BİZ kavramı, bize Kur’ân’dan düşen kıymetli bir armağan.
Yüce Yaratıcının “ben” yerine önerdiği ve Bizzat kullandığı bu kavram, benlik duygusunu sıfırlayan, renkler arasındaki farkı yok eden, dilleri ve dinleri birbirine bağlayan muazzam bir güce sahip ve aynı zamanda iksirli bir kelâm.
Hiçliğe giden yolda sıklıkla başvurulan “biz” kavramı doğru ve samimiyetle kullanıldığı zaman ortaya harika sonuçların çıktığına çokça şahitlik etmişizdir. Şimdilerde bu kavrama ya da bize bir şeyler oldu. Ama ne oldu?
“Ne oldu?” sorusunun her sinede farklı yansımaları olacaktır. Olmalı da… Bunu kişiselleştirme adına sizin ferasetinize havale ediyorum.
Konuya girebilmek için az da olsa zaman tünelinde kısa bir tura çıkıp o kehkeşan dolu günlere gitmek, giderken de sizi yanımda götürmek istiyorum. Sımsıcak beşerî münasebetlerin yaşandığı, anahtarları paspasın altına koyduğumuz, çocuklarımızı ve çiçeklerimizi emanet ettiğimiz komşularımızın külüne muhtaç olduğumuz, öğretmenlerimizle karşılaşma ihtimaline karşın sokakta bile önümüzü iliklediğimiz, eve giriş saatinin akşam ezanı ile sınırlandığı, okul bahçelerinin top sahası olduğu, okul çeşmelerinin başındaki su kuyruklarında en derin sohbetlerin yapıldığı, çat kapı misafirlerin ağırlandığı, hafta içi Türk, hafta sonu da Western filmlerini izlemek için siyah beyaz televizyonların başına kurularak gece yarılarına kadar oturulduğu ve ikrama boğulduğu, adam boyu karın yağdığı kışları sevinçle karşılayıp kardan adamları tebessüm ettiren havuç ve kömür bulmanın zor ama mutlu olmanın kolay olduğu, kızakla kaymanın dünyanın en yoğun adrenali sunduğu o bereketli günlere…
Uzatmamak için nokta koydum. Yoksa bu zaman tünelinden bugünlere geri getirmek zor olacaktı; başta kendimi…
Evet, o günler geride kaldı. Şimdi birer özlemden ibaret. Teknolojinin sunduğu imkânlar arttıkça, hayat konforla buluştukça, her mevsimde her sebze meyveye ulaşıldıkça, az olanlar çoğaldıkça, ilginçtir, biz azalmaya başladık.
Komşuluk, arkadaşlık veya öğretmen-öğrenci ilişkileri… Buna bağlı iletişim eksikliği… Bırakın mimiklerimizi yakalamayı, elimizde servet niteliğindeki telefonlara rağmen, birbirimizin sesini duymak yerine ruhsuz ve farklı anlamların yüklenme oranı yüksek mesajlara yöneldik. Dolayısıyla birbirimizi ihmâl ettik, zamanı ve dostluğu tükettik. Velhasıl geçmişin güzelliğini unutturduk.
Düne dair ne varsa, yarına ulaşma azmi ile hepsini sosyal medyanın değirmen misâli çöplüğüne atar olduk. Şimdi yeni bir dünya inşâ ediyoruz. Hatta ettik bile: Whatsapp.
Gruplar var ama sağlıklı bir etkileşim yok. Olsa da doğru anlamada sorunlar yaşanıyor. Bildirimden bîtap düşüyoruz. Ya dostun sesini kesiyoruz ya da tepki vererek ansızın çıkıyoruz işin içinden saygısız ve fütursuzca. Ekleyen de karşı tarafa sorma gereği duymadan, görüşünü almadan ekliyor. Hâl böyle olunca, ortaya tezat sonuçlar çıkıyor.
Meselâ Zonguldak’ta yaşayan birini “Kayseri Meclisi” adlı gruba dâhil edebiliyorlar. Hangi kurbiyet onu o grubun içine dâhil etti? Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Aslında davet eden de, davet edilen de bunun nedenini bilmiyor.
Zamanlı zamansız mesajlar aile ilişkilerine ket vurmaya devam ediyor. Eşler arasında sıkıntılar meydana gelebiliyor. Biri mizah amaçlı paylaşım yaparken, öteki kaybettiği yakını için gözyaşı döküyor. Sessize almak da çözüm olmuyor, çıkmak da. Yöneticilerin mesaj gönderdiği “sınırlı” gruplar insanı “sinir” ediyor, açıkçası amaca da hizmet etmiyor. Hoşgörünün hâkim olması gereken bu alanda farklı fikir ve siyâsî farklılıklara tahammül azalıyor. Sonuç mu?
Sonuç vahim. Pimi çekilmiş bir bomba gibi elimizde tutuyoruz. Bıraksak hem kendimizi, hem de etrafımızı tehlikeye atmış olacağız.
Galiba ya alıştık ya da alıştırıldık. Maalesef kopamıyor, alternatif iletişim yolları da sunamıyoruz. Ücretsiz arama, sınırsız mesajlaşma, dosya gönderimi, arşiv özelliği, görüntülü arama ve şimdilerde ekran paylaşımı özelliği ile cazibe merkezi.
Nimetleri amacına uygun olarak kullanmak “nimet” hükmünde ama gel gör ki ondan çok uzaktayız. Hele ansızın yapılan görüntülü aramalarla muhatabı zor durumda bırakmalar, aile mahremiyetini tehlikeye düşürmelere değinmek bile istemiyorum.
Ben nereden girdim ki şu Whatsapp işine? Konu nereden nereye geldi, inanın, anlamadım. Aslında ben, “Bize ne oldu?” sorusuna cevap arıyordum. Galiba çıkmaz bir sokağa girdim. Vakit kaybetmeden gerisin geriye gidip çıkmalıyım bu keşmekeşten.
Çıkarken, “Birbirimizi ihmâl etmeyi bırakalım” diyorum. Ekmeğin, suyun ve zamanın çokça israf edildiği bu devirde bir de arkadaşlık ve dostluk israfı yapmayalım. Nefsin talimatlarına kulak vermeyelim. Şeytanî olandan uzaklaşıp Rahmânî emir ve telkinlere yönelelim. Hem siz özlemeseniz de sizin sesinizi özleyenler vardır. Sizi koşulsuz sevenlere, sizi arayanlara, o gün müsait değilseniz bile daha sonra dönüş sağlama nezaketi gösterin. Aramalara cevap vermeme bir olur, iki olur, ama üçüncüsü ve dördüncüsü can sıkıyor. Hem de çok... İnsan sebebini merak ediyor ve “Neden dönmüyor?” diyor. Ya da “Hani birbirimizi Allah için çok seviyorduk?” ikilemine düşüyor. Sonra oturup kendinde hata ve kusur aramaya başlıyor. Bulamadığında ise buna daha çok üzülüyor. Ama siz, muhataplarınızı üzmekten zevk alıyor ve bunu intikam duygusu ile yapıyorsanız ona bir şey diyemem. O zaman çıkarın gitsin hayatınızdan. Bunu da ya kendisine direkt söyleme cesareti gösterin ya da bir aracı bulun. Velhasıl bir çözüm yolu bulun, bulduğunuz çözüm de illâ “bizce” olsun.
Selâm ve dua ile…



