Ne büyük bir risk atlattığımızı zamanla anlayacağız

Bu kadronun ülke yönetimine talip olarak ortaya çıktığını hatırladıkça, ne kadar büyük bir risk atlattığımızı anlar gibi oluyoruz. Milletçe işin büyüklüğünü tam olarak kavramaktan uzağız yine de. İdrak seviyesi arttıkça, çapı genişledikçe daha iyi anlaşılacaktır. Bu da herhâlde zamana bağlı.

ÜLKE gündemiyle az çok ilgilenenlerin aklında kalması muhtemel şu sözleri hatırlatalım: 


“Bizim aramızdaki ilişki öyle sıradan bir ilişki değil. Söyleyeyim de herkes anlasın. Bizim aramızdaki, baba oğul ilişkisi sayılır.” 


Bir zamanlar Kemal Bey, İmamoğlu için bu çerçevede konuşuyordu. Yüzüne de geniş bir tebessüm yayılmıştı. 


Sonradan yaşananlara bakınca, aradaki ilişkinin üvey baba-üvey oğul olabileceğini düşünmek durumunda kaldık. (Zaten biri üvey olunca, diğerinin de öz olma ihtimali kalmaz.) 


Karşılıklı sevgi saygı söz konusu ise, arada iyi bir uyum ve anlaşma varsa, üveylik kötü bir şey değil. Öz babayla oğul arasında anlaşmazlık olduğunda da çok gerginlik yaşanabilir. Etrafına bakan, pek çok örnek görecektir. Fakat çoğunlukla üvey kelimesinin bir soğukluk barındırdığını kabul etmek durumundayız, bunu bir kalemde inkâr edemeyiz. 


Kemal Bey, baba oğul ilişkisinden bahsederek hepimizi ikna etmeye çalışırken, kutsal ruh aradan sıyrıldı, onun koltuğuna oturdu. Oğul dediği kişiyle de papaz oldu.  


Yüzündeki tebessümün “Aslında söylediğime kendim de inanmıyorum. Fakat sizi inandırmak niyetindeyim; ona gayret ediyorum…” anlamında olduğunu biz de fark ettik. 


Arkadan hançerlenmekten bahsettiğinde, aklımıza müsamerelerde kullanılan plastikten yapılmış oyuncak bıçaklar gelmedi. Hançerleyenler de, hançerler de gerçekti. 


“Aday olursan yüzüne tükürürler” diye hakaret edenlere Kemal Bey’in nasıl cevap verdiğini hatırlayalım. 


“Çalanların yüzüne tükürülür. Ben çalmadım.” 


Bu sözü madalyonun bir tarafı kabul edersek, arkasını çevirdiğimizde birilerinin çaldığını alenen söylediğini görürüz. 


Acaba kimleri kast etti? 


Bu da çok zor bir soru tabii… 


Zorluk bilememekten değil, çalanların ve çalınanların hepsini bir çırpıda sayamamaktan kaynaklanır. Kâğıda bakarak saymak bile mesele. Dosyaya hepimizden fazla hâkim olan davanın savcısı da notlarına bakmadan saymaya çalışsa, bazılarını hatırlamakta zorlanır. 


O kadar hoyratça, o kadar pervasızca, o kadar korkusuzca hareket etmişler ki… İnsan, şaşırmanın bir mecburiyet olduğunu sonradan anlıyor. Ağzının kendiliğinden açık kaldığını geç fark ediyor. 


Kamera bantlama, makam dışında yerlerde yüzlerce defa görüşme, birilerini aracı, birilerini kasa gibi kullanmak şeklindeki tedbirler de olmasa, neredeyse Taksim meydanında alenî muameleye girişeceklermiş diyesim geliyor. 


Bütün sırlar birer birer dökülüyor, itirafçı olarak etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyenler günden güne artıyor. Artık mızrak çuvala sığmaz oldu. Gönüllü savunanların da ateşi düştü, hızı azaldı, rölantide çalışıyorlar şu sıra. Bir süre sonra “Hakikaten iyi götürmüşler arkadaş!” diyeceklerini aha buraya not ediyorum. Yalnızca destek veren yandaşların değil, avukatların işi de gittikçe zorlaşıyor tabii. 


Bu kadronun ülke yönetimine talip olarak ortaya çıktığını hatırladıkça, ne kadar büyük bir risk atlattığımızı anlar gibi oluyoruz. Milletçe işin büyüklüğünü tam olarak kavramaktan uzağız yine de. İdrak seviyesi arttıkça, çapı genişledikçe daha iyi anlaşılacaktır. Bu da herhâlde zamana bağlı.