“MUTLULUK”… “Ne” olduğu kadar “nasıl” bir hâl olduğunun değişkenliği içinde heyula anlamlara maruz kalan bu kavram, insanoğlunun tartışmasız en mühim meselesi.
Bilhassa günümüz insanı yaşamın kurma kolunu mutluluğu yakalamaya doğru çevirirken acaba planlı bir yanıltmacanın dayatmasına mı maruz kalıyor?
Sahi, bir ahtapot misali her yere doladığımız kollarımızın avı olan bu “illâ” mutluluk, hayatın temel prensiplerinin içinde ne kadar gerçekçi veya ne kadar sürekli?
Yüzyılımızın üzerinde çokça konuşulduğu ve yaşamlara sabitlemek için yöntemler geliştirildiği “mutluluk” kavramı oldukça özel ve her insanın parmak izi gibi kendine has bir durum. Yaş, cinsiyet, sosyal statü, yaşanılan coğrafya ve inanç gibi birçok başlık, insanın mutlu olma sebeplerinin değişkenliklerini belirler. Hiç oyuncağı olmayan bir çocukla kendine ait odasında konforun zirvesini yaşayan diğer çocuğun mutlu olmaktan beklentileri birbirini asla karşılamaz. Gazze’deki bir anne ile Avrupa’daki başka bir annenin mutlu olmaktan anladığı şeylerin arasında uçurumlar vardır. Tıpkı parmak izimiz gibi sevinçlerimiz ve kederlerimizin de kendimize has olduğu bu kadar açık bir gerçekken, kuşatılmış zihinlerimize hükümdar kisveli bir “mutluluk” kabulü ne ara kodlandı?
“Kevn ü fesad” yani “oluş” ve “yok oluş” âleminin içinde ve bu âlemin matematiğine tabi olan canlılarız her birimiz. Yaratılmış her “şey” bu işleyişin mutlak bir parçası. Kâinatta zerreden kürreye her şeyin hareket hâlinde olması, bu “oluş” ve “bozuluş”un ana dinamiği ve varlığın da temel kaidesi. Meselâ kışın ardından yazın geleceği kaidedir. Gençlikten sonra yaşlılığın, karanlığın yerini aydınlığın alacağı gibi… Kısacası kemâle eren her oluşum, bozulup yok oluşa mahkûm ve bu şaşmaz bir devinim.
Eskilerin “Her kemâlin bir zevâli vardır” ifadesi hayatın kadim tahlili, yaşanacaklara ön kabul hazırlığıyla tedbir kuşanmanın sağlam bir bilincidir. Çünkü hayat ânlardan oluşan bir süreklilik; ân ise tüm değerlerini kendi içinde domino ederek akan bir geçişler bütünüdür. Gerek bir hissi gerek bir olayı zamanın yekûnuna sabitlemenin mümkün olmadığı gibi aklî bir dayanağı da yoktur. Öyleyse bunu bilen ve sanatını, edebiyatını, felsefesini asırlar boyunca bu düzlem üzerinden tesis eden insan neden mutluluktan bir süreklilik bekler oldu?
Literatür, “Bütün özlemlere, bütün istekleri eksiksiz bir biçimde ve sürekli olarak erişilmekten duyulan kıvanç durumu” İfadeleriyle tanımlanmış mutluluğu. Bu, aynılaşmış, sürekli, maddeden beslenen ve dünyayla taçlandırılmış ütopik bir tasarı… Oysa “mutluluk” üzerine söylenebilecek en gerçekçi yorum ne daimî bir his ne de daimî bir akış olmadığı üzerinedir.
İnsan yaşamının olağan akışı içindeki iniş çıkışlara hiç alan açmayacak şekilde anlam bulan mutluluk, sekinet, sükûnet ve itidal gibi tutarlı durumlardan izole, aşkın ve süreklilik gibi akışla uyuşmayan bir yönetim metoduna bürünmüş vaziyette. İçinde bulunduğumuz yüzyılın en çok pazarlanan, dahası dayatılan kavramı mutluluk, çağrışım yaptığı masumiyet hissiyle de olan ünsiyetini koparınca arka planda zorlayıcı, buyurgan ve kuşatmacı bir diktatörlüğe doğru hızla ilerleyen zarurete dönüştü. Mutsuz olma ihtimaline karşı aşırı tedbir geliştiren modern dünya, insanın hakikati olan bu mutsuzluk hissini o kadar insandan ayrıştırdı ki bu hâl klinik bir durum olarak değerlendirilmeye başlandı. İnsanın tekâmül sürecinin -bana göre- yegâne unsuru olan kırılma hâlleri -ki bu “mutsuzluk” olarak ifade ediliyor- ruhsal olarak mukavemet geliştirmiş dirençli insanı var edecektir. Bu direnç idrak, irade ve tasdik melekelerini devreye sokacak, böylece insanda maddenin sınırlarını aşma, kısacası insandan istenenin istikâmetini bulma hâlini oluşturacaktır. Acıyı, elemi, hüznü ve kederi reddeden insanlarla üretilmek istenen inorganik bir toplum ve topluma sunulacak “haz” merkezli mutluluk hipnozu insanın gerçeğine aykırı ve insanı azaltmanın tasarlanmış pratiğidir. Oysa insan “saadet”, “huzur”, “bahtiyar”, “kanaat”, “selâmet” ve “fedakârlık” gibi çok daha derin, çok daha gerçekçi ve çok daha dinginlik verecek hislere fıtrî olarak ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçlarını da toplumsal farklılıkları üzerinden kültürel kabullerine göre hayata yansıtır. Giderek aynılaştığımız dünyada beslendiğimiz köklü kaynakların kolları zayıflayıp kaybolurken nedense mutlu olma hâli standart ve global bir düzlemde dikte ediliyor. Bu, insana dayatılan mutluluk monarşisinden başka bir şey değildir!
Çünkü, üretim ve tüketim üzerinden kendini ikame eden kapital sistem, insanın kayıtsız şartsız mutlu olması kaidesine göre işler. Mutlu olmanın yollarını kendi iç dinamikleriyle tasarlarken koşullandırdığı tüm maddeler aslında onun bünyesine hizmet etmeye programlıdır. Yaratılış ilkesine meydan okuyan bu düzen İlâhî söylemin tam aksine insana mutlak bir mutluluk vaadini, maddeden alacağı haz garantisine dayanarak sunuyor. Üretilen kavramlar -moda, trend- bugünün ve de yarının mutluluk materyalleri, yeryüzü masalının mutlu sonunu yazacak kahramanlarıdır. “Her zorluğun ardından bir kolaylık gelir. Şüphesiz ki, her zorluğun ardından bir kolaylık doğar.”* ifadesi nisyanın öznesi olan insana hakiki bir öğütten başka nasıl yorumlanabilir? Hayatın çok sahici, dünya/ insan kombinasyonunu tamamlayan, tamamlarken de anlamlandıran düzeneğinin içinde mikro düzeydeki dünyamızın hazları üzerinde tepinmek, körleşmiş ve de sağırlaşmış insanın ne büyük gafletidir. Gazze’nin, Doğu Türkistan’ın, Sudan’ın çığlığını duymadan kurulan mükellef sofralarda, aklımızda ya da kalbimizde ufak bir kıpırtı duyamıyorsak, değerler sistemimize derhal göz atmamız gerekir.
Bireye indirgenmiş mutluluk kavramı kendini var etmek için etrafını yok saymayı ilkeleştirdi artık. “Ben” öznesini zoomladıkça etrafımızda olan her canlı mikro düzeyde, önemsiz ve anlamsızlık kazandı. Vermek değil almak, anlamak değil şikâyet etmek, yetinmek değil isyan etmek gibi manevî besinlerden ayrıştırılmış bir formülle oluşturulan yapay mutluluk, insanın buhranına, bağımlılıklarına ve de sapkın eğilimlerine en elverişli zemini çoktan var etti. İnsana insanın şifâ olduğunu, insanın insanda anlam bulduğunu unuttukça meylettiğimiz eşyanın hakikati etrafında köleler zümresi oluşturduk.
Akıllara tutuşturulmuş, zamana, mekâna ve maddeye endeksli, dahası dokunup koklanılan, âna şartlandırılmış, haz merkezli yaşam açık ve net bir ifadeyle insanın ziyanı, insanın kıyımıdır! Kanaat etmeyen bir kalp, şükretmeyen bir gönül ve başkasına uzanmayan bir el asla doyuma ulaşmayacak ve asla mutmain olamayacaktır. Diğerlerinin haset, hayranlık, özenme, kıskanma gibi duygularını tetikleme üzerinden keyif alma çabasına büründürülen şeytanî düzen, olmama ihtimalinde tuzla buz olacağımız, güvenip yaslanacağımız, inanıp teslim olacağımız ve mutlaka bir hikmet gözeteceğimiz fıtrî ihtiyacımız acımasızca budandı. Sürekli mutluluğu o kadar zaruri gördü ki yeni çağın insanı, ânlık mutsuzlukları gulyabani gibi hissetti ruhunda. Orada bir yerlerde yaşanan acıya, açlığa, zulme, vahşete, kıyıma, soykırıma duvarlar ördü, arasına aşılmaz mesafeler koydu. Ve insan, beden mabedine dizdiği haz putlarına tüm sermayesini harcadı…
----------------------------
*Şerh Sûresi, 94: 5-6



