Notlar (1)

Söz azalınca müzik başlar. Özellikle yabancı bir lisanda söylenen şarkılar bana iyi gelir. Ya da sadece müzik... Tüm dillerin üstünde şeyler anlatabilen herhangi bir enstrüman (?) kurtuluşum olur. Tek bir enstrüman ya da bir senfoni ile eser gürler, sonra durulurum.

Sesten söze

İSPANYOLCA ve Fransızca şarkılar dinliyorum. Sözlerini kendim yazıyor, her melodiye kendimce yeni anlamlar veriyorum. Bazen de ucundan kenarından anlamaktan zevk aldığım, ruhumun uçuşmasına sebep olan, beni yükselten şarkılar dinliyorum. Farsça veya Arapça…

Kelimelerin, sesin ve sözün gücü olduğuna inanırım. Bu beni hep çok etkilemiştir. Anladığımın ötesinde, bir büyük sır gelsin beklerim kulağıma, kalbime, derinlere... Hep bir umut, hep bir bekleme… Onun için, söylenenden çok söylenmeyen olduğuna inanırım. “Gözlerde, yüzlerde saklı olan, dile gelen değildir” diye düşünürüm. Ya da tamamı değildir. Hatta belki tam tersidir.

Yazarken, konuşurken, düşünürken hep bir yanım eksik. Klavyenin tuşları dışında başka harfler arıyor gibiyim. Eksik olan bir şeyler var. Gördüğüm gerçek değil, duyduğum o kadar değil; hep bir yarım olma hâli içindeyim. Ruhum deli taylar gibi, nereye olduğunu bilmeden ve bulmadan dörtnala koşturuyor. Ne gecmişe, ne geleceğe, ne varlığa, ne yokluğa…

Şair, “Bir bahar akşamı rastladım size,/ Sevinçli bir telâş içindeydiniz” demiş, daha kim ne söylesin?! Yazmaya artık yüzüm yok. Bazen dünyada insana dair, şiire dair her şey yazılmış, söylenmiş ve bitmiş gibi gelir. Söz azalınca müzik başlar. Özellikle yabancı bir lisanda söylenen şarkılar bana iyi gelir. Ya da sadece müzik... Tüm dillerin üstünde şeyler anlatabilen herhangi bir enstrüman (?) kurtuluşum olur. Tek bir enstrüman ya da bir senfoni ile eser gürler, sonra durulurum. Dört mevsimi dinlerken, mevsimler beş olur; sekiz, on, on beş...

***

Gönül coğrafyam

Sayın Teoman Duralı der ki, “İtalyanca, dünyada kendi müziğine-melodisine sahip muhteşem bir lisandır”. Kendisini saygıyla dinlemekten, anlamaya çalışmaktan büyük zevk aldığım, hayranlıkla takip ettiğim malûmdur, ama İtalyanca… Bilemiyorum… Gönül haritamda gezinirken uğramadığım bir yer olmalı.

Bütün dünyada ekonomik, siyasal, sosyal açıdan çok büyük olaylar yaşanmakta. Bizzat yaşadığım zaman diliminde bile dünyada çok köklü değişiklikler oldu. Yarım yüzyıla yaklaşan bir zaman diliminden bahsediyorum. Yaşadığımız bu modern dönemde, son beş yılın gelişmelerini bile takip etmekte zorlanıyoruz. Tüm olayları gereksiz yere, ayrıntılara boğarak anlamaya çalışıyoruz. Parçalanmış bütünden eser kalmayınca, neyi aradığımızı da unutuyoruz.

“Haz ve hız çağı” söylemleri kendi içinde katmanlı ve yorucu bir konu hâline dönüştü. Başka bir ifade ile slogan oldu: “Haz ve hız çağı”... Bir sonraki adımı atıp düşünce terlerini akıtarak bir fikir geliştiren, sahici bir öngörüsü olan, geçmişin tahlili ile geleceğe merdiven uzatanlar kimler ola? Sayıları nice ola? Yaşanan savaşlar, acılar, ölümler, göçler, kimler kimler… Sudan, Afganistan, Irak, Bosna, Suriye, Filistin, Myanmar, Yemen, Mısır, Libya… Fuzuli’nin dediği gibi, “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil”.

Ah gönül coğrafyam, ah insanlık(!)…

***

Kutsal kitaplar

Kutsal kitaplar, “Yaşat”, “Sev” ve “Oku” diye başlar. Yaşatamadık, sevmiyoruz, okumuyoruz. Dünyanın her bir köşesinde her bir insan kendi gurbetini yaşıyor, hayat kavgasını bildiği gibi veriyor. Elinden geldiği gibi… Son emir gelinceye kadar müsaade var, var git yoluna! “İnsan fânî, ölüm ânî dünyada”…