Nereden bakarsan şiddet!

“İnsanın söylediği ile yaptığı arasındaki farka ‘ahlâk açığı’ denir. İnsan bu açığı kapatmaya çalıştıkça kişiliği sağlamlaşır. Büyüttükçe münafıklaşır” diyor Savaş Barkçin. Bu cümle, günümüz insanını bir anlamda özetlemektedir. Günümüz insanı da böyle değil mi? Söylediği başka, yaptığı başka, yaşadığı bambaşka! Ahlâk açığı mı? O zaten kimin umurunda?

ŞİDDET, kelime kökeni itibarıyla Arapçadır ve “şedd” kelimesinden gelmektedir. “Bir hareketin, kuvvetin veya gücün derecesi” olarak tanımlanmaktadır. Kelime özü itibarıyla aşırılık ve normal dışı davranışı içerdiği için bir duygunun aşırılığı veya inandırma yahut da uzlaşma yerine kaba kuvvet kullanma anlamlarına da gelmektedir.

Bazen fiziksel saldırı ile eş anlamlı kullanılan şiddet, bu mânâda bir kişinin başkasına acı vermek veya yaralamak kastıyla yaptığı davranış olarak tanımlanmaktadır ki günümüzün popüler anlamı da budur.

“Şiddet” kelimesinin dar anlamı ile ele alınış biçiminde, insanların bedensel bütünlüğüne karşı dışarıdan yöneltilen kötü ve acı verici bir eylem olması vardır. Ve bir kişiye karşı güç veya baskı uygulayarak isteği dışında bir şey yapmak veya yaptırmak anlamına gelmektedir. Şiddet, geniş anlamda sosyolojik boyutları ile neden olduğu durumlar üzerinden toplumsal sonuçlar doğuran bir davranış boyutuyken, psikolojik anlamda da bireysel olarak kişinin iç dünyasının bir çeşit dışavurum şekli olabilmektedir. Kelime ilk bakışta kişinin anlık bir davranış bozukluğu gibi görülse de sebeplerine doğru indikçe farklı yaşantıların ortaya çıkardığı bir çeşit savunma mekanizması olarak da görülmektedir.

Şiddetin nedensel açıklamaları, çoğu kişinin çocukluk dönemlerine ve çevresel koşullarına dayandırılmaktadır. Şiddetin nedenlerini çocukluğa dayandıran görüşlere göre, insanın çocukken karşılaştığı kötü muamelelerin onu davranış bozukluklarına ittiği ve böylece saldırgan davranışları arttırdığı belirtilerek, çevrenin şiddet göstererek çocuğa kötü model olduğu, pekiştirme yolu ile çocuğa olan bu kötü davranışların yerleştiği ve birer kişilik özelliği hâline dönüştüğü, duyguları sözle değil de eylemlerle ifade etme anlayışının kazanıldığı vurgulanmaktadır.

İnsanların birbirlerine karşı saldırgan tutumlar göstermelerinin sebepleri ise, geçmiş deneyimleri sonucunda saldırgan davranışlar kazanmaları, bu türden tepkiler yüzünden takdir görmeleri veya ödüllendirilmeleri ve de özel sosyal ve çevresel şartlar tarafından doğrudan teşvik edilmeleri olarak sıralanmaktadır. Bireysel olarak bozuk olan insan davranışları grup içinde belirleyiciliğini artırarak bireyselliğini azaltır, davranışlardan daha az sorumlu hâle getirir ve insanın şiddetini daha fazla göstermesine neden olur.

Toplumlardaki saldırganlık ve şiddet olaylarının artması da bireysel saldırganlığı arttırmaktadır. Örneğin ekonomik krizlerde yoğunlaşan toplumsal tepkiler, bireysel bazda saldırganlık dürtülerini de şiddetlendirmektedir.

Şiddetin belirleyici etkenleri arasında yukarıda bahsi geçen sosyal belirleyicilerden sonra gelen, ruhsal belirleyicilerdir. İnsan, engellendiği ölçüde şiddete başvurabilir. Genelde keyfî ve haksız engellemeler sonucunda saldırganlık artar. Aile içerisinde aşağılamak, cezalandırmak, güç göstermek, zorlamak, öfke veya gerginlik boşaltmak amacıyla bir bireyden diğerine yönelen her türlü şiddet davranışına “aile içi şiddet” denilmekte ve bu, şiddet belirleyicilerinden de birini oluşturmaktadır. Aile içinde şiddete genelde kadın maruz kalmakta, erkek ise saldırgan olmaktadır.

Kadına karşı uygulanan şiddet iki türlü olarak uygulanmaktadır: Fiziksel şiddet; sarsma, hırpalama, tokat atma, dayak atma, bireye cisimler atma, duvarlara vurma, saçından tutup yerlerde sürükleme, itme, sopa ve odun ile dövme, kesici/delici aletlerle üzerine yürüme ve bunları kullanarak kişiyi yaralama, ateşli silahlar kullanma, kişileri öldürme gibi durumları oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra psikolojik olarak ise kişiye bağırma, başkaları önünde küçük düşürme, gururunu incitme, (kişiyi fiziksel şiddet uygulamakla) tehdit etme, kişinin duygu ve düşüncelerini açıkça ifade özgürlüğünü elinden alma, kendi gibi düşünüp davranmaya zorlama, kişinin hareket özgürlüğünü kısıtlama, kendi aile bireyleri veya arkadaşlarıyla iletişimin yasaklama, kişinin istediği gibi giyinme özgürlüğünü kısıtlama gibi fiziksel bir baskı olmaksızın uygulanan ve ruh sağlığını bozucu eylemleri oluşturmaktadır.

Şiddetin toplum içinde henüz anlamsal olarak oturmasa da birçok çeşidinin olduğunu görmekteyiz. Fakat öyle kalıplaşmış yapılar var ki zihinlerimizde, şiddetin sadece fiziksel olanını önemsiyor, asıl görülmesi gereken kısmı olan psikolojik şiddeti görmezden geliyoruz. Hâlbuki psikolojik şiddet, bir anlamda kendisini topluma karşı normal göstermeye çalışan bireyin şiddeti uygulamaktaki isteğini görünür olarak yapmak yerine başvurduğu gizil eylemleridir. Yani bu kişiler belki kadına el kaldırmaz, hatta kaldırana bile karşı çıkarlar ama o fiziksel şiddetin acısından daha acısı olan bir duyguyu yanı başında olan kadına hissettirebilir. Kadınına bağırmaz, kötü davranışlarda bulunmaz ama onu yok sayarak ve görmezden gelerek de türlü ıstırap çektirebilir.

Bu ciddî bir konudur aslında. Dikkat kesilmemiz gereken önemli bir noktadır. Eğitim seviyesi hangi kesimden olursa olsun, bu şekilde kendi zihinlerindeki şiddet yanlılığını bastıran bireyler toplum içinde sayısı yadsınamayacak kadar fazladırlar. Bastırdığı yalnızca fiziksel şiddet isteği olan bu bireyler, kadına yönelik psikolojik şiddette çığır açmış kişilerdir.

Şiddetin her türlüsünü iliklerimize kadar hissettiğimiz şu günlerde, insanlarda gün geçtikçe azalan hoşgörü ve tahammülün de büyük etkisi vardır. Erkeğin kadına, kadının diğer bir kadına ve en nihayetinde insanın insana, kendinden olmayana karşı bir duruş sergilemekte ve bu zaman zaman psikolojik şiddet olarak kendini gösterirken çoğu zaman fiziksel şiddete de dönüşebilmektedir.

İnsan ilişkilerinin yüzeysel olarak kalması ve “gönül bağı” dediğimiz karşılıklı bir sorumluk bağı da oluşmadığı gibi, insan kendisini hiçbir anlamda topluma karşı borçlu hissetmemektedir. Var olduğu yere bir şeyler katmak, geriye hoş bir seda bırakmak gibi bir endişe şöyle dursun, olan değerleri de yerle bir etme hazzı giderek hız almaktadır.

“İnsanın söylediği ile yaptığı arasındaki farka ‘ahlâk açığı’ denir. İnsan bu açığı kapatmaya çalıştıkça kişiliği sağlamlaşır. Büyüttükçe münafıklaşır” diyor Savaş Barkçin. Bu cümle, günümüz insanını bir anlamda özetlemektedir. Günümüz insanı da böyle değil mi? Söylediği başka, yaptığı başka, yaşadığı bambaşka! Ahlâk açığı mı? O zaten kimin umurunda?

Yaşadığımız bu türlü toplumsal sıkıntılara, maruz kaldığımız tüm bu insanî duygusuzluklara ve boş vermişliklere ve hatta bazen kendimize rağmen, Yaradan, yolumuzu ahlâkı samimi olanlar ile karşılaştırsın bizi. (Âmin.)