ORTAMDAKİ müziğin sesi beynin içine inen kuvvetli bir yumruk gibiydi. Aynı yumruğu duvarlar, zemin, tavan her ne varsa hepsi birden yiyordu. Baterinin periyodik ritimlerine ışıkların aralıklı yanıp sönmesi eşlik edince ortam içinde ne varsa bir masal tekerlemesi gibi “bir varmış bir yokmuş” türünden var olmanın kenarına tutunmaya çalışıyordu. Biraz sonra loş bir ışık eşyaları, insanları hatta duyguları bir anlığına sabitledi. Herkes suskun, pür dikkat sahneye odaklanmıştı. Orta yaşlı, kel kafalı, parmakları ve boynu gümüş takıların âdeta istilasına uğramış bir adam, sesine yüklediği duygulu bir tonla “Hoş geldiniz!” dedi. Vücut dilini ses tonunun verdiği ifadeye uydurma gayreti bir türlü oturmuyor; omuzunu düşürürken kafasını dikleştiriyor, elini cebine götürürken ayağına vereceği pozisyonu tam belirleyemiyordu. “Gecenin beklenen saatlerine geldik” dediği anda cümlesi çığlıklar ve alkışlarla perdelendi. Yüzündeki memnuniyete eşlik eden rahatlama ifadesiyle “Şimdi sizi Meyra’nın o yumuşak sesiyle baş başa bırakıyorum...”diyerek sahneden uzaklaştı. Anonstan sonra tüm mekâna zifirî bir karanlık hâkim oldu. Aynı loş ışık bu defa sadece Meyra’nın olduğu alana oval bir sınırlamayla yansıtıldı. Ortamdaki her şeyi yoka sayan ve sadece onun varlığını vurgulayan bu sahneye kemanın acı sesi yavaş yavaş yayıldı. Meyra, yüksek bir sandalyenin ucuna oturmuş, ayaklı bir mikrofonun üzerine omuzlarını ve başını devirmiş, kemanın sesiyle ruhu bambaşka diyarlara göçmüş gibi hafif hafif bedenini sallıyordu. İri su dalgası saçlarının üzerine dökülen lacivert ışıklar müziğin tesirini yükselttiği gibi soliste de ikonik bir figür havası katıyordu. Keman, parçanın duygulara akort yapan girişini tamamladıktan sonra Meyra hafif hafif başını kaldırarak şarkıya yumuşak bir giriş yaptı. Kopan ıslık ve alkış seslerine dağınık çığlık sesleri eklendi. İlk iki mısradan sonra başını mikrofonun üstünden tamamen kaldıran Meyra kendisine gösterilen bu yoğun ilgiye ufak tebessümler ve hafif baş hareketleriyle karşılık vermeye başladı. Gözlerinin birini aradığı o kadar belliydi ki… O kişiyi bulunca parçanın geri kalanını sadece onun gözlerine okudu. Bu, zamanın kendileri için var edildiğinin ispatı gibiydi.
Vakit sabahın ilk saatleri... Tan yeri ağarmaya başlamış, bir müddet yavaşlayan şehrin temposu ufak ufak hareketlenmenin arifesini yaşıyordu. Koca ve tehlikeli bir devin uyanmasını andıran şehir bugün de kâh düşleri süsleyip, kâh düşlerden uyandıracaktı… Koca, siyah demir kapıdan adımını dışarı atınca ağır bir is kokusu burnunu derinden sızlattı. Şehir mi daha yorgundu bu değişmeyen tekrarlardan yoksa kendisi mi? Hayâlin gerçeğe olan ihtiyacı hiç bu kadar kuvvetli olmamıştı duygularında. Yine loş mekânlarda hapsolan düşler ve yine soğuk bir kapı kolu… Vuslatın uzayan yollarında daha kaç şafağı karşılayacaktı, bilmiyordu. Gökyüzünü görmek için başını alabildiğine arkaya doğru devirdi. Yere sağlam basmayan ayakları başını geri atmasıyla beraber dengesini sağlamakta oldukça zorlandı. Zar zor iki adım attıktan sonra eliyle kapının kulpundan destek almaya çalıştığını biliyor gerisini artık hatırlamıyordu.
Nilgün Hanım oğlunun yarı baygın hâlini baş ucunda izlerken son zamanlarda yaşadıklarını uç uca ekleyerek bu değişikliğe makul bir sebep veya sebepler bulmanın derinliklerinde kaybolmuştu. Kerem gözlerini yavaş yavaş açtı, bir müddet etrafa öylesine bakındı. Annesine doğru başını çevirince ilk gördüğü yorgun ve endişeli bir ifadenin kendine kilitlenmiş bakışlarıydı. Bu tedirgin görüntüye bir anlam verememişti. Neticede her günkü gibi uyanıyordu. Yüzüne ve bakışlarına “Ne var, ne oldu?” sorusunu yerleştirerek annesine yönelince, Nilgün Hanım, bir cesaret geceyi nerede geçirdiğini sormaya hazırlandı. Kapının çalmasıyla kelimeleri yutkundu. Gelen, yan dairede oturan komşuları Süheyla Hanım’dı. Yüzündeki mahcup ifadeyle “Merhaba, çok geçmiş olsun” dedi. Nilgün Hanım, şaşkınlığını bastırma çabası içinde hafifçe gülümseyerek “Teşekkür ederim” diyebildi sadece. Meraklı bakışlara verecek bir cevabı olmadığı gibi muammalar yumağının içinde elinden geldikçe temkinli davranmaya ayrıca önem gösteriyordu. “İyi gördüm sizi” diyerek devam etti komşu hanım. “Kerem, Ekrem amcasından sizi hastaneye götürmek için bir miktar...” cümlesini tamamlamakta oldukça zorlanan Süheyla Hanım “Bir hayli telaşlandık” diyerek meselenin özünü geçiştirdi. Soğuk duş etkisi yapan bu cümlelerle âdeta beyninin içi arka arkaya yumruk yiyor gibiydi. Afallamış hâlini mümkün olduğu kadar gizleyip komşusunu uğurladıktan sonra mutfağa geçti ve sarsılmış bedenini sandalyenin üzerine bıraktı. Daha iki gün önce eşinin yadigârı olan yüzüğü, birkaç gün önce cüzdanındaki paranın buhar olup uçması ve ablasından hatırı sayılır miktarda aldığı sözüm ona borcu bir araya getirdi zihni. Ardı ardına akan sorular, o sorulara verilen dehşet dolu cevapların takatini kesti. Aklına gelenleri kuvvetli bir yok sayışla savuşturuyor, bu şüphelerdense onun suçlu olduğu ihtimaline tutunmanın kendisine daha kolay geldiğini hissediyordu. Âdeta hazırolda bekleyen kalbine istediği sebepleri arka arkaya sıraladı ve bu yöntemle biraz nefes aldığını hissetti.
Dışarıdaki yağmur camları öfkeyle ve şiddetle döverken, evin içine yayılan tarçın kokusu hoş bir sükûnet hissi katmıştı. Sonbahardan kışa geçerken bitki çaylarını sık aralıklarla yapardı Nilgün Hanım. Papatya, kuşburnu, ıhlamur, tarçın... Dalgın bakışlarla yağmuru seyrediyorken telefonun çalan ziliyle irkildi. Arayan arkadaşı Müjgan’dı. Açıp açmamak arasında kararsız kaldı bir an. Sonra istemsizce uzandı ve “Alo!” dedi, düşük bir sesle. İyi olduğunu, mühim bir değişiklik olmadığından bahsetti. Kalıp soru ve cevaplarla ilerleyen konuşmanın seyri bir anda değişmiş, Nilgün’ün beden dili ve ses tonu süratle başka bir hâl almıştı. “Yok artık” diyebildi sadece. Telefonun ucundaki Müjgan sitem dolu cümlelerini sıralıyordu ardı ardına. Müjgan’ın konuşmasının devamını dinlemeden telefonu kapattı, hızlıca Kerem’in odasına yöneldi, kapıyı vurmadan içeri girdi. Oda neredeyse zifiri karanlıktı. Belli belirsiz görünen cılız okuma ışığı sadece kitaptaki harfleri gösterecek kuvvetteydi. Panjurları kapatmış, kalın perdelerini çekmiş, sanki olduğu mekândan başka bir alana taşımıştı kendini. Nice sonra fark etti annesini. Bakışları mühim bir görüşmeyi anlamsız bir gerekçeyle bölen birine duyulan öfkeyi kuşandı o anda. Sessizlik içinde geçen birkaç saniyede sorular ve cevaplar yine günler süren bilinmezliğe bırakıldı. Çünkü Nilgün Hanım çok iyi biliyordu ki bu sorulara alabileceği tek bir cevap dahi yoktu.
Akşamın çökmesiyle beraber odasından çıkan Kerem en sevdiği kahverengi gabardin kumaştan pantolonunun üzerine bej rengi gömleğini giyinmişti. Babasının hediyesi olan saatini uzun zaman sonra ilk defa o gün taktı. Heyecanlı olduğu her hâlinden belliydi. Annesine onu beklememesini söyleyip bir arkadaşıyla buluşacağını ve geç gelebileceği bilgisini verdikten sonra evden çıktı. Nilgün Hanım bu arkadaşın dün Müjgan’ın söylediği kız olma ihtimalini düşündü. Çok ani ve kendinden beklenmedik bir karar alarak Kerem’i takip etmeyi düşündü. Aksi taktirde aklını kemiren bu şüpheleri başka türlü anlamlandıramayacağı fikriyle harekete geçti. (Devam edecek…)



