Sesten söze
İSPANYOLCA ve Fransızca şarkılar dinliyorum. Sözlerini kendim
yazıyor, her melodiye kendimce yeni anlamlar veriyorum. Bazen de ucundan
kenarından anlamaktan zevk aldığım, ruhumun uçuşmasına sebep olan, beni
yükselten şarkılar dinliyorum. Farsça veya Arapça…
Kelimelerin, sesin ve sözün gücü olduğuna inanırım. Bu
beni hep çok etkilemiştir. Anladığımın ötesinde, bir büyük sır gelsin beklerim
kulağıma, kalbime, derinlere... Hep bir umut, hep bir bekleme… Onun için,
söylenenden çok söylenmeyen olduğuna inanırım. “Gözlerde, yüzlerde saklı olan,
dile gelen değildir” diye düşünürüm. Ya da tamamı değildir. Hatta belki tam
tersidir.
Yazarken, konuşurken, düşünürken hep bir yanım eksik.
Klavyenin tuşları dışında başka harfler arıyor gibiyim. Eksik olan bir şeyler
var. Gördüğüm gerçek değil, duyduğum o kadar değil; hep bir yarım olma hâli
içindeyim. Ruhum deli taylar gibi, nereye olduğunu bilmeden ve bulmadan
dörtnala koşturuyor. Ne gecmişe, ne geleceğe, ne varlığa, ne yokluğa…
Şair, “Bir bahar akşamı rastladım size,/ Sevinçli bir
telâş içindeydiniz” demiş, daha kim ne söylesin?! Yazmaya artık yüzüm yok.
Bazen dünyada insana dair, şiire dair her şey yazılmış, söylenmiş ve bitmiş
gibi gelir. Söz azalınca müzik başlar. Özellikle yabancı bir lisanda söylenen
şarkılar bana iyi gelir. Ya da sadece müzik... Tüm dillerin üstünde şeyler
anlatabilen herhangi bir enstrüman (?) kurtuluşum olur. Tek bir enstrüman ya da
bir senfoni ile eser gürler, sonra durulurum. Dört mevsimi dinlerken, mevsimler
beş olur; sekiz, on, on beş...
***
Gönül coğrafyam
Sayın Teoman Duralı der ki, “İtalyanca, dünyada kendi
müziğine-melodisine sahip muhteşem bir lisandır”. Kendisini saygıyla
dinlemekten, anlamaya çalışmaktan büyük zevk aldığım, hayranlıkla takip ettiğim
malûmdur, ama İtalyanca… Bilemiyorum… Gönül haritamda gezinirken uğramadığım
bir yer olmalı.
Bütün dünyada ekonomik, siyasal, sosyal açıdan çok büyük
olaylar yaşanmakta. Bizzat yaşadığım zaman diliminde bile dünyada çok köklü
değişiklikler oldu. Yarım yüzyıla yaklaşan bir zaman diliminden bahsediyorum.
Yaşadığımız bu modern dönemde, son beş yılın gelişmelerini bile takip etmekte zorlanıyoruz.
Tüm olayları gereksiz yere, ayrıntılara boğarak anlamaya çalışıyoruz.
Parçalanmış bütünden eser kalmayınca, neyi aradığımızı da unutuyoruz.
“Haz ve hız çağı” söylemleri kendi içinde katmanlı ve
yorucu bir konu hâline dönüştü. Başka bir ifade ile slogan oldu: “Haz ve hız
çağı”... Bir sonraki adımı atıp düşünce terlerini akıtarak bir fikir geliştiren,
sahici bir öngörüsü olan, geçmişin tahlili ile geleceğe merdiven uzatanlar
kimler ola? Sayıları nice ola? Yaşanan savaşlar, acılar, ölümler, göçler,
kimler kimler… Sudan, Afganistan, Irak, Bosna, Suriye, Filistin, Myanmar,
Yemen, Mısır, Libya… Fuzuli’nin dediği gibi, “Söylesem tesiri yok, sussam gönül
razı değil”.
Ah gönül coğrafyam, ah insanlık(!)…
***
Kutsal kitaplar
Kutsal kitaplar, “Yaşat”, “Sev” ve “Oku” diye başlar.
Yaşatamadık, sevmiyoruz, okumuyoruz. Dünyanın her bir köşesinde her bir insan
kendi gurbetini yaşıyor, hayat kavgasını bildiği gibi veriyor. Elinden geldiği
gibi… Son emir gelinceye kadar müsaade var, var git yoluna! “İnsan fânî, ölüm
ânî dünyada”…



