BELKİ başlığı “Niye varım, varsın, var?” şeklinde atsam, iyi mi olurdu, bilemedim… Başlığın mevcut hâlinden de maksat anlaşılır herhâlde. Başlığa bakarak bir önyargıyla, lütfen, bir ideolojik yükleme yapmak istediğim gibi bir şey zannedilmesin. Kendi ideolojimi tam oturtamamışken hele hele sizin gibi okurlara ideoloji falan yükleyecek, pazarlayacak çapım ve kapasitem yok. Bu uyarıyı yapmamın sebebi bu bahis genellikle bir misyon veya ideoloji yüklemesi için açılıyor. Ardından da “Benim istediğim şunları yap”gibi devamı getiriliyor. Hâlbuki benim anlaşılmasını istediğim husus, varlığımızın anlaşılması yani ontolojik tartışma yapabilir hâlde olmamız. Üstelik sadece kendimizin varlığının anlaşılması değil, yakınımızdaki veya uzağımızdaki insanların, devletlerin, kurum ve kuruluşlarının da varlıklarının “niyesi”nin anlaşılması, en azından bunun çabasına girilmesi. İyi de, bunun ne faydası olacak?
Varlığının “niyesi”nin cevabını arayan insana kalıplar dayatamazsınız. Hele bir de cevabını özgür zihniyle bulursa işte o insan hem en özgür insandır hem de zihni kelepçelerden kurtulmuş insan olur.
Geçenlerde Uluslararası Kabartma Kuran Hizmetleri Birliği’nin Genel Kurulu öncesinde bir panele katılmıştım. Panelin başlığı “Hikmet Penceresinden Engellilik”… Cevabı aranan soru şu: “Engelliler niye var?” Benim de konuşmacı olduğum bu panelde şahsım olarak çok istifade ettim. Bu gibi “Niye varız veya varsınız veya varlar?” sorusunun cevabını ararken birilerinin ezberlettiği, dayattığı kalıpları fark ediyorsunuz ve onların farkında olmanız size kendi gözünüzde veya toplumda yahut dünyada kendi konumunuzu belirleyebilme imkânı ve şansı veriyor. Dolayısıyla perdeye yansıyanlarla değil, o görüntünün gerçekleriyle meşgul olmaya başlıyorsunuz. Kenarından seyrettiğiniz bir bahçede değil, elinizi uzatıp meyvesini koparabildiğiniz bir bahçedesinizdir artık. Şahsım olarak “Niye kör biri olarak varım?” sorusunun cevabını verebildikten sonra körlükle ilgili problemlerim bir anda bitti ve kendimi asıl varlık gayeme konsantre edebildim.
Bugün asıl gelmek istediğim bahis, devletlerin ve kurumların niye var olduklarının anlaşılmasını arzu ediyor oluşum. ABD niye var? AB niye var? Onun varlığının bizim hayatımızdaki yerinin farkındalığı. Kuzey Kıbrıs’ın varlığının, Suriye’nin varlığının, Suudi Arabistan’ın varlığının bizim hayatımızdaki “niyesi”nin cevabını düşünmek, müzakere etmek ve belirlemek çok faydalı olur. Türkiye bütün dünya yönünden en azından şu an için niye var? Bunların cevapları çok önemli, faydalı ve gerekli.
Bir de bu bakış şeklimizi kurumlara yöneltelim. Belediyeler niye var, Millî Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, mahkemeler, cezaevleri, hastaneler, camiler, AVM’ler, bakkallar niye var ve varlıklarının “niyesi”nin gereğini tam olarak yerine getiriyorlar mı? Cezaevleri meselâ cezalandırmak için mi var yoksa bireyin yanlıştan doğruya dönüşmesine katkı yapmak için mi var?
Elbette bunların “niyesi”nin cevabını vermeyeceğim. Kendi cevaplarımla bunların çoğunun varlıklarının “niyesi”yle mevcut hâlleri maalesef nahoş durumda. Ya aslına dönmeliler veya aslı gibi var olmasına gerek kalmadıysa o zaman yeni ihtiyaca göre yeniden var edilmesi lazım. Meselâ Türkiye’nin varlığının “niyesi”ne verdiğimiz veya verebileceğimiz cevap benim çok çalışmama, gelişmeme, ilerlememe sebep oluyor. Anlayabildiğim kadarıyla Türkiye dünya ülkeleri arasında insanlığa merhameti, adaleti, yardımlaşmayı, doğruyu en çok getirebilecek en güçlü aday ülke. Meselâ, bir ABD getiremez. Getirseydi zaten getirir ve şu an için dünyada şu anki olayları yaşıyor olmazdık. Şu anki belli başlı ülkelerin böyle bir getirisi olmayacağını bütün dünya olarak anlamış durumdayız. Türkiye’nin bu potansiyeli benim şahsen ve etkileyebildiğim insanların dünya vatandaşı olması için çalışmamı gerektiriyor. Bu yazıyı okuma lütfunda bulunan sizi de bu yönde etkilemek isterim. Buyurun, birlikte dünya vatandaşı olalım, dünya bizden sorulsun.



