Mütehakkim değil, “hâdim memur” anlayışı

Gelişmiş ülke örnekleri iyi yetişmiş, donanımlı, millete tepeden bakmayan ve kendinde kurtarıcılık görmeyen bir bürokrasi/memur sınıfının örneklerine sahiptirler. Türkiye’nin ihtiyacı da bundan başka bir şey değildir. Millete hizmet isteği ile dolmuş, liyakat sahibi, siyâsî iradeye meydan okumayan ancak inisiyatif almaktan da korkmayan memur sınıfı, girişimci sınıfı ile birlikte milletin sorunlarını çözebilir.

BÜROKRASİDEN şikâyetçi olmayan yok gibidir. Hemen hemen herkes, çeşitli şekillerde bürokrasi tarafından mağdur edildiğine dair örneklerin sahibidir. Bu konuda pek çok birikmiş anı vardır.

Pek çok ülkede tarih boyunca bürokrasiden şikâyet edilmiştir. Bu şikâyetlerin belki en ünlüsünü de Alman bilgini Max Weber (Ö. 1920) yapmış, bürokrasiden şikâyetlerin çoğaldığını, bütün bunların zamanla bürokrasinin ölümüne ve yok olmasına yol açacağını ileri sürmüştür. Ancak günümüzde bürokrasinin olmadığı hiçbir ülke ve devlet yoktur. Dolayısıyla Weber bu konuda fena hâlde yanılmıştır.

Teslim edilmelidir ki, bürokrasinin varlığı bir fanteziden dolayı değil, bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Bürokrasi nedeniyle yapılan şikâyetler, bürokrasiye duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmamıştır. Bunun için bürokrasinin ortadan kalkmasını değil, şikâyetlerin ortadan kalkmasını ya da azalmasını beklemek daha makuldür. (Max Weber, Bürokrasi ve Otorite, İstanbul 2013)

Çünkü bürokrasi, büro/yazıhane ve daire/kalem odasından ortaya çıkmıştır. Bürokrat ise yazıhane/büro görevlisinden başka bir şey değildir. Bürokrasiyi bir ast-üst ilişkisi (hiyerarşi) içinde sıralanan “memurlar/görevliler grubu” diye tarif edenler de olmuştur. Aslında şikâyet konusu olan bu memurlar grubunun varlığı değil, “bir işin zaman ve emek masrafına yol açacak şekilde karmaşık hâle getirilmesi ve işin yokuşa sürülmesidir”.

Aslına bakılırsa Lâtince “burra” ile Yunanca “kratos” kelimelerinin birleşmiş hâli “bürokrasi”dir. Burra, (masaları örtmede kullanılan) “renkli kumaş”; kratos ise “egemenlik ya da yönetim hakkı/yetkisi” anlamına gelmektedir. Böylece bürokrasi, “masaların ya da büroların egemenliği” demektir (B. Eryılmaz, Bürokrasi ve Siyaset, Alfa Yayınları, İstanbul 2002). Bu benzetme, memurların topluma karşı ya da toplum üzerinde temsil ettikleri hâkimiyetin bir açıklamasıdır.

“Memur” Arapça bir terimdir ve “emredileni yapmakla yükümlü olan” demektir. Aslında bu tarifiyle memur terimi biraz da inciticidir. Çünkü bir inisiyatif sahibi olarak görülmez. Yalnızca işleri kurallara/emirlere göre yapmakla yükümlü tutulmuştur. Böyle bilinmesine ve görülmesine karşılık aynı bürokratların/memurların bazen çok olağan bir işi sudan bahanelerle nasıl olmaz hâle getirdiklerinin ya da olmayacak bir işi nasıl olabilir hâle dönüştürdüklerinin sayısız örneği vardır. Burada belki asıl aranacak husus, memur/bürokrat kişinin bir işi olumlu bir şekilde sonuçlandırma isteğine sahip olup olmadığıdır. İşte böyle bir isteği olmayan memurun vatandaşın işini nasıl çıkmaza soktuğunu bilmeyenimiz yoktur.


 

Tanzimat ile birlikte memur/bürokrat, toplumu değiştirmekle görevlendirilmiştir. Pek çok alanda “reform” adıyla yapılan değişiklikler memura bırakılmıştır. Böylece memur, kendisini özel bir görevin sahibi olarak görmeye başlamıştır. Çünkü o değişikliklerle ülke ve millet kurtulacaktır. Dolayısıyla milletin bu değişikliklere karşı tutumunun bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Zaten o değişikliklerin önemini milletin bilmediği, cahil olduğu peşinen kabul edilmiştir. Bu kabul ise memuru millete karşı hem mütehakkim, hem de üstten bakan bir duruma getirmiştir. Bu yüzden millet ile memur sınıfı (bürokrasi) karşı karşıya gelmiş, iki ayrı tarafın mensupları olmuşlardır. Elinde güç bulunduran üniformalı bürokrasinin millete karşı tutumu bu nedenle daha acımasız ve ezici olmuştur.

Memur sınıfını bu tutuma teşvik edense Türkiye’nin toplumsal yapısı ve tarihi olmuştur. Bütün siyâsî, adlî ve idarî değişimler yukarıdan aşağıya doğru resen olmuştur. İkinci Mahmud zamanından başlayarak pek çok alanda görülen değişikliklerin neredeyse hiçbiri halkın talebi veya ısrarı ile değil, memur sınıfının ve ona güç veren padişahların ya da müstebitlerin iradesiyle olmuştur.

Said Halim Paşa’ya bakılırsa, Türk halkı sınıflı bir toplum değildir. Bu yüzden Batı Avrupa’da olduğu gibi sınıflar arasında bir mücadele ve onun yol açtığı gelişme/ilerleme mümkün değildir. Memurlar ise girişimci sınıf olmadığından dolayı önemli değişiklikler için asla bir riski göze almazlar. Kadercidirler. Tepedeki iradeye teslim olmuşlardır. O iradenin rağmına bir girişimde bulunmaları mümkün değildir. (Said Halim Paşa, Buhranlarımız, Hazırlayan Ertuğrul Düzdağ, İstanbul, 2009)

Said Halim Paşa’nın çözümlemesine göre memur sınıfı doğrudan bir değişime öncülük edemeyeceği gibi, kaderciliklerinden dolayı değişimi başarısız da kılabilirler. Paşa sadece memur sınıfı için değil, halkın yapısı için de oldukça karamsar görüşler ortaya atmıştır. Kendi şartları içinde ve yaşadığı döneme göre Paşa’nın görüşlerinde makul taraflar bulunabilir.

Şunu teslim etmek gerekir ki, son iki yüzyıldaki değişimlerin neredeyse tümü memurlar eliyle, bazen de memurlar öncülüğünde gerçekleşmiştir. Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nden İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne, hatta Cumhuriyet Halk Partisi’ne kadar Türkiye’de kalıcı değişimler memurlar eliyle gerçekleşmiştir. Elbette bu değişimlerin tümüyle halkın beklentilerine, ihtiyaçlarına ve rızasına uygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Said Halim Paşa’nın görüşleriyle bu değişimleri açıklamak zordur. Üstelik geçen iki yüzyıllık süre içinde sayı ve yaptıkları işlerin hacmi bakımından hiç de küçümsenmeyecek bir girişimci sınıf ortaya çıkmıştır.

Osmanlı döneminde mülkiyet, önemli ölçüde toprakla sınırlı kalmıştır. Toprak ise çoğunlukla “miri arazi” adıyla devletin mülkiyetindedir. Zaten sanayi devrimini zamanında gerçekleştirememiş Osmanlı toplumu kaçınılmaz olarak sanayileşmiş olan sömürgeci Avrupa ülkelerinin pazarı durumuna gelmiştir. Avrupalılar ise uzun süre bu pazarda azınlıkları (Ermenileri, Rumları) muhatap almışlardır. Böyle bir pazar yapısı halkı fakirleştirdiği gibi, girişimci sınıfın ortaya çıkmasını da engellemiştir.

 

Memur sınıfı için akla gelebilecek en önemli husus, onun yetişme tarzıdır. İyi yetişmemiş memur, her zaman önemli bir sorunun kaynağıdır.

 

Din farklılığından oluşan sınıflar, ekonomik farklılığa dayalı sınıflar olmadıklarından, aralarındaki rekabet ve düşmanlık da ekonominin gelişmesine, ülkenin ilerlemesine yol açmamıştır. İç savaşlara, göçlere, işgallere, sömürge uygulamalarına dönüşmüştür. Azınlıkların tehcir veya mübadeleyle gönderilmesi, onların denetimindeki pazarı çökertmiştir. Memur sınıfı ise merkezî idarenin zayıfladığı dönemlerde daha sorumsuz ve daha sorunlu hâle gelmiştir. Halkın iş ve sorunlarını çözmek yerine yeni sorunlara neden olmuştur. Son iki yüzyıllık tecrübe, memur sınıfının güçlü merkezî idare zamanında daha çok sorun çözücü ve işe yarar olduğunu göstermiştir. Memur sınıfını halk için sorun hâline getirense, merkezî idarenin zayıflığı kadar despot bir idarenin uzantısı da olmasıdır. Çünkü Cumhuriyet döneminde pek çok evrede görülmüştür ki, istibdat zamanında memurların denetimi ya hiç yoktur ya da çok zayıftır. Bu durum memurları halka karşı daha mütehakkim ve başına buyruk hâle getirmiştir. Seçimle gelip seçimle giden özgürlükçü idareler zamanında ise memur sınıfı sorun olmak yerine sorun çözücü olmuştur.

Memur sınıfı için akla gelebilecek en önemli husus ise onun yetişme tarzıdır. İyi yetişmemiş memur, her zaman önemli bir sorunun kaynağıdır. Her memur kendi mesleği için gerekli donanıma mutlak surette sahip olmalıdır. Maalesef seçimle gelip seçimle giden hükümetler bu kuralı çoğu kez ihmâl etmektedirler. Donanımlı ve ehliyetli memur yerine taraftarlığına inanılan kimselerin tercih edilmesi ciddî sorunlara yol açmaktadır.

Memur sınıfı, sorun çözmede inisiyatif sahibi olmalıdır. Memuru yalnızca emredileni yapmakla yükümlü bir varlık gibi düşünmek, onu etkisizleştirir ve basit bir aygıt durumuna getirir. Böylesi bir memur sınıfı ile hiçbir menzile gidilemez. Ancak memur, hiçbir şekilde kendinde kurtarıcılık görevi de görmemelidir. Çünkü kendinde kurtarıcılık vehmedenler, buldukları ilk fırsatta meşru hükümetlere karşı darbe yaptıkları gibi, millete karşı da zorba durumuna gelmektedirler.

Gelişmiş ülke örnekleri iyi yetişmiş, donanımlı, millete tepeden bakmayan ve kendinde kurtarıcılık görmeyen bir bürokrasi/memur sınıfının örneklerine sahiptirler. Türkiye’nin ihtiyacı da bundan başka bir şey değildir. Millete hizmet isteği ile dolmuş, liyakat sahibi, siyâsî iradeye meydan okumayan ancak inisiyatif almaktan da korkmayan memur sınıfı, girişimci sınıfı ile birlikte milletin sorunlarını çözebilir. Memurlar, milletin ne sahibi, ne de efendisidirler. Sadece kendi donanımlarına göre millete hizmet etmekle yükümlüdürler.