“HER gün bir yerden
göçmek ne iyi! Her gün bir yere konmak ne güzel! Bulanmadan, donmadan akmak ne
hoş! Dünle beraber gitti cancağızım ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler
söylemek lazım.”
Hazreti
Pir Mevlâna ne güzel söylemiş! Yeni şeyler söylemek lazım cancağızım, öyleyse
unuttuğumuz yurda, mekâna, şehre, evimize, yani kalbimize göç etme, seyahat
etme vakti gelmedi mi? “Unuttuğumuz” diyorum, öyle ya, ne vakit kalbimizde bir
gezintiye çıktık, ne vakit dünya mekânından sıyrılıp kalp mekânına göç
edeceğiz? Böyle bir seyahat plânımız ajandamızda yok mu?
Dünya
kuruldu kurulalı insanoğlu bir yerden bir yere göç etmiş ya da seyahat etme
ihtiyacı duymuş. Göç çeşitlerini tarih içinde birçok nedenle sıralayabiliriz.
Zorunlu göçler, savaşlar, kıtlık, terör, dinî olgular, ekonomik nedenler, daha
iyi şartlarda yaşamak için kırsaldan kentlere göç vs.
İnsanoğlu
zaman içinde seyahatlere çıkma ihtiyacı duymuş. Farklı kültürleri tanımak,
bulunduğu ya da dünya üzerindeki herhangi bir ülkenin/şehrin tarihî yerlerini
görmek, dağlarını, uçsuz bucaksız ovalarını, akarsularını, nehirlerini, taşını
toprağını görüp tanımak, diğer insanların yaşam şartlarına, yediklerine,
içtiklerine şahit olmak gibi nedenlerden dolayı seyahat etme isteği veya
ihtiyacı oluşmuş.
İnsanoğlu
kalbe uğramayı unutmuş, onu es geçmiş. “Nasılsa vücudumun bir yerinde duruyor. Eh,
şimdilik atıyor da… Ona istediğim zaman uğrarım, daha vakit var!” diyerek
kendini oyalamakta. Lâkin o vakit hiçbir zaman gelmemekte. Bu şuna benziyor:
İbadetler hep ertelenir de “Daha yaşım genç, yaşlanınca namaz kılarım, hacca
giderim” denir ya, ötelenir ve vakit varken yapılmaz yapılması gerekenler ve o
ibadetler yapılmayı bekler durur...
Oysa
vakit anda! Yarına çıkacağımız garanti mi? Saniye sonra ne olacağımız belli mi?
Meselâ bu yazıyı yazarken makalenin sonuna kadar yazmaya vaktim olacak mı, nefesim
yetecek mi? Onu Allah bilir, bana tanıdığı süre O'nda.
Lâkin
yazabildiğim kadar, an içinde yazmaya gayret edeceğim; umulur ki sonuca
ulaşayım vaktim varken. O yüzden o küçücük, avuç kadar et parçası durmadan önce
ona uğramalıyız. Oradan başlayıp dünya üzerindeki seyahate yol almalıyız. Kalpten
icazet almadan yola çıkmak mümkün mü? Kılavuzsuz çölde dolaşmaya benzer bu
durum. Aklın kılavuzu kalp olduğuna göre, o kılavuzu okumadan hiçbir yola, hiçbir
seyahate çıkamayız. “Kalbinin götürdüğü yere git” diye bir tabir var, kalbiyle
hemhâl olmadan nereye gidebilir ki insan? Kalbin içini dolaşmadan, içsel yolculuğa
çıkmadan dünyayı dolaşsa nafile! Onun insana söyleyecekleri var; belki hüzünlü
bir yakarış, belki sevinçle, pıt pıt atan ritimle, belki tarif edilmez,
anlamlandırılamaz bir korkuyla insana bir şeyler anlatacak.
Bir
kitap gibi düşün… “Kâinat bir kitaptır” diyoruz, işte kalbin de küçük bir el
kitabı! Büyük, lâkin küçük bir el kitabı… Tüm sorular ve cevaplar, merak
ettiğin her ne varsa hepsi içinde yazılı. Gün yüzüne çıkmayı bekleyen sırlar o
küçücük el kitabında, oku okuyabildiğin kadar; sonra okuduğunu yollara
yazarsın...
Kendi
toplumumuza bakıyorum da, seyahat kültürü bizde oluşmamış. Ya da seyahat etmeyi
bilmiyoruz, ona ayıracak vaktimiz, paramız yok. Bir dünya telâşına düşmüşüz ki
kendi etrafımızda, yakınımızda, hemen ötemizde, yan mahallemizde olan birçok
şeyden habersiziz. Bulunduğumuz şehirdeki tarihî mekânlardan bîhaberiz. Eski
bir çeşme, külliye, su sarnıcı, tarihten kalma bir kaya parçasını bile
görmeyiz, bilmeyiz. Kaldı ki başka şehirlere, başka ülkelere gitme, gidip görme
merakımız da oluşsun…
Biz
seyahati; sadece birkaç güne sığdırılmış, lüks otellerde, tatil köylerinde veya
bin bir zahmetle kredi çekip onu sonra nasıl ödeyeceğini düşünerek ucuz
otellerde tıka basa yemek yiyerek, havuz başında saatlerce güneşlenerek ve hiçbir
şey yapmadan tatil sonunda yorgun argın eve dönme işlemi olarak görüyoruz. Ne
hazin! Bir amaç yok, bilgilenme yok, bulunduğu yerin tarihini öğrenmek, tarihî
eserleri, müzeleri görüp tanımak yok. Farkındalık yok öncelikle. Varsa yoksa
seyahat dönüşünde hava atmak, "Seyahate çıktım" demek var. Bulunduğu
yerden ayağının, kolunun, gözünün komik görüntülerini, dudağını büzüp poz
verdiği fotoğraflarını sosyal paylaşım sitelerinden paylaşmak var. Ne âlâ(!)…
Bu
arada sıla-i rahim ne oldu bayramlarda, seyranlarda? Yok, değil mi? Onu da
unuttuk! Hayır, unutmadık; kaçtık herkesten! Çünkü bir tatili var, onu da
akraba ve eş dost ziyaretinde harcayamaz, vakti dar(!). Tatil dönüşü işe
başlayacak, okula başlayacak. Seyahate çıktı, farkındalığı unuttu. Seyahat kültüründen
ne haber? Sıla-i rahimde iletişim koptu, kapsama alanı dışında artık: “Lütfen
daha sonra deneyiniz!”
Sevgili
Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) buyuruyor ki, “Sevabı en süratli
verilecek hayır, (yaratılmışlara) iyilik yapmak ve sıla-i rahimdir. Azabı en
süratli verilecek olan şer (kötülük), zulüm ve sıla-i rahmi terk etmektir.”
Bizler
faniyiz, bir gün bu dünyadan da göçüp gideceğiz. Seyahatimiz bu âlemden öteki
âleme doğru olacak. Ancak kâinat kulaklarımıza, ibret almamız gereken her ne
varsa onları fısıldıyor. Vaktimiz varken okumamız gereken ne varsa onları
okuyalım, görmemiz gereken ne varsa onları görelim, kime selâm verdik ve kimden
selâm aldık, kimi ziyaret ettik ve kimler bizleri görmeye geldi, bunları
bilelim, bildirelim. Geçmişe uğramadan, gezip görmeden geleceğe gidemiyoruz.
“İnsan bir yere varmak için değil, seyahat etmek için seyahat eder” diyor Goethe. Ama lütfen önce kalbimize uğrayalım! Kalp evimiz önce bizi beklemekte. Okutmaya açık, okunmaya hazır… Sen de okuyup yazmaya hazır mısın?



