Namaz ve nefes

Şükredelim ki nankörlerden olmayalım. O nankörler ki İlâhî adaletten, İlâhî teraziden ve İlâhî takdirden haberdar olamadıkları için en kolay yol olan yargılamayı ve şikâyeti seçerler. Hakikat yolcuları ise olanda ve olmayanda nice hikmetler olduğunu ve Allah’ın kullarını sevgiyle var ettiği için her koşulda gözeteceğini ve en iyiye ulaştıracağını bilir. Burası imtihan yurdudur ve dönüş Allah’adır. O nedenle ilim sahipleri, ibadet sahipleri, şükür sahipleri bilir ki varış günü yakındır ve o ne güzel bir varıştır.

BAŞLIĞI namaz ve nefes koydum çünkü insanın fizyolojik olarak en önemli kaynağı, ihtiyacı ve aynı zamanda şifalarından biri de olan oksijen diğer deyişle nefestir. Derler ki doğru ve yeterli nefes almak şifadır, sağlıktır, gelişimdir, dinginlik ve huzurdur. 

Namazın ibadet olarak çeşitleri, kılınışı, okunan ayet ve duaları ile diğer teknik bilgilerine pek girmek istemiyorum zira bu bilgiler artık her yerde. Dileyen dilediği kadar teknik bilgiye internetten ve çeşitli yayınlardan ulaşabilir. Bize lazım olanın namazın bizdeki yansımalarını paylaşmak, bir yaşam biçimi olarak namazı anlamaya ve farklı şekillerde ruhunu yaşamaya çalışmak olduğuna inanıyorum.

Bu çerçevede bu yazım ile namaza bakış açımı, namaz ile olan iletişimimi ve bana kattıklarını dilimce, kusurlarımla ama samimi his ve düşüncelerimle ifade etmeye çalışacağım. Rabbim de inşallah izin verirse ve de ilhamları ile desteklerse, böylesi zor bir çalışmayı tamamlayıp sizlerle paylaşmak suretiyle namaz konusunda yeni güzel düşünceler oluşmasına katkı sağlayabilirim.

İnsan hayatı suda geçen bir hayata benzer

Bismillahirrahmanirrahim…

Hani telefonlarımızı, bilgisayar ya da diğer şarjlı cihazlarımızı günün belli saatlerinde şarj etmek, yeniden güç depolaması için elektrik prizlerine şarj aleti vasıtasıyla takıyoruz ya, işte insanın da iman ve birçok açıdan da günde en az beş defa ilgili yere gidip, abdest alıp, temiz bir seccade üzerinde alnını secdeye gönlünü huzura erdirmesi gerek ki şarj olabilsin. Böylece dünyanın eksilttiğini namaz tamamlayabilsin. Namaz kılmakta sorun yaşayan, namaz ile henüz buluşmamış kesimden birileri bu yazımı okuyorsa biline ki, namaz insana çok şey ama çok şey katar, bunlardan bazılarını kendimce paylaşmaktan başka bir şey yapmıyorum. Bu katkılardan hangisinin eksikliğini hissettiğinizi sizin idrakinize bırakıyorum. Evet, şarj olmak demiştim. Bu şarj olma esnasında bende yüklenenlere baktığımda, huzur, sakinlik, dinginlik, iman ve sevgi iken bir de boşalttığım yükler var. Endişe, nefs afetlerinin bilincim ve kalbim üstündeki tozları, dünya hırsı ve benlik iddiası. 

Sadece şarj olmak değil ki, bilineni dışında bilinmeyen yönleriyle sayısız hikmeti var namazın. Yazı başlığında da geçtiği üzere nefes aldırıyor. Dünya hayatı ve nefs insanı gerçekten yoruyor ve yıpratıyor. Suda yüzmenin kanununu bilirsiniz, karada hareket ettiğiniz gibi hareket edemezsiniz suda. Bedeniniz bir gemi gibi yüzer, bata çıka yol alır ama insan bir deniz canlısı olmadığı için çok fazla denizde kalamaz ve karaya çıkar. Su içerisinde nefes almaya, nefes kontrolüne çok dikkat etmek gerekir zira tehlikelidir su, bir batırır ki bir daha çıkamayabilir insan. İnsan hayatı aslında suda geçen bir hayata benzer. Günün belirli saatlerinde namaza durmak suretiyle nefes almalıdır yoksa Allah korusun insan dünya hayatı bataklığı içinde geri dönüşü olmayan boğulmalar yaşayabilir ya da gücünün yetmeyeceği akıntılarda ömür tüketilebilir. 

Namaz bir cankurtarandır. Böyle bir cankurtaranı var edene sonsuz hamd ve şükr olsun. Çekip alır, aynen çekip alır ve bir nefes aldırır, her şeye ama her şeye iyi gelir. Gün içinde ve ömür süresi boyunca insanın içinde neler birikmiyor ki! Kırgınlık, hüzün, stres, arkası kesilmeyen düşünceler, pişmanlıklar ve nice yaşanmışlıklar üst üste yığılıyor. Birike birike, içimize ve dışımıza yığıla yığıla artık kaldıramaz ve taşıyamaz oluruz dünyayı. Belediyelerin hizmetlerinden birisi de çöp hizmetidir malum. Eğer o mahallemize günlük veya haftalık olarak o çöp kamyonu gelmezse o mahallenin hâli ne olur? 

İnsan hayatı da bir misal, bir ibret, bir mesaj yeri değil mi? Yüce Yaratıcı diyor ki: İslâm ol, temizlen, arın, yükünü boşalt! Dünya ile mutmain olma! Dünya hayatı bir oyalanma ve eğlence yeri, evlatlar, eşler ve mallar birer imtihan vesilesi… İnsan, yükünü nereye boşaltacak, nerede nefes alacak, ne ile tedavi olacak? Elbette zikir, namaz, oruç ve sadaka ile… 

Önce insanın emeklemesi gerek, nefs böyle dizayn edilmiş; ibadete uzak bir yapıda ve gönlü dünya işlerinde olarak en çok da namaz kılmaktan korkuyor. İşte insan en çok da burada ter dökmeye başlıyor. Sizce çok mu kolay olmalıydı bu süreç? Doğduğu, büyüdüğü ve geliştiği süreçte her şey kolaylık ve rahatlıkla elde edilir ve yapılır mı olmalıydı, nefs koşa koşa mı gitmeliydi namaza? Meleklerden bir farkı olmamalı mıydı? Yara almamış, ağlamamış, tövbelerde bulunmamış, çile çekmemiş bir beden ve kalp ile mi varmalıydı Allah’a?  Cevabınızı duyar gibiyim.

O hâlde önce insan namaza gitmeye çalışacak. Namaz gönül yapmaya, namaz kavuşmayı, namazı anlamaya çalışacak; nefsi ile adeta boğuşacak, çevresi ile belki mücadele edecek, ara ara kaybolacak sonra tekrar deneyecek ve artık namaz insana, insan namaza tam sarıldığında ve birbirinden ayrılamayacak derecede dostluk kurulduğunda artık namaz bize gelmeye başlar. Önce bir farz ve gereklilik olan, zor ve zahmetli olan bu süreç sınavlarda olur ya hani baraj puanı gibi belli bir aşamayı geçince bir ödül, bir huzur limanı, acil bir ihtiyaç, bir dosta kavuşma gibi gelmeye başlar. Şifa olur, dost olur, araç olur Hakk’a götüren, güzel olan ne varsa işte olur.


Önce yolculuk sonra yükseliş...

Namaz birçok süreçten oluşmaktadır. Namaz öncesi hazırlık kısmı, niyet kısmı, namaz yerinin ayarlanması, kıyam, rükû, secde, ayetlerin okunması ve dualar ile birlikte oldukça düzenli, planlı ve sistemli bir çalışma yürütülür. İbadet hüviyetinin arka planında kulun Allah’a ve kendi özüne kavuşması için yapılan bir hicret ve miraç yolculuğu vardır.

Neden bir hicret ve miraç yolculuğu vardır? Hicret en zor kısmıdır. Nefsimiz gerçekten en büyük ve en zor cihat yeridir. Rahat istiyor; konfor, lüks, şöhret, güç, haklılık, iyi şeyleri ve güzel şeyleri kendine saklama, başkalarının düşüşünü görme ve karşılıksız bir şey yapmama gibi hep kendini düşünüyor. Özellikle bu çıkar meselesine dikkat çekmek istiyorum, zira ibadeti bir yük olarak gören “Yapılmasa da olur, bak etrafta, kaç kişi dört dörtlük Müslüman ve kaç kişi namaz kılıyor, ben de kılmasam olur, hem benim kalbim temiz…” gibi kendini avutan nefse bu ibadetler için görünür bir maddî değer sunulsa koşa koşa ve fazlasıyla yerine getirir. Nefs böyle çalışacak şekilde dizayn edilmiş. Bize düşen, sistemle kavga etmek değil, önce sistemi tanımak sonra ise düzenli ve disiplinli bir gayretle, nefsi ıslah etme ve ruh hasletleriyle donatmaktır. Burada hicret kişinin ben dediği mevcut yapısından, sınırlarından, düşünce ve duygularından, yapışıp kaldığı ön yargı ve çevresinden kurtularak Hakk’ın istediği yolculuğa çıkması ve insandan insanı kâmile yolculuk yapmasıdır. Hicret lafla, sözle olacak bir şey değil; namaz ister, zikir ister, oruç ister, sabır ister, hizmet ister. Miraç genelde hicretten sonra gelir. Önce yolculuk sonra yükseliş... Zül-Celâl vel İkrâm, önce celâl, önce cefa, önce imtihan ve çile sonra ikram, sonra ihsan, sonra miraç… Namazın yolculuğu da aynen böyle başlar. Namazın nefse o kadar ağır gösterilmesinin hikmetlerinden birisi de imtihanı ve mükâfatı en iyi gösteren ibadet ve yaşam biçimi olmasıdır. 

Kırın nefsinizin inadını da huzurla, huşuyla, sessiz ve temiz bir yerde alnınızı secdeye koyun

Bu yazının ana amaçlarından biri, özellikle namaz konusunda zorlanan ve bir karşılık bekleyen nefse değişik bakış açıları sunarak ikna etme çabasıdır. Bazıları günlük, bazıları iki günde bir bazıları ise haftada bir duş alamaz ise kendini çok rahatsız hisseder. Temizlik konusu tabii ki tartışılmazdır ama psikolojik olarak da duş zamanı geldiğinde duş alamaz ise kendini kötü hisseden insanlar vardır. Bu derece duş hassasiyeti olan ve bir an önce suya bütün bedenini teslim ederek temizlenmeye ve rahatlamaya çalışan insan nasıl olur da namazın bu hayatî önemini fark edemez, araştırmaz ve hayatına tatbik etmez ki? Dünya hayatının negatif etkilerini temizleyecek en iyi ilaç, namaz müessesidir. İnsanın bedeni, kalbi, bilinci ve tek tek bütün hücreleri avaz avaz bağırıyor: Lütfen abdest alıp huzura koş, secdeye o alnını koy ve biraz o hâlde bekle ve biriken dünya kiri ve yükü dökülsün omuzlarından aşağı doğru.

Gün sonunda koşuşturmacadan yorgun düşüp akşam evinde kendini koltuğa atıp da yorgunluk çıkaranlar iyi bilir ki kişiyi dinlendiren o koltuk değil, kendini o koltuğa teslim edip zihnen ve bedenen geri çekilmektir. Şu net bilinmeli ki kâinatta namazdan daha büyük ve daha rahat bir koltuk yoktur. Bir sefer kendinizi namaza tam teslim edin, bir deneyin ve kalbinize, ruhunuza, bedeninize ve ömrünüze nasıl iyi geldiğini görün. Kırın nefsinizin inadını da huzurla, huşuyla, sessiz ve temiz bir yerde alnınızı secdeye koyun. Bakın bakalım içinizden ne hisler konuşuyor. 

Evet namaz bende başka neler uyandırıyor? Öncelikle itiraf etmeliyim ki bu yazıyı yazmaya çok ihtiyacım vardı ve bana göre yazabilen herkes hayatında en az bir kere namazı yazmalı. İdrak olarak, düşünce olarak, farkındalık olarak namaz hakkında düşünmek, yazmak, yazarken gelecek olan ilhamları ilk elden hasretle, merakla ve heyecanla beklemek, önce kendime sonra okuyucuya sunmak ve bu vesile ile namazımı güzelleştirmeye çalışmak istiyorum. Namaz için ne kadar emek sarf edersem namaz da benim için daha fazla emek harcayacak ve iki kere kazanç sağlamış olacağım. Zira en çok imtihan olduğum konulardan birisi. Çağımızın nefsi besleyen şeyleri o kadar fazla ki, adeta bir çukurdan çıkıp diğerine düşüyoruz. Düştüğümüz her çukurun derinliği de aynı değil ve malumunuz bazı çukurlardan çıkış hiç kolay olmuyor, çok zaman kaybedebiliyoruz ve bazı çukurlardan da çıkamıyoruz belki. Bu vesile ile bu yazı ile namaza yol almak istiyorum ki, bazı çukurlardan çıkmama vesile olsun, namazı bana dost edinecek işaretler versin.

Namazın nefsime ağır geldiğini bilmek sorun değil, bu herkesin idrak ettiği bir şey. Lakin çok geç fark ettiğim şey ise ben sadece nefs değilim. Evet, namaz bana değil nefsime ağır geliyor, ben namazı seviyorum ve bu sevginin yeterli olmadığını da biliyorum. Zira beden, nefs ile doğrudan bağlantılı. Duygu ve düşünceleri nefs yönlendiriyor. Özellikle duygular karşı koyamadığımız sert akıntılara neden oluyor ki, yapmak istemediğimiz birçok şeyi yaparken ve yapmak istediğimiz birçok şeyi de yapamazken buluyoruz kendimizi. Çoğu zaman aklımızda şaşıyor bu işe. Nefsin içimizdeki dizaynını anlamak zor olsa da yine anlamaya çalışmamız gerekiyor. Neyi neden yaptığımızı fark etmek çok önemli. Namaz zor geliyor nefse. Çünkü çevrede bu işi yapan az, namaz kelimesini din kavramının içine hapsetmişler ve günde beş defa hazırlık yapılması, uygun yerin bulunması, namazda okunacakların ve doğru kılmanın öğrenilmesi gerekiyor, ki bu süreç, bir eğitimi, bir disiplini ve bir gayreti gerektiriyor. Nefs bunca gayrete neden katlansın ki?!

Cennet için, Allah rızası için, farz olduğu için demek yeterli olmuyor işte. Yeterli olabilseydi “cehennem” kelimesi tek başına her şeyi çözerdi, değil mi?



Kalpten bir dilek: Allah’ım sana ulaşmayı, sana kavuşmayı diliyorum. İşte bu kadar, gerisini Allah’ın yardımına bırakın… 


Kâinata bakan insanı, insana bakan kâinatı görür

Namazın faydaları diye bir içeriğe girmek istemiyorum. Namaz insan için, insan namaz için yaratılmışken, birini diğerine fayda olarak değerlendirmeye de gerek yok sanırım. Olsa olsa bizi hakikate yaptığımız yolculukta nasıl yardımcı olduğuna, hayatımızı ve içsel dünyamızı nasıl güzelleştirdiğine dair örnekleri ve bu konudaki düşüncelerimizi paylaşabiliriz.

Hani insan küçük kâinat derler ya… Kâinata bakan insanı, insana bakan kâinatı görür. Namaz da böyledir. Namaza yani yaşama gelme yolculuğu vardır insanın. Vakit yaklaşıyordur, niyet edilir hazırlanmaya (doğmaya). Temizlik başlar (abdest). Ele, avuca, alına, boyuna, ayağa su serpilir; serpilir ki, ferahlasın ve tüm hücrelere esenlik ve haber ulaşsın. Bir kutlu hazırlık başlasın, hem fizikî hem manevî bir uyanışı (gün doğumunu) başlatsın. “Vakit geldi, bak! Minarelerden bir çağrı, bir ilan yeryüzüne yankı yankı yayılıyor. Bu çağrıyı işitmeyen kalmasın.”

Doğum, uyanış başlamak üzere. Kimi camiye, kimi seccadesine koşuyor. Hazırlıklar tamamsa, başlasın yolculuk… 

“Dur dur, hemen başlama namaza, bir dakika, bir saniye bekle…”

“Ne oldu, niye durdurdun beni?” 

“Tekbir kısmı hakkında biraz tefekkür etmemiz lazım, biz tefekkür ederken bir yandan da bu yazıyı yazanın düşüncelerini dinleyelim.”

Tekbir, “Allahu Ekber”, “Allah en büyüktür” derken ve İslâm literatürüne ait sözlükte “yüceltmek, büyük olduğunu kabul etmek” anlamındaki tekbir, dinî terim olarak “Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiilleri itibariyle her şeyden yüce ve üstün olduğu” mânâsına gelen “Allahu ekber”i söylemeyi ifade eder. Tekbir, başta namaz olmak üzere birçok ibadetin rüknü veya tamamlayıcı öğesidir. 

Bizde uyandırdıklarına gelince… Allah’ı anmanın, yaratılmış olan her şeyden öteye geçip tek yaratıcı olan, eşi ve benzeri olmayanı kendimize ve yapacağımız yolculuğa bir sarsıntı, bir şimşek ya da yıldırım hüviyetinde yakamızdan tutup şöyle bir silkeleme yapmak için gönülden ve dilden aşkla ve muhabbetle ALLAH diyerek başlamaktır tekbir. Ne mucizevî bir şey bu! Yaratana sonsuz hamd ve şükr olsun. Allah elbette yarattıklarından büyüktür. Bunu dile getirmemize de takdir ve tahkim etmemize de O’nun ihtiyacı asla olamaz. Buna bizim, kalbimizin, nefsimizin, imanımızın ve hafızamızın ihtiyacı var. Hem de ne ihtiyaç! Zira yaşadıklarımız, düşüncelerimiz ve duygularımızla içimizi, kalbimizi, hücrelerimizi ve hafızamızı nelerin doldurduğunu az çok görebiliyoruz, öyle değil mi? Ve günün sonunda ben şahsıma içimde biriken yaşanmışlıklara baktığımda nefsimin ve dünyamın çok fazla alan kapladığını görüyorum. Ee, nerede Allah’ın bendeki ve hayatımdaki büyüklüğü? Dilimle söylediğim şeyi hayatıma tatbik edemiyorsam bu çelişkiyi ne ile izah edeceğim?

O hâlde her fırsatta tam bir farkındalıkla Allahu Ekber demeliyim, içime doğru haykırmalıyım adeta: “Heyyy, nefsim, aklım, hesabım, derdim, tasam, koşuşturmacalarım bir beni dinleyin, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür! İyice duyup idrak ettiniz mi, biraz olsun bir şeylerin farkına vardınız mı? Eğer duymadınız ise bir daha bir daha tekbir alayım da öyle namaz yolculuğuna, öyle doğuma başlayalım, öyle huzura ve miraca yönelelim.”

Suphanekesi, Fatihası, sureleri, rükû ve secde zikirleri her biri ayrı umman, ayrı bir ilim deryası… Tek tek hepsi hakkında bir şeyler yazabilmek mümkün değil. 

Bir okuyuş, bir yöneliş, ayakta kıbleye doğru, kalpte Allah’a doğru bir yönelişle huzurda beklemek… “İşte geldim, var oldum, varlığımı idrak ettim” diyebilmek... Allah’ın huzuruna varabilmek, böyle bir rütbeye layık görülmek, bunu idrak edebilmek, ayrı birer lütuf ve heyecan. Huzura kabul eden Rabbim bizleri o huzurdan hiç mahrum etmesin inşallah. 

Kâinat döner, zerre döner ve insan döner

Namaz da bir kâinat dedik ya hani… Kâinat her zerresiyle ve tüm varlığıyla sürekli bir hareket içerisindedir. Belli bir yörüngede döner zerre ve küre-i arz. Hareket enerji demektir. Yaratılan şeyler bu hikmet üzere yaratılır. İnsan da sabit kalamaz. Sürekli ve aynı şekilde yatamaz, ayakta duramaz ve oturamaz, hâlden hâle geçer durur. Tekerlekli sandalyede olanlar ve yatalak hastalar hareketin önemini hepimizden iyi bilirler. Belirli bir süre hareket edemedikleri noktalarda yara oluşur ve onun için ayrı bir tedavi görürler. Ağaçların dallarına bakın, belli açılarda belli yönlere doğru döne döne ağaç gövdesinde yer edinir. İşte namazda da kâinatın tasviri gerçekleştirilir. Önce ayakta huzura varılır, okunacaklar okunur ve insan Allah’ın öğrettikleriyle Allah’a konuşur, içine konuşur, kâinata konuşur.

Sonra de edeple, huşuyla, saygıyla, Yaratıcının nimetleri, sonsuz ilmi ve nice hikmetleri karşısında eğilmek vakti gelir. Çok özel bir andır bu. Bu yaratılışı heyecanla kabul etmek ve bu mutluluğun karşısında eğilebildiğimiz kadar eğilmek düşer bize. Eğiliyorum, saygıyla, hayret ve haşyetle eğiliyorum, öyle ki Rabbimin sonsuz ilminde bir damla olabilmenin nimeti ve sorumluluğu karşısında başka ne yapabilirim ki?

Ve secde... Kâinatın, var oluşun, yaratılışın ve insanın hikâyesinin tamamlandığı nokta. Ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken olayını bilirsiniz. Kâinat döner, zerre döner ve insan döner. Rabbim bunlarla misal verir ve insan aracılığıyla konuşur. Namaz sayesinde de hem tatbik hem tasdik eder ve şu ayetlerin mânâsı ile bürünürüz adeta. “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır.” (Al-i İmran, 190), “Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Al-i İmran, 191)

Secde ve İslâm, işte bir büyük ve kutlu kavuşma. Doğduk, büyüdük, idrak ettik ve gidiyoruz… Bunca şeyden sonra teslim olmaktan İslâm olmaktan başka yol var mıdır? Secdeye, teslimiyete ve huzura erene ne mutlu, kutlu olsun varışı. Nefsine karşı durup, büyük cihatta bir zafer daha kazanabilene ne mutlu.

Secde, şu kâinatta kaçılacak, dinlenilecek, saklanılacak en güzel belki de tek yerdir, ayrıca insana yakışan en güzel varış noktalarından birisidir. Kapanmak, olanı ve olmayanı ile, sevabı ve günahı ile, kendim için söylüyorum, çokça utanışımla, hadsizliğimle kapanmak, teslim oluyorum diyebilmek, onca yüzsüzlüğüme rağmen yine de huzuruna kabul etmesini dileyerek ve kabul edişine şükrederek, yeni bir umut filizlenmesine hoş geldin diyerek alnımı ve burnumu iyice yere sürtebilmek… Bilemiyorum ya! Secde için içimde o kadar his var ki hepsi kelimeye dönüşmüyor.

Bu arada bu yazılarımın bir vebali var onu da yeri gelmişken ifade edeyim de yanlış anlaşılmaya sebep olup günaha girmeyeyim. Namaz konusunda yazmaya izin veren, bunca his ve düşünceyi yazıya dökmemi sağlayan Rabbimdir ve bu düşünce ve hisler benim namazı erkanıyla ve layıkıyla kıldığımı ve idrak ettiğimi düşündürtmesin. Zira benim en büyük ihtiyacım, açığım, eksikliğimdir namaz. Rabbim hakiki namaz kılabilenlerden eylesin beni ve tüm dileyenleri de inşallah. Burada yapabildiğim tek şey birilerinin yaşadığı ve benim de kalbime düşürülen ilhamları yazıya aktarmak. İlhamı de yine layık olduğum için diye değil O vermek istediği için alabiliyorum. 

Veren de O, alan da O… 

Şu an gelen bir ilhamı hemen kaleme almam gerek, zira önce kendimin okuması ve idrak etmesi lazım. Birden bir kalp heyecanı vurdu kıyılarım yine. Düşünün, insan bedeninde kalbin yeri ve önemi nedir? Hem hayatî hem birçok açıdan hikmet ve sırlar barındıran bir yapıdır kalp. Son yıllardaki keşiflerle biliyoruz ki kalpte de beyin gibi nöron ağları var ki bu da kalbin beyin gibi yönetim ve iletişim alanlarında kendince söz sahibi olduğu noktaları gösteriyor. Hem fizikî hem manevî bir merkez olan kalp aynı zamanda enerji merkezi, en can noktamız ve aynı zamanda şiirlere konu olan yanı ile de gönül ülkemiz. Tüm bu özelliklerinin yanında gelen ilhamda beni heyecanlandıran kısma gelirsem: Hani az çok hepimiz kalbin atışının nasıl bir şeye benzediğini çeşitli görsellerden biliriz. Kasılıp gevşeme şeklinde bize hayat pompalar. Ayrım gözetmeden bedenin tamamına ulaşamaya çalışır ve birlik beraberliğe vurur ve vurgu yapar. 

İşte zihninizde bu kasılıp gevşeme hareketini bir tutmanızı isteyeceğim. Sonra bir Cuma ya da herhangi bir cemaat namazını düşünmenizi isteyeceğim. Bir cemaat namazı ki, içinde renk, dil, ırk, ülke, topluluk farkı yok, şu partiden bu siyâsî görüşten, şu şirketten, şu futbol takımından veya şu mâkâmdan demeden herkesin aynı saflarda buluştuğu bir ortam. Bir ve beraber olmanın en güzel yeridir namaz. Tüm insanlığı bir hizada toplar, eşitliği, adaleti ve bir olmanın önemini anlatır. Buraya kadar da tamam mı? Bu cemaat namaza başlıyor ve sırayla kıyam, rükû ve secde yapmak suretiyle bir devri daim gerçekleştiriyor. Bu harekete dünyanın üstünden uzaydan bakmanızı isteyeceğim. Benim gördüğüm şey tam olarak dünyanın bir kalp atıdır. O kadar inanılmaz güzel bir olay ve duygu ki bu, bilmem başka nasıl tarif edilir? Namaz dünyanın kalp atışı, çünkü insan insanlıkta namaz vasıtasıyla birleşiyor ve Allah’ın huzuruna durup kasılıp gevşiyor, eğilip bükülüyor, yaşama böyle can veriliyor, yaşam böyle akıyor ve insan kendini böyle buluyor. 

Burayı tekrar ifade etmek istiyorum. Uzayda bir topluğun dünyamızı gözlemlediğini düşünsek görecekleri insan davranışları çok renkli, dağınık ve karmaşık olacaktır. Tek bir şey hariç, dünyanın aynı anda, omuz omuza yan yana durup, aynı anda eğilip kalkan ve alnı yerde bekleyen insan grubuna ve bir kalp atışına tanık olacaklardır. Tanık olabilecekleri en güzel insan etkileşimi bu olacaktır. Bu da namazın insana çok yakıştığını ve insanı nasıl güzelleştirdiğini gösterir.

Eminim ki namaz bilebileceğimizin ötesinde çok şey ifade ediyordur. Bize düşen onu anlamaya çalışmak, onunla yaşamak ve onunla gelişmektir.

Evet, namaz bir doğum, gelişim ve ölüm sürecidir. İnsandan murad edilen, nefsin afetlerini ruhun hasletleriyle doldurmasıdır. İnsan yolculuğun sonunda ölüm kapısından geçer ve beden elbisesini toprağa bırakır. Ruhu Allah’tan gelen bir emanet olarak yerine dönerken geriye kalan nefs ve idraktir. Soru şudur: Nefsinde dünyadan ahirete ne getirdin, idrakinde ne var? Ne ektin, ne biçtin? Geliştin mi, kazandın mı yoksa çöktün mü ve zalimlerden mi oldun?

Şükredelim ki nankörlerden olmayalım

Ve namaz… Namaza ne ile geldik ne ile dönüyoruz? Nasıl bir namaz yolculuğu yaptık? Namaz ile yükseldik mi alçaldık mı? Ne aşamada bir teslimiyet yaşadık? Secde toprağını alnımızı gömdüğümüzde nefsimizden başımıza oradan da seccadeye ve Hakk’a neler döküldü? Namaz ile kendimizi hesaba çekelim, ölmeden ölelim ve namaz ile eteklerimizdeki yaşantımızı dökelim huzura. İlâhî namaz terazisinde ağır gelen dünya mı, benliğimiz mi, Hakk mı? Namaz terazisini iyi değerlendirelim inşallah. Hâlâ vaktimiz varken namaza koşalım, namaza bırakalım kendimizi ki bizi düzeltsin, yarın Hakk’ın divanında bakmaya yüzümüz olsun.

Namaz aynı zamanda en güzel şükür müesseselerinden birisidir. Dil, kalp ve bedenin hep birlikte yapabileceği harika bir şükür aracıdır. Bütün varlığımız namaz kılmanın, namazda olmanın şükründe eriyebilir. Şükür başlı başına bir yazı konusudur zaten ama olana ve olmayana, gelene ve gelmeyene şükretmemiz gerek. Şükredelim ki nankörlerden olmayalım. O nankörler ki İlâhî adaletten, İlâhî teraziden ve İlâhî takdirden haberdar olamadıkları için en kolay yol olan yargılamayı ve şikâyeti seçerler. Hakikat yolcuları ise olanda ve olmayanda nice hikmetler olduğunu ve Allah’ın kullarını sevgiyle var ettiği için her koşulda gözeteceğini ve en iyiye ulaştıracağını bilir. Burası imtihan yurdudur ve dönüş Allah’adır. O nedenle ilim sahipleri, ibadet sahipleri, şükür sahipleri bilir ki varış günü yakındır ve o ne güzel bir varıştır. Bizi var eden ve sayısız nimetini bize sunan Rabbimize sadece dilimizle şükretmek yeterli mi? Şükrü de kanıtlamak, göstermek gerek ve namaz şükrümüzü gösterebileceğimiz en güzel vesiledir. İnsanların çoğunun nefsinin zorlandığı için kavuşamadığı namaza koşmak şükürlerin en güzeli en değerlisidir. Hem bedenin, hem aklın, hem dilin, hem kalbin birlikte yaptığı özel bir şükürdür. Meselâ sadaka, malın şükrüdür; oruç, bedenin şükrüdür; namaz ise tüm varlığımızın şükrüdür.

Kalpten bir dilek: Allah’ım sana ulaşmayı, sana kavuşmayı diliyorum. İşte bu kadar, gerisini Allah’ın yardımına bırakın… 

Yazmak istediklerim çok, lakin tadında bırakmak lazım. Rabbim hepimizi kendisine ve namaza layık kullardan eylesin.