Mükâleme

Okumak ve yazmak, karşılıklı konuşmak gibidir. Susuz kalmış gönüllere bin damla şifa olan hakikat yazarları, okur ile satır arası sohbetlerde buluşur, mükâleme ederler.

KALEMLE yazmayı öğreten[i], böylece insana bilmediğini bildiren[ii], mânâ âleminin katmanlarıyla aklımızı ve ruhumuzu arındıran, kalbimizi manevî hastalıklardan koruyan ve şifalandıran, kendini ifade etme yeteneğini bahşeden ve beyanı talim eden[iii] Allah’a hamd olsun. Ki bu meleke ile asra meydan okuyan medeniyetler inşâ ediliyor. Gerek diplomasi alanında, gerek dinî mecrada, gerekse sosyo-kültürel sahada kalemi ve kelâmı etkili kullanmak çağ atlatıyor insana.

Söz sanatlarıyla donatılan dünya içerisinde Allah’ın insanı fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak yüksek bir seviyeye çıkarması, insana ilim vererek onu şerefle konumlandırması, kendisine kelimeler eşliğinde bir hayat sunması insanı merhamet ekseninde var etmesindedir. Nasıl ki Kur’ân-ı Kerim’de tekrar eden ayetler hakikati kavrama açısından bir rahmet tecellisi ise, okuma ve yazma alanında sarf edilen gayretler de tekerrürden ibaret bile olsa Rahmân’ın şefkat salıncağında ilerlemek ve yükselmek gibidir. Bir nevi beşer, okuma ve yazma süzgecinden geçerek insan sıfatıyla müşerref olur, diğer varlıklardan üstünlüğünü ortaya koyar. Zerreden küreye varlık âlemini okumak ve hakikî ilimlerle yoğrulmak, yazma melekesi için zihnen ve ruhen bir dönüşümdür.

Ancak dilin yetersizliği ve anlam karmaşası karşısında bir çıkmaza sürüklenmek de Cemil Meriç’in dediği gibi Türk yazarlarının talihsizliğidir. Eski dil ve yeni dil arasında bir köprü oluşturmak biraz işçilik, biraz maharet, biraz da akıl ister.

Kur’ân’da üzerine yemin edilen “kalem”[iv], yazı araçlarının bir parçası olduğu kadar, bizi bilgiye götüren, bilginin muhafaza edilmesini ve gelecek nesillere ulaşmasını sağlayan bir kavramdır. Bu necip milletin evlâdına Allah, Peygamber, Din, vatan, bayrak, ezan sevgisi aşılayan, idealist mütefekkirlerin duygu ve düşüncelerini nesilden nesle taşıyan “kalem” bu itibarla dijital çağın propagandasına karşı direnişin bir parçasıdır. Umuda nefes aldıran, imanî tohumlara can katan bir devrin simgesidir. Öyle de olmalıdır.

Sözlü kültürden yazılı kültüre geçildiği günümüzden 5 bin 500 yıl önce Sümerler tarafından icat edilen yazı, insanların refah düzeyini değiştirmiştir. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu iştiyak, insanların kendilerini ifade edebilmeleri için yaşadıklarının ve düşündüklerinin kalıcılığını sağlamak üzere yüzyıllardır tercih edilmektedir. Öyle ki, araştırdığımız bir konu üzerinde dahi tercih edeceğimiz ilk kaynak “yazılı” olanıdır. Sözün bir duygu veya düşünceyi yayma gücü yazıdan daha sınırlıdır. Kayda alınmamış kültürel değerler, yasalar, inançlar, efsaneler kulaktan kulağa geçerken değişebiliyor, eklemeler yapılıyor veyahut unutuluyordu. Yazının bulunuşu dinî ve kültürel aktarımda kalıcılığı sağlamış, toplumsal kuralların oluşmasında çığır aşmıştır. Bu bağlamda kalemin kılıçtan keskin oluşu yasa niteliği taşır. Yüzyıllarca geçerliliğini koruyabilir.

Yazının bir kalbi vardır. Kalemi tutan el nereye yontarsa yazacağını, kalbin akacağı yer de orası olur. Sözlerin kaderine şekil veren kalem, Rahmânî sırların tecellisini taşır harflerin perçeminde. Hakikat mürekkebiyle doluysa içi, bilir ki Allah’tır yazdıran ve söyleten. Kelâmdan başka terapiye ihtiyaç duyulmaz o vakit. Çünkü sıratı müstakim üzere yazmak kendi reçetesiyle var olur. İmanî şuur kazandırır, dâvâ ve ideoloji sahibi yapar.

Mesnevî’de şöyle bir öykü yer alır:

Bir karınca, kâğıt üzerinde hareket eden bir kalem gördü. Kalem, kâğıt üzerinde geziyor, çok güzel resimler yapıyordu. Karınca hemen gidip bir başka karıncaya haber verdi. “Bak” dedi, “Şu kalem ne güzel resim yapıyor”. Öteki karınca kalemi tutan parmakları gördü. “Bu resimleri kalem kendi kendine yapmıyor” dedi, “Kaleme resim yaptıran parmaklardır”.

Onların bu konuşmalarını duyan üçüncü bir karınca geldi. Onları dinlerken kaleme ve parmaklara bakıyordu. Daha da yukarıya bakınca kalemi tutan parmakların bağlı olduğu bir el ve kol gördü. “Bu parmakların işi değil, kolun işidir” dedi, “Kol olmasa ne el hareket eder, ne parmaklar, ne de kalem”.

En sonunda oraya daha akıllı ve bilgili bir karınca geldi. O da kalemin kâğıt üzerindeki hareketini izledi. Sonra parmaklara ve kola baktı. Kol da bir gövdeye bağlıydı. “Bu gövdenin hareket etmesini sağlayan başka bir güç olmalı” diye düşündü akıllı karınca. Gövdeyi hareket ettiren akıl ve candır. Gövdede can olmasa hareket edemez. Akıl olmasa gövde güzel resimler yapmayı düşünemez. Aslında her şeyin kaynağı insana can ve akıl veren Allah’tır.

Karınca misâli, kalem karşısında duyulan bu hissiyat manevî bir eğitim kapsamındadır. Ve bazen bir mürşide ihtiyaç vardır. Lâkin modern zamanların çilesi eski zamanlardaki gibi az yemekle, az uyumakla, az konuşmakla terbiye olunmaya yetmiyor. Yanlış raflara dizilmiş binlerce kelime oyunu zihinlerde anlam karmaşasına sebep oluyor. Sansasyonel haberler, algı operasyonları, reklâmlar, filmler… Her biri belli bir amaca yönelik bilinçleri gasp ediyor. Bu durumda okumayı/yazmayı bilmek kadar neyi ve nasıl okuyacağını/yazacağını bilmek, hâdiselere karşı yorum yeteneği geliştirmek ve gerçeğin peşinde olmak, yazın dünyasını disiplin altına almanın farklı bir çilesi olarak karşımıza çıkıyor.

Yazının bir titreşimi vardır zikir gibi tekrar eden. Gece ile gündüzün ardı ardınca gelişi, güneşin doğuşu, ayın evreleri, mevsimlerin düzeni, zamanın şaşmazlığı gibi… Dünyanın kürevî ritmi içerisinde, yinelenen, durmayan ve aktıkça dalga dalga yayılan bir frekans gibi… Levh-i Mahfuz’da yazılı olanları çekip almak yeryüzü libasına… Bazen inişli, bazen yokuşlu, bazen engebeli bir yolculuğun kaptanıdır yazmak.

Yazmak için illâ yazar olmak gerekmez. Yapılan bazı sosyal deneylerde duygu ve düşüncelerini her gün yazan hastaların yazmayanlara göre daha hızlı iyileştiği gözlenmiştir. Çünkü yazmak, hayata baktığın pencereyi güzelleştirir.  Hücreler bu güzel yapıyla tazelenir, pozitif eylemler meydana gelir. Günlük yazmak, anı defteri tutmak duygusal açıdan güçlü kılar insanı. Stresi azaltır, düşünme hızını arttırır, kelime zenginliği kazandırır, öğrenmeyi ve analiz etmeyi kolaylaştırır, odaklanmayı sağlar, kendimizi daha iyi ifade etmeye teşvik eder. Bize bizi sevdirir.

Güzel olanı dilemek, olumsuzu olumluya çevirmek, samimî ifadelerle kendinden ve hissettiklerinden bahsetmek, gezi notları almak, niyetlerini ve hayâllerini talim etmek insanın kalbî yürüyüşüne günlük egzersiz sağlar. Her kelimesi anılar albümünden fırlamış bir fotoğraf karesini oluşturur. Sanat zevki, el becerisi, hayâl üstü bilinç ve düşünce akımı kazandırır. Uyumakta zorlanan insanlar biraz da zihinlerindeki gürültüye maruz kaldıkları için uykusuz kalırlar. Yazmak, düşüncelerin karmaşık sesini söze indirgeyip kısmaktır; akılda durmadan tepişen atları kelimelerin sevgisiyle sakinleştirmektir.

Okumak ve yazmak, karşılıklı konuşmak gibidir. Susuz kalmış gönüllere bin damla şifa olan hakikat yazarları, okur ile satır arası sohbetlerde buluşur, mükâleme ederler. Nazil olan ilk ayetler ışığında, okumanın ve yazmanın ibadet oluşu şuurunu yakalarında bir gül gibi taşırlar. Onu görenler bilirler ki, dikeni varsa da hayırdandır, haktandır. 

 



[i] Alak Suresi/ 4

[ii] Alak Suresi/ 5

[iii] Rahman/ 4

[iv] Kalem/ 1