Müzik yasak mı, yasak ise ideolojik mi?

Siz Batı’da, gecenin geç saatlerine kadar uluorta müzik âletlerinin sesini alabildiğine açıp o mahallede, o semtte yaşayanları rahatsız ettiklerini hiç duydunuz mu? Ben birçok Avrupa ülkesini gezdim; ne böyle bir şey duydum, ne de böyle bir şey gördüm! Ama biz bangır bangır bağırttırırız, değil mi?!

SON günlerde bir tartışmadır gidiyor…

Aslında tartışma değil, dövüşme... Her zaman ve her konuda olduğu gibi tam bir kör dövüşü!

Tarafların birbirlerini anlamaya niyetleri yok. En azından bir tarafın hiç yok! Tamamen ideolojik ve politik önyargılarla hareket edip “Karşı tarafı nasıl alt edebilirim?”in derdinde…

Bunun için de Makyavelist bir anlayışla her türlü silah serbest.

Yalan dolan, iftira, hakaret, tezvirat, bağırma çığırma, suçlama, geçmişini geleceğini ortaya dökme, saygısızlık, terbiyesizlik, her şey ama her şey serbest!

Zâten taraflar daha masaya oturmadan önce, önyargılarla ve bütün silahlarını kuşanarak geliyorlar. Sanki savaş var, sanırsınız ki savaşa gidiyorlar. En azından bir taraf böyle...

Amaç bir konuyu uhûlet ve suhûletle müzakere etmek değil ki...

Amaç iyi niyetlerle bir konuyu enine boyuna müzakere ederek kamuyu bilgilendirmek ve aydınlatmak değil ki...

Bilâkis amaç, dezenformatik yöntemlerle kamuoyunda bilgi kirliliği oluşturmak, kafaları karıştırmak, kavram kargaşası yaratıp kitleleri algı operasyonlarına kurban ederek ideolojik ve politik olarak rant devşirmek!

Ama olan, bu topluma oluyor. Bu topluma ve bu millete yazık ediyorlar. Ortalığı karıştırıp milleti birbirine düşman ediyorlar. Olan vatana, millete, devlete oluyor. Sonuçta bilerek ya da bilmeyerek kamplaşma ve kutuplaşmalar oluşturarak dış güçlerin ve düşmanların ekmeğine yağ sürülüyor.

Eğer bütün bunlar vatana, millete, devlete düşmanlık edenlere hizmet etmek için bilerek ve bilinçli bir şekilde yapılmıyorsa, herkes bu konularda daha dikkatli ve daha hassas olmalı. Ki lûtfedip bir zahmet olsunlar da...

Esasında ben bu “tartışma” kavramını hiç sevmem ve hiç hazzetmem de...

Çünkü bu kavram, anlam olarak bana hep negatifliği, olumsuzluğu, kavgayı, çatışmayı, stresi, sıkıntıyı, üzüntüyü, kalp kırmayı, körü körüne inat etmeyi, enâniyeti (benlik duygusu, egosantrizm) çağrıştırıyor da ondan. Dinleme, anlama ve anlaşma zemininin ortadan kaldırılmasına sebep oluyor. Asgarî müştereklerde buluşulmasını önlüyor.

Ama ne hikmettir ki, akademi dünyasında yaptırılan yüksek lisans ve doktora tezlerinde ve diğer çalışmalarda da bu kavram “bilimsel bir havayla” kullanılıyor.

Hâlbuki, bu kavramdan kastedilen ve murad edilen iyi niyet ve samimiyetle bir konuyu konuşarak müstefîd olmak ise, bütün bu amaçları ve anlamları da içeren müspet ve çok güzel bir kavramımız var: “Müzakere etmek”…

Unutulmasın ki, kavramlar bir dilde ve bir toplumda son derece önemlidir. Kavramlar, doğru ve düzgün düşünmenin ön şartıdır. Yine unutulmasın ki, insanlar kavram kargaşası ve kavramların hakikî mânâlarının içi boşaltılarak manipüle edilirler. (Bu konuda Elbistan’ın Sesi gazetesinde “Kavramlarla Aldatmak” başlıklı birkaç makale yazmıştım. İsteyen bakabilir.)

Bu giriş ve girizgâhtan sonra şimdi gelelim asıl meseleye ve dönelim makalenin başlığındaki asıl konuya…

Her şeyden önce şunu belirtelim ki, bizim kültürümüzde eskiden müziğe “mûsikî” denilirdi ve mûsikî ruhun gıdası olarak bilinirdi.

Şimdi “müzik” diyorlar…

Müzik, Lâtin kökenli bir kavram olup (müzik kavramıyla ilgili Yunanca, İtalyanca, İspanyolca, Fransızca, İngilizce, Almanca dillerinde birbirlerine yakın ve benzer kelimeler var) bize yabancı bir kelimedir. Zâten telâffuzun ihtiva ettiği âhenk ve kulağa gelen ses tınısı ikisinde aynı değildir. “Müzik” denildiğinde âhenksiz ve kulağı tırmalayıcı bir ses, “mûsikî” denildiğinde bir âhenk ve kulağa daha hoş ve daha lâtif gelen bir ses tınısı söz konusudur.

Bütün mahlûkatın yaratılışında olduğu gibi sesi, sözü ve duyguları da yaratan Allah’tır. Dolayısıyla mûsikînin ihtiva ettiği ses, söz ve duygu hiç yasak olabilir mi, hiç yasaklanabilir mi, yasaklanmak istense dahi bu mümkün olabilir mi? Böyle bir şey, eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu muhâldir, imkânsızdır. Çünkü mûsikînin dili evrenseldir, evrensel bir duygudur ve dahi son derece de insanîdir.

Kaldı ki, bizim kültür ve medeniyet tarihimizde mûsikînin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Çok çeşitli mûsikî formları, türleri, kıraat ve mâkâmları üretilmiştir. Örneğin dînî mûsikîmiz, türkülerimiz, şarkılarımız, mânilerimiz, bozlaklarımız, gazellerimiz, uzun havalarımız, hoyratlarımız ve daha birçok türde bize ait olan sanatsal değerlerimiz vardır.

Dînî mûsikî alanında da Türk tasavvuf mûsikîsi, tekke mûsikîsi, câmi mûsikîsi ve bunların çok değişik formları mevcuttur. Hatta Kur’ân’ın kıraatı dahi İslâm dünyasında çok değişik mâkâmlarda okunmuş ve terennüm edilmiştir. Mısır’da Kur’ân’ın kıraatı ayrıca bir san’at olarak algılanmış ve halk tarafından bu şekilde benimsenerek kabûl edilmiştir. Onun için Mısır’da Kur’ân okuma işine “fennân” da denilir. Erbabı iyi bilir ki, Mısır’da dünya çapında nice hâfızlar yetişmiştir.

Zâten İslâm dünyasında şöyle meşhur ve mâruf bir söz vardır: “Kur’ân Mekke’de nâzil oldu, Kahire’de okundu, İstanbul’da yazıldı.”

Yine herkes iyi bilir ki; hat, tezhip, tezyin gibi san’atlar Türklerde çok gelişmiştir. Rik’a, sülüs, kûfî ve diğer tarzlarda hat yapan dünya çapında nice hattatlarımız vardır.

Ayrıca gerek dînî, gerekse de geleneksel mûsikîmizde çok güzel mâkâmlarımız vardır. Bunlardan bazıları; Nihâvend, Uşşâk, Hicaz, Kürdîlihicazkâr, Acemkürdî, Hüzzam, Saba, Segâh, Hüseynî, Yürük Aksak Semâî’dir.

Diğer yandan bizim medeniyet tarihimizde dokuzuncu, onuncu, on birinci yüzyıllardan itibaren şifahânelerde ruh hastaları ve psikolojik sorunu olanlar mûsikîyle tedavi ediliyordu. Onun için “Mûsikî ruhun gıdasıdır” denilmiştir. Bu konularda İbni Sînâlar, Fârâbîler uzmandır.

Hâl böyle iken ve mûsikî konusunda şanlı bir tarihe sahip iken, birkaç gün önce devlet yetkililerinin Covid-19 virüsü ve pandemisi dolayısıyla normalleşmeyle ilgili olarak atılan adımlara dair görüşlerini beyan ederlerken, birilerinin ve özellikle de kötü ve art niyetli çevrelerin, gece saat 24:00’dan sonraki kısıtlamaları bahane ederek ve bunu da ideolojik bularak, her zaman olduğu gibi “Yaşantımıza müdahale ediliyor, müzik yasaklanıyor” teraneleri ve çığırtkanlıklarıyla bir kaşık suda fırtınalar koparmaya başladılar.  

Ama bu onların her zamanki alışkanlıklarıydı. Asıl ideolojik olan, işte bu yaklaşım ve söylemlerdir! Amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir. Kaldı ki, müziği her çeşit ideolojiye âlet eden yine kendileridir. Zâten kendileri bu konuda uzmandırlar ve hiç kimse ellerine su dökemez.

Ayrıca insanoğlu isterse her konuyu istismar ettiği gibi müziği de rahatlıkla istismar ederek ideolojilerine kurban edebilir. Zâten yapılan da budur.

Yeri gelmişken, şu önemli noktanın da altını çizmekte fayda vardır. Bizde her konuda olduğu gibi, bu konuda da insanların haklarına tam bir saygısızlık vardır. Medenî toplumlar gibi değil, bedevî toplumlar gibi davranıyoruz.

Siz Batı’da, gecenin geç saatlerine kadar uluorta müzik âletlerinin sesini alabildiğine açıp o mahallede, o semtte yaşayanları rahatsız ettiklerini hiç duydunuz mu? Ben birçok Avrupa ülkesini gezdim; ne böyle bir şey duydum, ne de böyle bir şey gördüm! Ama biz bangır bangır bağırttırırız, değil mi?!

“İnsan hakları, insan hakları” diyerek bu kutsal hakları istismar edenler! Avrupa’ya gidin bakalım, gece geç saatlere kadar müziğin ve eğlencenin dozunu kaçırarak insanları sabahlara kadar rahatsız edebilecek misiniz? Bu arada hastasını, yaşlısını, bebeğini, çocuğunu, hamile olanını, ders çalışanını, sınavlara hazırlananı, kitap okuyanını, uyuyanını, sabah erkenden işe gidecek olanlarını da göz ardı etmeden...

Deneyin bakalım, başınıza ne işler gelecek!

Rahmetli Âkif, 1910’lu yıllarda Devlet tarafından Almanya’ya gönderilip döndüğünde kendisine soruyorlar: “Üstad, Almanya’yı, Almanları nasıl buldunuz?”

O da veciz bir şekilde cevap veriyor: “İşleri dinimize benziyor, dinleri de işimize benziyor...”

Şimdi de ben sizlere soruyorum: “Ey Türkler, ey Müslümanlar, ey Türkiye coğrafyasında yaşayan insanlar, Âkif’in bu sözünü nasıl buldunuz? Beğendiniz mi? Kendi hâllerinizle mukayese etmek ister misiniz?”

Son cümle, ezcümle:

Biz bize benzeriz; çünkü biz, hâlâ Şark kurnazlıklarının hüküm sürdüğü Şark toplumlarıyız!