Nisyânla malûl olan insan en çok kendine yanıldı

Vaziyet, küresel bağlamda vahim bir ilerleyişi gösteriyor bize. 2012 yılında yapılan bir araştırmaya göre 2050 yılında tüm dünyada evli çiftlerin sadece yüzde 5’inin çocuk sahibi olacağı yönünde bir sonuç ortaya koyuluyor. Bu ne trajik bir sürükleniş. Batılı hegemonya artık bunu bir dayatmaya dönüştürdü ve LGBT haklarını “insan hakları” seviyesine kadar taşımakla kalmayıp bu hususta tedavi talep eden kişilerin bu talebini yasal bir düzenlemeyle de reddetti.

İNSAN, yaratılışı ve mesuliyeti noktasında ne kadar da muazzam bir varlık. Dünya nimetlerinin tasarrufunda irade ortaya koyan, gelişim süreçleri belirleyerek akışa dahil olan ve etken bir konumlanma hakkı tanınmış tek irade sahibi… 

Tasarlayan, aktive eden ve ilerleyen insan, dünyada aklın sınırlarını zorlayan gelişmelere imza atmış ve kendi parmak izini tüm zamanların üzerine vurmuştur. Medeniyetler inşâ edip medeniyetler kuran bu insan, yapıp ettiklerini seyrettikçe özündeki nisyânla hakikat sahnesinin perdelerini yavaş yavaş kapatmaya başladı. Kendinden mülhem zannı, onu “ben” tuzağına çekip haddini aşma gibi ziyan olma yoluna saptırdı. Aslında İlâhî iradenin “Ol!” muradının tecelli edişiydi sınırlara örülen burçlar, denizlere vurulan yollar ve fezaya gönderilen uydular… 

İnsan, kadim dönemler de olduğu gibi zamanımızda da Yaratıcısının kendisi için uyarılarına kayıtsız kalmakla yetinmedi, nefsin oyunuyla sınırı aşarak “tanrılık” iddiasında bulunma cüretini gösterdi. Haddi aşan insan, bir dönem Nemrut, bir dönem Firavun oldu ve onların silsilesi her çağın üzerine tahtlarını oturtturdu. Bu tahtın imparatorları nizam ve kontrol gerektiren dünya hayatının sabitelerini insanın aklî dizaynıyla kendi mutlak egemenliğine (!) hizmet etmesi yönüne devşirmeye başladı. Beşeriyet düzeni için kalem, hür efendilerin ve hür kölelerin kaidelerini yazdı. Öyle ki, fâni olduğunu bile bile fena olmaktan sakınmayan insan “İnsan gerçekten ziyândadır” âyet-i kerîmesinin izahı oldu. 

Tarihin sayfalarını çevirdikçe zalimin de mazlumun da öznesinin insan olduğunu sayısız örneklerde görüyoruz. Bu kronik döngü, ibret perdesinden nice vakaları aktardı; fakat insan, hükmetmenin nefsteki yoğunluğuyla kendisine hiç pay çıkarmadı. Günümüze gelindiğindeyse öz olarak aynı fakat aksiyon olarak form değiştirmiş; tabii ki hedefte yine insanın, kurgu da şeytanın olduğu çokça örnekleri fiilen yaşıyoruz. Dünyayı kendilerinin mülkü zannedenler, süreliliğini süreklilik üzerinden tasarlayanlar, akışın edilgeni değil de etkeni olduğu kanaatinden varlıklarını tanımlayanlar birçok çirkin plânı yine aktive ediyor. 

***

Cinsiyete en zulmet tanımlama: LGBT

21’inci yüzyıla geldiğimizde dünya kaynaklarının oranıyla nüfus artışı üzerinden hesaplamaların yapıldığından habersiz olduğumuzu söyleyemeyiz. Kurmay aklın plânları için bu kâfi derecede bir gerekçe elbette. Şeytanın hilesi ve tuzağının sesi ABD eski Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Washington’da katıldığı bir paneldeki konuşmasında “Temiz enerjiye ve elektrikli araçlara yatırım yapıp nüfusu azalttığımızda daha fazla çocuğumuz temiz hava soluyabilir ve temiz su içebilir” şeklindeki cümlesi, zamanda ve mekânda kendine ait yerini aldı. Bu zihin yapısının faaliyetlerinin çoktan başladığını, büyük projelerin uygulanmasıyla beraber toplum üzerindeki tasarrufların bir bir hayata geçirildiğini biliyoruz. 

18’inci ve 19’uncu yüzyılla beraber sistemler ve kavramlar (kapitalizm, sosyalizm, materyaliz…) çarkının dişlileri olmakla örselenen insan, bunların misliyle ağırı olan LGBT gibi fıtratının hedefe alındığı ziyan edilme yolunda acımasızca harcanmaya başladı. Küresel aklın nüfus plânlaması projesinde; insan /mânâ, insan /din, insan /devlet, insan /kültür, çocuk /aile arasındaki bağlar koparılacak ve bu yok oluşla kitleyi yönetme gücü oldukça kuvvet bulacaktı. “Cinsiyetsiz toplum” projesini yürüten lobiler sistemi ellerine alıp, bu hareketin etki sahasını genişletip, büyümesi için etik tüm kaideleri yerle bir ederek toplumu yeniden dizayn etmeye koyuldu. Nasıl mı? 

Tüm dünyada ve ülkemizde medyayı kendi tekeline alan lobiler, amaca hizmet etmek üzere sistematik olarak bu durumun doğuştan olduğunu ve de tedavisinin bulunmadığını biteviye söyleyip duruyor. Oysa bilimsel araştırmalar aksine bunun doğuştan gelmediğini, yani genetik olmadığını çalışmalarıyla ortaya koydu. Science dergisinde 2019 yılında yayınlanan bir araştırmada yaklaşık yarım milyon genomları (tüm genetik yapıları) taranmış ve “Eşcinsellik geni ve cinsel yönelimi etkileyen belirleyici bir gen olmadığı”sonucuna varılmıştır. Bu da eşcinselliğin genetik bir neticeden ziyade çevresel faktörlerin kişi üzerindeki etkisinden kaynaklı olduğuna yeterli bir bilimsel veridir. Fakat küresel akıl toplumsal dizaynın tam aksi istikamete hareket etmesine karar kıldığı için bunu varoluşsal bir sorun hanesine alıp, “hoşgörü” gibi kucaklayıcı, masumlaştırıcı bir refleksle ortak kabul hâline getirmenin psikolojik baskısını uyguluyor. Bu, insanlık adına olduğu kadar devletler ve milletler adına da oldukça büyük bir tehdit ki, varacağı noktaları düşünmek bile dehşet verici.

İnsan nesli böyle bir yapılanmanın içinde sürekliliğini elbette ki koruyamaz! Tahrif edeceği dinamiklerin en başında ise insanı disipline edip varlık bilinci üzerinden dünyadaki konumunu belirleyen inanç sistemi yer alır. İnancın olmaması mesuliyetsizliği doğurur ki, mesuliyetsiz insan her türlü savrulmanın hazır birer nesnesi konumundadır. Bu süreç içerisinde insanın beden ve ruh sağlığından olumlu mânâda söz etmemiz mümkün olmayacağı gibi varlığının amaçsal olarak indirgenmiş, heba edilmiş bir vaziyet alacağını da bağlantısal olarak söyleyebiliriz. Bu savruluş insanın “kadın” ve “erkek” olarak tekâmülüne engel olup devleti ve milleti var eden ve devamlılığını sağlayan ferdî, içtimaî ve sosyolojik şartları da yerle bir edecektir. Vaziyet, küresel bağlamda vahim bir ilerleyişi gösteriyor bize. 2012 yılında yapılan bir araştırmaya göre 2050 yılında tüm dünyada evli çiftlerin sadece yüzde 5’inin çocuk sahibi olacağı yönünde bir sonuç ortaya koyuluyor. Bu ne trajik bir sürükleniş. Batılı hegemonya artık bunu bir dayatmaya dönüştürdü ve LGBT haklarını “insan hakları” seviyesine kadar taşımakla kalmayıp bu hususta tedavi talep eden kişilerin bu talebini yasal bir düzenlemeyle de reddetti. Mart 2018’de Avrupa Parlamentosu 435 oya karşı 109 oyla eşcinsellerin “değişim/conversion” terapisini kabul etmeyerek kendisine bağlı ülkelerden böyle bir terapinin yasaklanmasını istemiştir. Bu, etkileşim ya da kışkırtma neticesinde bazı eşcinsel eğilimlerde bulunmuş ve pişmanlıkla vazgeçmiş birinin yardım çağrısına “Sen böyle doğdun, bunun tedavisi yoktur!” demenin yasalaşmış şeklidir. Öncelikle şunu artık kabul etmeliyiz ki, topluma sunulan bir fikrin, bir yapılanmanın tutunabilme ve yerleşebilmesi için sistemin içine konumlandırılmış, alanında “uzman” kimlikleriyle süreci yöneten belletmenler mutlak surette vardır. Bunun genetik olduğunu iddia eden ve tedavisinin de zinhar olmadığını tane tane anlatan psikolog ve psikiyatrların sayısı toplumu konsolide edecek kadar fazla ne yazık ki. Fakat böyle bir izahın tam aksi verileri Dünya ÇAKOP sitesi tedavi olmuş ve tedaviden sonra terapistlik yapan hatta evlenen vakaları yayınlıyor. TV ekranlarında çocuklarımıza trans karakterler üzerinden verilen mesajlar, “hoşgörü” aldatmacasıyla durumu yumuşatmak önce inanç sistemine, ardından devlete, akabinde ise insanlığa yapılacak en büyük ihanet, en sinsi düşmanlıktan başka bir şey değildir. Bu tehlikeyi iyi okuyan Rusya, 2012 yılında onurlu bir toplum için Moskova Yüksek Mahkemesi’nce eşcinsel onur yürüyüşünün önümüzdeki 100 yıl süresince Rusya’nın başkentinde yapılmasına yasak getirdi. “Eşcinselliğin nesli bozduğu” yönündeki gerekçesi oldukça haklı bir gerekçeydi. Rusya’daki bu oluşuma yönelik faaliyet yapan tüm sitelere kapatma kararı getirildi. Bunun gibi hatları belli kararları tüm ülkelerin almasını temenni ediyoruz.