Nimeti göremeyenlerin çağında “şükür”

Nimetlerin kaynağı olarak Allah’ı görmek, O’nun kullarına olan engin şefkat ve merhametinin farkında olmak, şükür bilincini geliştirir. Ayrıca nimetlerin bir amaç doğrultusunda ve belirlenmiş bir süreye kadar faydalanma aracı bakımından imtihanın konusu olduğu gerçeğini kavramanın da şükretme şuurunu geliştireceği söylenebilir. Böylelikle şükrün, insanın hayatına anlam ve değer katarak onun daha huzurlu ve mutlu bir hayat sürmesine imkân sağlayacağını söylemek mümkündür.

ŞÜKÜR kelimesi sözlükte “nimeti görerek ortaya çıkarıp yaymak, iyiliğin kıymetini bilmek onu övmek ve anlatmak, ona minnettar olmak” anlamına gelmektedir. Şükür kelimesi Kur’ân’da benzer kelimelerle beraber yetmiş beş kez geçmektedir. Şükrün zıttı, nankörlüktür. Nankörlük, gördüğü nimetin kıymetini bilmemek demektir. Şükrün eşanlamı ise kanaattir. Bu anlamda kanaat, azla yetinip elindekinin kıymetini bilmektir.

Hayatımıza anlam katan bir değer olarak şükür, insan hayatında vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Zira şükür, insan hayatını anlamlı kılan varoluşsal bir değerdir. Şükür, insanın sahip olduğu maddî ve manevî imkânları gösteren bir ışıktır. Mutluluğun anahtarı olarak şükür, hayır ve bereket kaynağıdır. Şükür, insanın içinde bulunduğu şartları olumlu bir perspektifle görmesini sağlar ve daha iyimser bir bakış açısına sahip olmasına imkân tanır. Bu bakımdan şükür, insanı daha olumlu ve iyimser kılarak onun psikolojik açıdan yıpranmasına karşı koruyucu bir sağlık hizmeti işlevi görür.

Şükür, insanın en zor şartlarda kendisine verilenlerin farkına vararak olmayanlar için de olduğu yerden memnun olma gayretidir. Zira hayat her zaman istediğimiz yönde ilerlemiyor. Fakat ilerlerken elimizde olan ve bize verilen nimetlerin farkına varmadıkça o yol üzerinde ya kalacağız ya da olumlu yönlerimizle yolumuza devam edeceğiz.

Şükür, insanı yıpratan ve manevî enerjisini tüketen sızlanmanın, yakınmanın ve sürekli şikâyet etmenin tahrip edici sonuçlarına karşı ruha şifadır. Şükredebilmek erdemiyle donanmak önemli bir ahlâkî meziyettir. Şükür, müminin karakteristik özelliğidir. Bu sebeple şükür sayesinde kul Rabbine yakınlaşır, varlığını bilir ve O’nun rızasını, hoşnutluğunu ve memnuniyetini kazanarak İlâhî desteği hisseder. Şükür, elde edemediğimiz istek ve arzulara nazaran insanın elindeki nimeti görme basiretini sergileyerek her şartta huzurlu ve mutlu olabilmesini sağlayan sonsuz enerjidir.

Teknolojinin hızla gelişmesiyle manevî değerlerin giderek aşındığı modern çağımızda şükrü hayatımızın merkezine koymadıkça dünya ve ahiret huzuruna varamayacağız. Buna göre insanın, elindeki nimeti görüp onunla yetinmesi neticesinde elde edeceği bolluk ve berekete bir gönderme yapmalıyız. Dolayısıyla Allah’a sayısız nimetlerinden ötürü minnettarlık bağlamında “şükür”, insanlara iyilikleri sebebiyle değer atfetme anlamında ise “teşekkür” kullanılmaktadır. Tam bu noktada bilinen bir ifade ile “Allah’a şükretmeyen, insanlara da teşekkür edemez” deyişi şükrün hem manevî hem insanhi boyutunu bize göstermektedir. Dolayısıyla şükür her anlamda bir erdemdir.

Kur’ân’ın farklı ayetlerinde Allah’ın, kullarını annelerinin karnından hiçbir şey bilmez hâlde çıkardığı ve onlar için kulaklar, gözler ve gönülleri yarattığı, buna mukabil insanların çok az şükrettikleri dile getirilmektedir. Bu bakımdan nimetlerin kaynağı olarak Allah’ı görmek, O’nun kullarına olan engin şefkat ve merhametinin farkında olmak, şükür bilincini geliştirir. Ayrıca nimetlerin bir amaç doğrultusunda ve belirlenmiş bir süreye kadar faydalanma aracı bakımından imtihanın konusu olduğu gerçeğini kavramanın da şükretme şuurunu geliştireceği söylenebilir. Böylelikle şükrün, insanın hayatına anlam ve değer katarak onun daha huzurlu ve mutlu bir hayat sürmesine imkân sağlayacağını söylemek mümkündür.

Allah’ın maddî ve manevî nimetlerinin karşılığında insanlardan beklediği şükretme hasleti, Kur’ân’ın ifadesiyle toplumların ve insanların çoğunun başaramadığı bir husus olarak yer almaktadır. “Ne kadar da az şükrediyorsunuz! Şükretmezler mi? Şükretmez misiniz? İnsanların çoğu şükretmezler. Şükreden kullarımın sayısı oldukça azdır. İnsanların çoğu ancak nankörlüğe razıdırlar...”  gibi ifadelerle bu gerçek dile getirilmektedir. Bu ayetler ışığında denilebilir ki, Kur’ân’a göre insanların çoğu şükretme nimetinden mahrum olup, Allah’ın şükretme karşılığında nimeti artırması ve nimetlere bereket katması müjdesinden mahrum ve yoksun kalabilmektedirler.

Yasin suresinde Allah, ölü toprağın bir ayet olduğunu ve ölümünden sonra toprağa hayat verdiğini ifade etmektedir. Ayrıca oradan hurma ve üzüm bağlarını çıkaran Allah, bu bağlarda pınarlar fışkırttığını dile getirmektedir. Akabinde insanlar bu ürünlerden yesinler diyerek “O hâlde onlar şükretmezler mi?” ifadesiyle kullarını şükre çağırmaktadır. Daha sonraki ayetlerde ise Allah, hayvanları yarattığını, bunu kullarının hizmetine sunduğunu, kulların bu hayvanlardan hem ulaşım ihtiyaçlarını karşıladıklarını hem de beslenme gereksinimlerini yerine getirdiklerini ve o hayvanlarda daha nice faydaların olduğunu beyan ederek “O hâlde hâlâ şükretmezler mi?” ifadesiyle kullarını bu nimetlere şükretmeye teşvik etmektedir.

Ayetlerden de anlaşıldığı gibi, Allah kulları için ölü ve cansız toprağa suyla can vermekte ve çeşit çeşit ürün bitirmektedir. Allah, şükre muhtaç olmadığı hâlde bütün bunların karşılığında kullarından şükür beklemektedir. Zira kullar şükre, nimetin artması ve bereketlenmesi için muhtaçtır. Dahası Kur’ân’da şükrün faydasının insana yönelik olduğu, kulların küfrü ve nankörlüğü tercih etmelerinin Allah’a asla zarar veremeyeceği, Allah’ın kullarının şükrüne ihtiyacı olmadığı ve şükretme yerine nankörlüğü tercih edenin bu olumsuz tutumunun kendi zararına olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca Allah, şükreden kullarını iyi bildiğini, hiçbir kulunun emek ve çabasını zayi etmeyeceğini dile getirmektedir. Tam aksine şükredeni kendi katında fazlasıyla mükâfatlandıracağı vaadinde bulunarak kullarını şükretmeye teşvik etmektedir…