Ne vakit kalbimize seyahat?

“İnsan bir yere varmak için değil, seyahat etmek için seyahat eder” diyor Goethe. Ama lütfen önce kalbimize uğrayalım! Kalp evimiz önce bizi beklemekte. Okutmaya açık, okunmaya hazır… Sen de okuyup yazmaya hazır mısın?

“HER gün bir yerden göçmek ne iyi! Her gün bir yere konmak ne güzel! Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş! Dünle beraber gitti cancağızım ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

Hazreti Pir Mevlâna ne güzel söylemiş! Yeni şeyler söylemek lazım cancağızım, öyleyse unuttuğumuz yurda, mekâna, şehre, evimize, yani kalbimize göç etme, seyahat etme vakti gelmedi mi? “Unuttuğumuz” diyorum, öyle ya, ne vakit kalbimizde bir gezintiye çıktık, ne vakit dünya mekânından sıyrılıp kalp mekânına göç edeceğiz? Böyle bir seyahat plânımız ajandamızda yok mu?

Dünya kuruldu kurulalı insanoğlu bir yerden bir yere göç etmiş ya da seyahat etme ihtiyacı duymuş. Göç çeşitlerini tarih içinde birçok nedenle sıralayabiliriz. Zorunlu göçler, savaşlar, kıtlık, terör, dinî olgular, ekonomik nedenler, daha iyi şartlarda yaşamak için kırsaldan kentlere göç vs.

İnsanoğlu zaman içinde seyahatlere çıkma ihtiyacı duymuş. Farklı kültürleri tanımak, bulunduğu ya da dünya üzerindeki herhangi bir ülkenin/şehrin tarihî yerlerini görmek, dağlarını, uçsuz bucaksız ovalarını, akarsularını, nehirlerini, taşını toprağını görüp tanımak, diğer insanların yaşam şartlarına, yediklerine, içtiklerine şahit olmak gibi nedenlerden dolayı seyahat etme isteği veya ihtiyacı oluşmuş.

İnsanoğlu kalbe uğramayı unutmuş, onu es geçmiş. “Nasılsa vücudumun bir yerinde duruyor. Eh, şimdilik atıyor da… Ona istediğim zaman uğrarım, daha vakit var!” diyerek kendini oyalamakta. Lâkin o vakit hiçbir zaman gelmemekte. Bu şuna benziyor: İbadetler hep ertelenir de “Daha yaşım genç, yaşlanınca namaz kılarım, hacca giderim” denir ya, ötelenir ve vakit varken yapılmaz yapılması gerekenler ve o ibadetler yapılmayı bekler durur...

Oysa vakit anda! Yarına çıkacağımız garanti mi? Saniye sonra ne olacağımız belli mi? Meselâ bu yazıyı yazarken makalenin sonuna kadar yazmaya vaktim olacak mı, nefesim yetecek mi? Onu Allah bilir, bana tanıdığı süre O'nda.

Lâkin yazabildiğim kadar, an içinde yazmaya gayret edeceğim; umulur ki sonuca ulaşayım vaktim varken. O yüzden o küçücük, avuç kadar et parçası durmadan önce ona uğramalıyız. Oradan başlayıp dünya üzerindeki seyahate yol almalıyız. Kalpten icazet almadan yola çıkmak mümkün mü? Kılavuzsuz çölde dolaşmaya benzer bu durum. Aklın kılavuzu kalp olduğuna göre, o kılavuzu okumadan hiçbir yola, hiçbir seyahate çıkamayız. “Kalbinin götürdüğü yere git” diye bir tabir var, kalbiyle hemhâl olmadan nereye gidebilir ki insan? Kalbin içini dolaşmadan, içsel yolculuğa çıkmadan dünyayı dolaşsa nafile! Onun insana söyleyecekleri var; belki hüzünlü bir yakarış, belki sevinçle, pıt pıt atan ritimle, belki tarif edilmez, anlamlandırılamaz bir korkuyla insana bir şeyler anlatacak.

Bir kitap gibi düşün… “Kâinat bir kitaptır” diyoruz, işte kalbin de küçük bir el kitabı! Büyük, lâkin küçük bir el kitabı… Tüm sorular ve cevaplar, merak ettiğin her ne varsa hepsi içinde yazılı. Gün yüzüne çıkmayı bekleyen sırlar o küçücük el kitabında, oku okuyabildiğin kadar; sonra okuduğunu yollara yazarsın...

Kendi toplumumuza bakıyorum da, seyahat kültürü bizde oluşmamış. Ya da seyahat etmeyi bilmiyoruz, ona ayıracak vaktimiz, paramız yok. Bir dünya telâşına düşmüşüz ki kendi etrafımızda, yakınımızda, hemen ötemizde, yan mahallemizde olan birçok şeyden habersiziz. Bulunduğumuz şehirdeki tarihî mekânlardan bîhaberiz. Eski bir çeşme, külliye, su sarnıcı, tarihten kalma bir kaya parçasını bile görmeyiz, bilmeyiz. Kaldı ki başka şehirlere, başka ülkelere gitme, gidip görme merakımız da oluşsun…

Biz seyahati; sadece birkaç güne sığdırılmış, lüks otellerde, tatil köylerinde veya bin bir zahmetle kredi çekip onu sonra nasıl ödeyeceğini düşünerek ucuz otellerde tıka basa yemek yiyerek, havuz başında saatlerce güneşlenerek ve hiçbir şey yapmadan tatil sonunda yorgun argın eve dönme işlemi olarak görüyoruz. Ne hazin! Bir amaç yok, bilgilenme yok, bulunduğu yerin tarihini öğrenmek, tarihî eserleri, müzeleri görüp tanımak yok. Farkındalık yok öncelikle. Varsa yoksa seyahat dönüşünde hava atmak, "Seyahate çıktım" demek var. Bulunduğu yerden ayağının, kolunun, gözünün komik görüntülerini, dudağını büzüp poz verdiği fotoğraflarını sosyal paylaşım sitelerinden paylaşmak var. Ne âlâ(!)…

Bu arada sıla-i rahim ne oldu bayramlarda, seyranlarda? Yok, değil mi? Onu da unuttuk! Hayır, unutmadık; kaçtık herkesten! Çünkü bir tatili var, onu da akraba ve eş dost ziyaretinde harcayamaz, vakti dar(!). Tatil dönüşü işe başlayacak, okula başlayacak. Seyahate çıktı, farkındalığı unuttu. Seyahat kültüründen ne haber? Sıla-i rahimde iletişim koptu, kapsama alanı dışında artık: “Lütfen daha sonra deneyiniz!”

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) buyuruyor ki, “Sevabı en süratli verilecek hayır, (yaratılmışlara) iyilik yapmak ve sıla-i rahimdir. Azabı en süratli verilecek olan şer (kötülük), zulüm ve sıla-i rahmi terk etmektir.”

Bizler faniyiz, bir gün bu dünyadan da göçüp gideceğiz. Seyahatimiz bu âlemden öteki âleme doğru olacak. Ancak kâinat kulaklarımıza, ibret almamız gereken her ne varsa onları fısıldıyor. Vaktimiz varken okumamız gereken ne varsa onları okuyalım, görmemiz gereken ne varsa onları görelim, kime selâm verdik ve kimden selâm aldık, kimi ziyaret ettik ve kimler bizleri görmeye geldi, bunları bilelim, bildirelim. Geçmişe uğramadan, gezip görmeden geleceğe gidemiyoruz.

“İnsan bir yere varmak için değil, seyahat etmek için seyahat eder” diyor Goethe. Ama lütfen önce kalbimize uğrayalım! Kalp evimiz önce bizi beklemekte. Okutmaya açık, okunmaya hazır… Sen de okuyup yazmaya hazır mısın?