EKİP hazır… İstikamet, dedemiz Fatih Sultan’ın emaneti Bosna Hersek. Srebrenitsa Soykırımı’nın 30. yıl törenlerine katılmak üzere yola çıktık. Saraybosna’ya indiğimizde hava 12 dereceydi, hafiften yağmur göründü.
Programı organize eden ekipler amiri Yavuz Selim, akşamları serin olabileceğini söylemişti ama kendisi hazırlığı ona göre yapmamış. Neyse ki dergimizin Saraybosna temsilcisi Selim Dilek tedarik noksanlığını tamamladı.
Romalılardan sonra Macar hâkimiyetinde kalan Bosna Hersek, İstanbul’dan on yıl sonra 1463’te fethedildi. Yaklaşık 450 sene Osmanlı idaresinde olan bu topraklar, 1909’da imzalanan anlaşmayla Avusturya-Macaristan’a geçti.
Osmanlı idaresindeyken Boşnak, Sırp, Hırvat bir aradaydı. Müslüman, Hıristiyan (Ortodoks, Katolik) ve Yahudi asırlar boyunca sıkıntısız yaşadı. Özellikle Saraybosna, Batı’nın Kudüs’ü olarak anılmaktaydı.
Fatih Sultan Mehmet, o topraklarda yaşayan gayrimüslimler için bir “Ahitname” yayınlamıştı.
Hâlen Fransisken Manastırı’nda muhafaza edilen Ahitname, dönemin en ileri insan hakları belgesidir. Yurt edinme, can, mal, ırz, inanç ve seyahat hürriyetini garanti altına alır.
Maalesef asırlar sonra Osmanlı zayıfladı ve bu topraklardan çekilmek mecburiyetinde kaldı.
Birinci Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağılınca Yugoslavya kuruldu. Hırvatistan, Karadağ, Sırbistan, Slovenya, Bosna Hersek ve Makedonya olarak altı cumhuriyetten oluşan ülke dağılınca, büyük kargaşa başladı. O güne kadar komşu olanlar birbirine hücum etti. Özellikle Bosna Hersek çok göze batıyordu. Avrupa’nın ortasında Müslüman bir ülkeyi kabullenmek istemiyorlardı.
1992-95 arasındaki savaş, soykırıma dönüştü. Sırp komutan Bosna Kasabı Ratko Mladiç’in “Türklerden intikam almanın vaktidir” sözü, yaşananların özetidir.
Müslüman Boşnakların lideri Aliya İzetbegoviç olmasaydı, ülkenin kaderi başka türlü olabilirdi. Özellikle Sırplar ve Hırvatların saldırıları son derece acımasızdı. Müslümanları o topraklardan tamamen kazımak, yok etmek istiyorlardı.
Güzelliği dillere destan Mostar Köprüsü, Hırvat topçularının aralıksız atışlarıyla yıkıldı. Saraybosna kuşatma altındaydı. Toprak altından gizli tünel açılmasaydı, yardım ulaşamayacak ve kimse kurtulamayacaktı.
“Bosna-Hersek’in Bağımsızlığının 25. Yılı” dolayısıyla organize edilmiş olan “Saraybosna ile 25 Yıl / Doğu-Batı Arasında Aliya” konferansındaki değerlendirme konuşmasında Dr. Bahadır Celâl İslâm’ın şu tespiti ne kadar isabetlidir:
Aliya savaş esnasında “Biz Bosna’da medeniyeti müdafaa ediyoruz” derken, medeniyet kavramının merkezine, “farklılıkların bir arada, sulh içinde yaşama kabiliyeti ve gerekliliği anlayışını” yerleştirmiştir.
Üç yıllık çatışma sonunda Dayton Anlaşması’yla sınırlar çizildi.
Bütün bu trajedi, savaş sona erdikten ve Bosna-Hersek ülkesinin, devletinin bir şekilde ayakta kalması temin edildikten sonra, bilge liderin bir İspanyol gazetecinin “Sizce savaşı kim kazandı?” sorusuna verdiği cevap aslında, “Uzun vadede bu savaşı biz kazandık”demenin farklı bir ifade ediş biçimiydi. Şöyle cevaplamıştı soruyu: “Askerî olarak kazanan yok. Herkes hem kazandı, hem kaybetti. Ancak ahlâkî olarak kazanan biziz.”
Başçarşı’da dolaşanların yarıdan fazlası Türkçe konuşuyordu. Sanki Sebil’den su içmek, Moriça Han’da kahve içmek için Türkçe şartı var gibi. Srebrenitsa’dakiler de öyle. Ayyıldızlı bayraklarla yürüyenleri gördükçe göğsümüz kabardı. Aliya’nın bu memleketi doğru kişiye emanet ettiğini bir kez daha teslim ettik.
Bir haftalık gezi boyunca ya iki defa korna sesi duyduk, ya üç. Yerli yabancı herkes kurallara saygılı. Yayaların üstüne araba süren yok.
Evler çoğunlukla iki katlı, bahçeli. Her taraf yemyeşil. Bosna Hersek’te toprağın rengini görmek zor. Ya orman ya çimen yahut pırıl pırıl nehir akıyor.
Srebrenitsa’ya giderken 35 kişilik araç içeriye egsoz dumanı almaya başladı. Şoför güçlükle duracak bir yer buldu. Hepimiz indik, beş dakika geçmeden boş bir otobüs geldi yanımızda durdu. Ölüm yolu yürüyüşüne katılanları almak için gitmekteymiş. Sanki bizim yolda kalacağımızı biliyormuş gibi… Durumu en güzel şekilde ekibimizdeki Bahadır Celâl İslâm Bey özetledi: “Niyet hayır, akıbet hayır.”
Birkaç saat sürecek yol kalabalık yüzünden adım adım ilerliyordu. Yüzbinler akın etmiş, oradaki şehitliğe ulaşmaya çalışıyordu. Aşırı yoğunluk yüzünden dar yolda araçlar ilerlemekte zorlanınca, pek çok kişi araçtan inip yürümeye başladı. Biz de onlara uyduk.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un kalabalık bir grupla törene katılması, ülkemiz adına biz orada bulunanların gönlünü genişletti ve rahmetli Aliya’nın “emanet etme” bahsini bir kere daha hatırladık. İnsan, neyi kime emanet edeceğini bilmeli. Ehli varken, başkasına verilmez herhangi bir şey. Hele ki memleket… Bilge Kral gibi…
Avrupa’da ilk tramvay hattı, nasıl olacağını görmek için Saraybonsa’da tecrübe edilir. Aynı şekilde şehirde ilk elektrikli aydınlatma Saraybosna’da Gazi Hüsrev Bey Camii’nde yapılır.
Onlara benzer şekilde “soykırım” da burada denendi. Dün Bosna Hersek’te yapılanlar, bugün Gazze’de karşımıza çıkıyor.

Srebrenitsa’da 8372 şehit olduğu bir vakitler kayda geçilmişti ama daha sonra şehit sayısının 12 bin civarında olduğu rivayet edildi.
Bütün mesaisini yerleri değiştirilen toplu mezarları, ücra yerlere gizlice gömülenleri bulmak için harcayan Boşnaklar var. Onlar, soykırıma delil bırakmamak için gayret eden Sırpların en hoşlanmadığı, en çok nefret ettiği kişiler olsa gerek.
Türk dizilerinden Türkçe öğrenenlere rastladık yine. Otele dönmek için buluşamadığımız İpek Hanım ve eşi Umut Bey, son tramvaydan yanlış yerde inince orada karşılaştıkları gençlerden yardım istemişler. İpek Hanım ayrıntısıyla yazacaktır ama biz de burada kısaca bahsedelim. Türkiye adını duyunca, Boşnak gençler “Siz Kanuni Süleyman’ın torunusunuz” diyerek çağırdıkları taksinin parasını peşin ödemişler.
Bir başka örnek verelim. Uluslararası Saraybosna Üniversitesi’nde okuyan bir gencin tramvayda telefonu çalar. Arayanlar Türkiye’den tanıdıkları. Onlarla Türkçe konuşup telefonu kapattığı anda, Türkçe’yi duyan Boşnakların hepsi ayağa kalkıp delikanlıya alkışlar.
Vezirler şehri Travnik yolunda bir köy camiinde namaz kılmak için durduk. İçeride sekiz on kişi vardı. Küçük bir çocuk müezzinlik yaptı. Onlar bitirmek üzereyken içeri girmiştik, bekledik. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince bırakmak istemediler. Anlattılar, sarıldılar, anlattılar. Rehberimiz Saraybosna damadı Filibeli Adnan Mestan tercüme etmeye yetişemedi…



