm mâsivâya nüfûz ederek yankılanmakta, hattâ (yok oluştan sonra) yeni bir yaratılış müjdesiyle bambaşka bir zamana ve harikulâde bir mekâna kapı aralamaktadır.

-Ekvator civarındaki çöl ikliminden Himalaya dağlarındaki göçebelere, yemyeşil ova ve vadilerden Okyanusya’daki adalar sakinlerine, kutuplardaki “iglo” sahiplerine kadar her dil ve her gönle hitap eder Kur’ân-ı Kerîm.

-Deve ve at sırtından inen insanlardan lokomotif ve motorlarla taşınanlara, uçaklarla kıta atlayanlara kadar, uzay araçlarıyla gezegenlere, seyyah olanlara kadar tüm insanları alâkadar eder Kitab-ı Mutlak. Onun lîsanı (bugünkü konuşulan değil) Arapçadır. Ondaki bazı kelimeler, cümledeki tertibine göre 10-15 (daha da çok) ayrı mânâ ifade eder. Onun her zaman ve her mekâna intibak eden ifade tarzı, Kâbe duvarlarına asılan Muallâkat-ı Seb’a (Yedi Askı) şairlerine dudak uçuklattırır.

-Ondaki o mündemiç fen bilgisi, çağımıza ve gelecek asırlara ışık tutmaktadır. Bu bilgilerin bir kısmı ancak yakın zamanda anlaşılabilmiştir. Aletlerimizin inkişafıyla diğerleri de anlaşılacaktır yavaş yavaş. Bu tedricîlik ve gizlilik, kapasitemizle alâkalıdır. Zira zamanla anlaşılacak bir fen bilgisi açık olsa, cahil için inkâra, inkâr da felâkete sebep olur. Fennin inkişafıyla yeni yeni anlaşılmakta olan bu ilimler, zamanla fen ilmi dünyasını istilâ edecek, Batılı fen adamlarını ve mütefekkirleri hayretten hayrete şok ederek Kur’ân-ı Kerîm’in, her şeyi yaratan sonsuz İlim Sahibinden yeryüzüne inzâl edilen mesajlar bütünü olduğunu itirafa mecbur bırakacaktır.

Kur’ân-ı Kerîm’in bu özelliği göz önüne alındığında, sanki 20’nci, 21’inci ve peşi sıra gelen yüzyıllar için vahyedildiği hissi vuku bulacaktır. “İnsanlara afakta (dış âlemlerinde), enfüste (iç âlemlerinde) âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu onlara iyice belli olsun…” (Fussilet, 53)

Tufana dair

Tufanı incelediğimiz bu sayıda şu hususları ele alıyoruz: Tufan, mitoloji (efsane) mi? Tufanı kabullenmeyenlerin itirazları nelerdir? Nûh kavmi hangi jeolojik devirde yaşamış olabilir? Tufanda tüm karalar su altında mı kaldı? Himalayalar da su altında mı kaldı? Mevcut su potansiyeli yeterli mi? Gemiye karadaki hayvanların her türünden bir çift alındı mı? Gemi dışındaki tüm insanlar helak mı oldu? Yeryüzündeki bütün ırkların atası Âdem (aleyhisselâm) mi? Tufan hâdisesi, Evrim Hipotezi’ni yalanlıyor mu? İkinci jeolojik zamanın karakteristik canlılarından dinozorların tufan ile alâkası nedir? Dinozorlar ne zaman ve nasıl yeryüzünden silindiler? Gerçek âlimin özellikleri nelerdir?

İnsanlık tarihinde eski ve yeni kavimlerin ittifakla kabul ettikleri hâdiselerin en önemlisi, Nûh (aleyhisselâm) Tufanı’dır. Tufanın nedeni ve sonuçları hakkında farklı anlatımlar vardır. Bu hâdisenin çok uzun zaman önce vuku bulması, değişik bölgelerdeki kültür yapısı, o bölgelerdeki şahsiyetlerin kendi zekâ, bilgi ve inanç düzeyine göre yorumlamaları ve nesilden nesle aktarılırken yapılan ilâveler, hakikati yozlaştırarak “mitoloji”ye dönüştürebilmektedir.

Yeryüzünün 800 küsur bölgesindeki anlatımların ortak noktası, tufanın olduğudur. Bu hakikat, araştırıcı her zekâya mevzu hakkında eğilmeye mecbur bırakmaktadır.

 

Tablo: Jeolojik zamanlar

Tufanı “mitoloji” olarak ele alanların inananlara yapmış oldukları itirazlar vardır:

1-Söylendiği gibi üç dört bin sene önce yeryüzünü kaplayacak şekilde bir oluş varsa, bunun jeolojik izleri olması gerekir. Böyle bir delil görünmemektedir. Bu itirazlara bir kısım ilâhiyatçılar, tufanın bölgesel olduğu şekliyle cevap vermektedirler.

2-Su seviyesinin bütün kara parçasını aşacak seviyede olduğu bilgisine, en yüksek irtifa olan Himalayaların 8 bin 881 metre olan kotu göz önüne alındığında itirazlar yapılmakta, yeryüzünde bu hacimde su potansiyelinin bulunmadığı söylenmektedir.

3-Kur’ân-ı Kerîm’de ve diğer metinlerde hayvan türlerinin çifter çifter gemiye alındığı bilgisi vardır. Türlerin çokluğu, hem kendilerinin, hem de yiyeceklerinin barındırılması göz önüne alındığında, belli ebatlarda olan gemiye sığdırılamayacağı ifade edilmektedir. Tufan savunucuları, çâreyi hayvan sayısını azaltarak bulmuşlardır. Diyorlar ki, “Bütün hayvanları gemiye almaya gerek yok, koyun ve keçi gibi lüzumlu olanlar alınmış, tufandan sonra bunlarla hayat devam etmiştir”.

4-Uzun geçen tufan süresince, gemi dışında kalan kara hayvanlarının su altında telef olması gerekir. Nasıl oluyor da, bugünkü türler bu çoklukta devamlılıklarını idâme etmişlerdir? Üç dört bin sene içinde gemideki türlerden farklı diğer cinslerin türemesine imkân yok. Zira bu zaman aralığı, jeolojik devirler göz önüne alındığında çok kısa kalmaktadır.

5-“Bu kadar çok sayıdaki kara hayvanı türlerini bulmak ve getirmek çok zordur. Zira bazı türler kıtaların farklı bölgelerinde yaşamaktadırlar. Onları bir araya getirebilmek için tüm yeryüzünü dolaşmak gerekir. Meselâ kangurular Avusturalya kıtasında bulunuyorlar. Gemiyle oraya gidip getirmek îcâb eder. Toplama mevzuu bile hâdiseyi imkânsız olduğunu gösteriyor” diyorlar.

Bütün bu haklı itirazlara vereceğimiz ilmî cevaplar var. Ama önce bazı ilâhiyatçılarımızın içine düştükleri garip durumu tahlil etmekte yarar var. “Mantıklı cevap vereceğiz” diye Kur’ân-ı Kerîm’de açık olarak bildirilen bilgilerden uzaklaşıyor, hem de yaptıkları izahlarla komik duruma düşüyorlar. Cehaletleri su yüzüne çıkıyor. 

Bu safhada İmam-ı Gazalî’nin (rahmetullahi aleyh), âlimin üç hususiyeti kendinde toplanmasından bahsettiği şu tespitlerini hatırlıyoruz:

1-Âlim, naklî ilimleri (tefsir, hadis, fıkıh vs.) bilecek.

2-Aklî ilimleri bilecek. Zamanın fen ve sosyal ilimlerini, üzerlerinde izah yapabilecek kabiliyette bilecek. (Bu ikisini gerekli seviyede bilmesini de yeterli görmüyor.)

3-Meseleleri birbirine bağlayacak ve mantıklı hüküm verebilecek zekâ kabiliyetine sahip olacak.

Şimdi üçüncü şıkkı bir fıkra ile açıklayalım:

Vaktiyle bir memlekette hükümdarın ahmak bir oğlu varmış. Hükümdar, hipnotizma gücüne meraklı. Müneccimbaşını çağırtmış, “Al oğlumu, yetiştir, bütün hünerlerini öğret! Ne kadar zaman gerekiyor ve ne ihtiyacın varsa hepsini veriyorum. Çalıştır, hazır olduğunda bana gönder” demiş.

Uzun bir zaman sonra oğul çıkagelmiş. Hükümdar, “Oğlum, bu ilmi aldın mı?” diye sormuş. Oğul sevinçle başını sallayıp, “Evet baba, ne varsa hepsini öğrendim” demiş. Hükümdar, onu imtihan edeceğini söyleyerek oğluna göstermeden yüzüğünü avucuna almış ve “Söyle bakalım, avucumda ne var?” diye sormuş. Oğlu yaklaşıp sıkılı duran yumruğu inceleyerek, “Avucunuzda metal bir cisim var” demiş. Hükümdar, “Aferin, devam et” deyince, oğlu tekrar tetkik etmiş, birtakım garip hareketler yapmış, “Avucunuzdaki cisim yuvarlak” demiş. Baba heyecanlanmış, “Aferin, aferin! Sonra?” diye üstelemiş.

Oğlu kendinden emin benzer hareketleri tekrarlamış ve “Avucunuzdaki metal ve yuvarlak cisim, parmağa takılıyor” diye kesin konuşmuş. Hükümdar, koltuğundan doğrulmuş ve netîcenin hâsıl olduğunu sanarak mutlu bir ses tonuyla, “Âlâ! Şunun adını da söyle bakalım” demiş. Oğlu sevinçle haykırmış: “Araba tekerleği!”

Bu fıkradan bahisle, o ilâhiyatçılara ne oluyor ki, Kitap ve Sünnet’te tufanın yeryüzünü kapladığı bildirildiği ve de binlerce İslâm âlimi mevzuu bu şekilde ele aldığı hâlde, sağanak yağışların sebep olduğu bildik sellerle bir tutuyorlar konuyu. “Her hayvandan birer çift” âyet-i kerîmesi varken, köydeki hane halkının beslediği birkaç hayvanın adedini yeterli görüyorlar.

Sodom ve Gomore halkına azap geleceği bildirildiğinde (Hud, 81), Lût’a (aleyhisselâm) inananlarla birlikte bölgeyi terk etmesi emrediliyor. Madem tufan bölgesel, terk-i diyâr etmek yerine gemi yapımı, hayvanların toplanması, erzakın temini işleri için aylarca (belki de yıllarca) didinip uğraşmanın âlemi var mı? İşte size araba tekerleği!

O medrese hocalarına ne oluyor ki, İsrailiyyat hurâfeleriyle dolu peygamberlerin tarih kronolojisiyle iktifa ediyorlar. “Radyometrik” yaş tayiniyle en eski kayaların yaşı 4 milyar sene tutuyor. Bu kadar uzun bir süreden sonra ancak 6-7 bin sene yeryüzünde barınabilen insanoğlunun imtihan için yaratıldığının ilmî, aklî ve mantıkî bir yönü var mı? Âdem’den (aleyhisselâm) beri 7 bin sene geçtiğini söylüyorsunuz da, yalnız Nûh’un (aleyhisselâm) ömrünün bin küsur sene olduğunu ifade ederken, 124 bin peygamberin hayatını nereye sığdırıyorsunuz?! İşte size koskoca bir araba tekerleği!

İslâm eşittir ilim. Fenne, akla ve mantığa ters düşmez İslâm. İslâm tebliği, yeterli donanımı olmayanların işi değildir. Cahillerin hiç değil!  İlimden, fenden ayrıldık, aklımızı kiraya verdik, hurâfelere daldık. Yirmi birinci yüzyıla girerken hâl-i pürmelâlimiz bundandır.

İtirazlara cevaplar

1-Nûh (aleyhisselam), zannedildiği gibi 3-4 bin sene önce yaşamamıştır. Bunlar İsrailiyyat hurâfeleridir. Lût’u (aleyhisselâm) (hâşâ) kızıyla zina ettiren, Dâvûd’a (aleyhisselâm) (hâşâ) komutanının karısına göz diktiren, Süleyman Peygamber’e (hâşâ) karısının puta tapmasını göz yumduran İsrailiyyat hurâfelerine bakılamaz! Bu densizler, bu mübarek peygamberleri kendileri gibi kalbi bozuk sanıyorlar. Daha önce (bakınız dergimizin Nisan sayısına) izah ettiğimiz gibi, tarih -milyon seneler mertebesinde- geriye gidiyor. Elimizdeki veriler -bugün için- kesin bir tarih verilmesi anlamında yeterli değil. Ama üçüncü zaman başında birdenbire yeryüzünde yok olan türlerin izlerini sürerek yaklaşımlar yapabiliriz. Bize göre bu tarih, 65 milyon sene öncesine (yaklaşık olarak) tekâbül ediyor. Bundan dolayıdır ki jeologlar, 3-5 bin sene öncesine ait yeryüzünü kaplayacak tufan emarelerini göremiyorlar.

2-Tufan, yeryüzündeki bütün kara parçalarını kaplayacak seviyede olmuştur. Litosferdeki (yerkabuğundaki) bütün yeraltı suları yeryüzüne çıkarak, atmosferden yağmur olarak inen sularla birlikte (deniz, göl ve nehir) sularıyla birleşmiştir. Aşılmadık kara parçası kalmamıştır. Mezozoik zamanın Tebesir (kretase) döneminin sonlarına rastlayan bu zamanda, karalardaki yükseltiler (yani dağlar) zamanımızdaki gibi hem çok değildi. Hem de yükseklikleri fazla değildi. Litosferdeki plâka hareketleri devam ediyordu. 10 milyon sene sonra (günümüzden yaklaşık 50 milyon sene önce) Hindistan plâkası Asya’yı sıkıştırarak (kayaçların dalma-batma durumu) kayaların yükselmesinden Himalaya dağları oluştu. Himalaya dağlarını işaret ederek, “Nasıl olur da sular 8 bin 881 metre yükseklikteki Himalaya dağlarını aşabilir?” itirazı yersizdir. Çünkü bu dağlar daha oluşmamıştı.

 

Şekil: Himalayaların oluşumu

“Yeraltı suları yeryüzüne nasıl çıkabilir?” sorusuna cevabımız şudur: Yerküresinin içindeki magmanın (biiznillah) ateşlenmesiyle oluşan yüksek basınç, kayaç içlerindeki suların yükselerek yüzeye taşınmasına neden olmuştur. Yeraltı sularının tufana katkısını küçümseyenler yanılmaktadırlar. Buradaki su hacmi muazzam miktardadır. 2014 yılında ABD medyasında mevzu ile alâkalı haber yer aldı. Uzun süredir ekibiyle araştırma yapan Nortthvester Üniversitesi’nden Steven Jacobsen, New Scientist dergisine yaptığı açıklamada, yer yüzeyi ile çekirdekteki magma tabakası arasında, Mavi Kaya (Ring Voodite) ismiyle bilinen manto tabakasının içinde, tüm okyanuslardaki su hacmi toplamının 3 katı su rezervinin bulunduğunu keşfettiklerini belirtti. Bu miktarın üçte biri bile okyanusların üzerine eklendiğinde, bugünkü karaları örtecek düzeydedir.

 

Tablo: Fillerin ve akrabalarının soy ağacı

3-Âyette (Hud, 40), her bir hayvandan ikişer çift alınması buyruluyor. 65 milyon sene önce mevcut hayvan türleri şimdiki gibi fazla değildi. Çok azdı. Bugünkü hayvanların ataları vardı. Üçüncü ve dördüncü zamanda türler gelişti ve çoğaldı. Âdem’den (aleyhisselâm) itibaren artan insan nüfusu, daha yeryüzünün değişik bölgelerine yayılacak seviyede değildi. Aynı bölgede ve birbirlerine yakındılar. Bazı din tarihçileri Mezopotamya coğrafyasında bulunduklarını söylüyorlarsa da bu doğru değildir. Mezopotamya düz bir bölgedir. Nûh (aleyhisselam) oğlunu gemiye davet ettiği zaman (Hud, 42), o, “Dağa çıkar, kurtulurum” demişti. Demek ki yakınında yüksek bir yer vardı.

4-Tufan başlayıp yeryüzünün tamamı sular altında kaldığında, gemi dışında kalan bütün insanlar helak oldu (Enbiya, 77). Kara hayvanlarının tamamı da -bilhassa iri cüsseli olanlar (dinozorlar)- su altında kalıp boğuldular. Nesilleri kesildi. Tufanın bilinmeyen bir hikmeti de şudur ki, insanoğlu için büyük tehlike teşkil eden yırtıcı canavarlar ortadan kalktılar. Zira dinozor türü vahşi hayvanlar, önüne gelen küçük-büyük hayvanları parçalayıp yiyorlardı. Zamanla o kadar geliştiler ve çoğaldılar ki diğer canlıların hayat hakkı kalmamıştı.

Tufandan sonra gemiden inen hayvanlar yeryüzüne dağıldılar. Gelişip çoğalmaları, cinslerinin artması için önlerinde 65 milyon gibi uzun bir süre vardı. Rahmân ve Rahîm Allah-u Teâlâ’nın izniyle tufan, lâf anlamaz, hayvanlaşmış insanlarla canavarlaşmış hayvanları ortadan kaldırarak bütün canlılara yepyeni bir dünya hayatı sundu.

5-Dördüncü cevapta, o zamanki mevcut hayvan türlerinin çok az olduğunu, tür cinslerinin ve adetlerinin tufandan sonra geliştiğini ifade etmiştik. Nasıl ilk insan Âdem’den (aleyhisselâm) bugünkü insan ırklarının teşkil etmişse, Âdem’in (aleyhisselâm) kromozomlarında bütün ırkların gen çeşitliliği de mevcut idi. Habil ve Kabil’den itibaren genler, babadan oğula intikal etti. Biyoloji ilminde karakterlerin ve fizikî özelliklerin genler vasıtasıyla taşındığını biliyoruz. İklim şartlarına ve sosyal hayat davranışlarına göre genler arasından baskın (dominant) özellikler açığa çıkmaktadır. Bu özellikler nedeniyledir ki, beyaz ırk, sarı ırk, esmer ırk ve siyah ırk, hep tek insandan doğmuştur. Uzun, kısa, güçlü, zayıf, şişman insan tipleri, hep Âdem’den (aleyhisselâm) gelen farklılıklardır. Bunun gibi, ata mesabesinde olan hayvanlardan günümüz tür çeşitliliği ve çokluğu meydana gelmiştir. Az sayıdaki bu türlerin gemide toplanması fazla zor olmasa gerektir. Bu mevzuda Nûh (aleyhisselâm) oğullarının yanında az da olsa inanan cemaat vardı ve hizmet verdi (Şuara, 111). Gemi ebatları, hayvanlara ve ihtiyaçlarına yetecek hacimde tayin edildi. Tufan sonrası, yeryüzünün değişik bölgelerine iskân etmek için dağıldılar.

Dinozorlar

İkinci jeolojik zaman, günümüzden yaklaşık 250 milyon yıl öncesinden başlatılmakta, 65 milyon yıl öncesinde sonlandırılmaktadır. Bu zamanın en karakteristik hayvanı, “dev kertenkele” anlamına gelen dinozorlardır. Paleontologların dinozor fosilleri üzerinde yapmış oldukları incelemelerde, bunların 270-230 milyon yıl önce ortaya çıktıkları tahmin edilmektedir. İrili ufaklı birçok çeşidi bulunmakta, büyük olanların 30 metre uzunluğa, 80 ton ağırlığa sahip oldukları ifade edilmektir. Ağır ve hantal olan bu tiplerin yanı sıra, saatte 70 kilometre hızla koşabilen (Tyrannasaurus Rex) tiplerin de bulunduğu ispat edilmiştir. Ayrıca kanat açıklığı 16 metreye varan uçan türleri de vardı.

 

Tüm paleontologların ortak görüşü, dinozorların ikinci jeolojik zaman sonunda yani günümüzden yaklaşık 65 milyon yıl önce birdenbire tarih sahnesinden çekilmeleridir. Ne oldu da yeryüzünde uzun süre hüküm süren (ortalama 180 milyon yıl) bu tür, âniden yok oldu? Kesin olmamakla birlikte, mevzunun uzmanları tarafından bazı hipotezler ileri sürülmektedir:

1. İklim değişikliği, atmosfer ısısının düşmesi ve soğuk iklime ayak uyduramamaları.

2. İklim değişikliği sonunda bitkilerin azalması, otçul dinozorların aç kalarak ölmeleri, onlarla beslenen etçil dinozorlarınsa besin bulamamaları.

3. Sovyet jeoloğu Vasili Yeligev, dinozorların kemik hastalığına (Raşitizm) tutulduğu kemiklerinin yumuşadığı, dolayısıyla ağır cüsselerini taşıyamadıklarından hayatlarını devam ettiremediklerini ileri sürdü.

4. California Üniversitesi’nden jeolog Prof. W. Alvarez, 65 milyon yıl önce büyük bir göktaşının yere çarptığı, çıkan toz bulutunun atmosferi kapladığı, güneş ışınlarına engel olduğu, değişen iklim ve hayat şartlarının bu canlıların ölümlerine neden olduğu görüşünü savundu.

5. Bir grup volkan uzmanı, binlerce yıl süren volkanik patlamalar ve depremlerin dinozorlarla birlikte birçok kara ve deniz memelisinin nesillerinin kesilmesine yol açtığı tezini kabullendi.

6. Almanya Potsdam İklim Etki Araştırmaları Enstitüsü, yaptıkları modellemede, göktaşının çarpmasından sonra büyük miktarda tozun atmosfere karıştığını, uzun müddet gün ışığını perdelediğini ve içinde oluşan sülfürik asit damlalarının yeryüzünü soğuttuğunu göstermeye çalıştılar. “Oksijenin azalması ve bitkilerin ölmesi nedeniyle canlıların hayatlarını idâme etme imkânı ortadan kalktı” diyorlar.

7. California Üniversitesi jeologları, göktaşının çarpmasıyla birlikte tetiklenen volkanik faaliyetlerin, gezegenin toz ve zehirli gazlarla kaplanmasına ve birçok canlının yok olmasına neden olduğu hipotezi üzerinde durmaktadırlar.

 

Bütün bu değişik görüşlerin tahlil neticesi hakkında aşağıdaki hususları söyleyebiliriz:

1- Evrimi savunanlar, ikinci zamandan günümüze intikal eden karakteristik fosiller karşısında yetersiz kalmaktadırlar. Dinozorlar, hayvan tarihinin en uzun ömürlü canlılarıdır. Kendi ifadeleriyle 180 milyon yıl yeryüzünde kalmışlardır. Mademki canlılar zamanla gelişip daha mükemmel nesiller bırakma özelliğine sahip, aynı süreç dinozorlarda da işlemeliydi. Söylendiği şekilde evrim olsaydı, bugün dünyanın hâkimi dinozorlar olmalıydı.

2- Birkaç sene önce Çin’in Liaoning eyaletinde, uçabilen bir dinozor fosili bulunduğu haberi yayıldı. Jeoloji Enstitüsü profesörlerinden Ji Qiang, 140 milyon yıl önce yaşadığı sanılan iki ayaklı uçan dinozorun kuşların atası olabileceği iddiasında bulundu. Evrimciler bu haber üzerine kuşların evriminin dinozorlardan başladığı tezinin doğrulandığını söyleyerek mutlu oldular. Ama hâlâ ortada cevaplanmayan sorular var. 65 milyon yıl önce göktaşının düşmesi, diğer yandan binlerce volkan püskürmesi, atmosfere dolan püskürük bulutlar, asit yağmurları, iklimin soğuması, bitkilerin ölmesi ve bunca felâket art arda geldi ve bütün canlılar gibi dinozorlar da terk-i dünya ettiler de bu uçabilen dinozorcuklar nasıl hayatta kaldılar? Uçarak atmosfer dışına çıktılar da Ay’a, Mars’a mı yerleştiler? Toz duman geçip, iklim düzelip ortalık sütliman olunca, tekrar dünyaya mı avdet ettiler?

Şaka bir yana, ilmî mesnedi olmayan tezler, hayâl dünyalarını süslemekten öteye gidememektedir.

Çin’deki Liaoning bölgesi, fosiller bakımından çok zengindir. Kretase dönemine ait çok sayıda fosile rastlanmıştır. Bunların bazıları mayıs sineği, akrep sineği, çayır sineği, köpüklü ağustos böceği, mantar sivrisineği, semender, mersin balığı, kaplumbağa, örümcek, kerevit, yusufçuk, timsah, kaplan kafası, tilki kafası, boz ayı kafasıdır. Bütün bu fosillerin yaşı 150 ilâ 90 milyon yıl aralığındadır. Bunların yapısı incelendiğinde, günümüzdekilerle aynı olduğu görülmüştür. Türden türe atlatan Evrim Tezi’nin “boş” olduğu, buradan da anlaşılmaktadır.

3- “Dinozorlar öldü ama ufak hayvanlar saklanarak kurtuldular. Bunlardan diğer türler evrimleşerek çoğaldı” denirse, yukarıda izah ettiğimiz felâketler dizisini hatırlatırız. Kendi ifadelerine göre binlerce yıl süren çevre felâketi sürecinde hayatta kalmaları, hele farklı türlere dönüşebilmeleri imkânsız gibi. Sonra ikinci zaman sonunda dinozorlar gibi nesli yok olan küçük canlı fosilleri de var. Ammonit ve Belemnitler gibi…

4- Dinozorlarla alâkalı bir muammâ da, üst üste yığılmış fosillere rastlanmasıdır. Bulundukları kayaçlar, tortul kütlelerdir. Göl ve deniz içinde oluşan çökeltilerin birikmesi sonucu meydana gelirler. Meselâ Büyük Sahra’da, Agades civarında “dinozor mezarlığına” rastlanmıştır. Dinozorlar sözleşmiş gibi peşi sıra denize atlayıp intihar mı ettiler? Şöyle bir açıklama getiriliyor: “Seller dinozorları sürükleyip ölümlerine neden oldu. Hiç tatmin edici değil. Doğru olanı, büyük su hacmi altında kalıp boğulmalarıdır. Zira ikinci zamanın Kretase devri sonlarında denizlerin karaları istilâ ettiğini biliyoruz. Bu da bizim tezimizi doğruluyor: Tufan… Bütün karasal canlılar gibi dinozorlar da tufanla su altında kaldılar. Yalnız “Nûh’un gemisinde” bulunanlar kurtuldu.