Mukaddes miras

Konuştuklarımızdan mesulüz. Güzel ve çirkin sözlerimizden hesaba çekileceğiz. O hâlde konuşulanlar ne kıymetli, kelimelerimiz ne kadar değerli imiş.

ÜÇ haftadır kelimelerimiz üzerine sorguladığım bazı şeyler var. Bunlardan söz etmek isterim.

Düşüncelerimizi anlatırken veya bir fikir üzerine tartışırken, söylemek istediklerimizi karşımızdakilere nasıl ifade ediyoruz? Kullandığımız kelimeler hissiyatımıza sığıyor mu? Anlatmak istediklerimize kelimelerimiz yetiyor mu? Kelimelerimize yeteri kadar emek verdik mi?

Nesrin Çaylı Hocamızla birlikte yaklaşık üç haftadır kelime çalışması yapıyoruz atölyemizde. Osmanlı Türkçesinde kullandığımız Farsça ve Arapça kelimeler ve entelektüel birikimimiz için Fransızca, Lâtince gibi diller üzerinde çalışıyoruz. Amacımız, ''kelimelerin tadına bakmak''. Böyle diyor kıymetli Hocamız.

Kelimelerin tadına bakıyoruz. Onlara emek veriyoruz, kelimeler üzerine düşünüyoruz. Sözcüklerle, anlamlarla boğuşuyoruz. Kimi zaman sarsılıyor, kimi zaman bir kelimeyi toplum olarak nasıl bu kadar anlamından uzaklaştırdığımıza hayret ediyoruz. Kimi zaman da yeni öğrendiğimiz kelimelerin inceliği karşısında kalbimiz zarafeti tadıyor.
Bu çalışmaya başladığımızdan beri düşüncelerime, kelimelerime daha da önem vermeye ve dili kullanışımız hakkında endişe duymaya başladım. Dilini kaybetmiş bir milletin yok olmaya mahkûm olacağı hakikatini bilenler, kelimelerimizi bizden eksiltmiş, lisanımızdaki “yabancı kelimeleri” güya “ihraç” etmişler. Ne muazzam çelişki! Bu durum bizi elbette zora sokmuştur.

Görüyorum ki, günümüz Türkçesinde birçok farklı hissin tek kelimeye sığdırılmaya zorlanması, kelimelerimizi basitleştirmiş ve farklı duygulardan kelimelerimizin yoksun kalmasına sebep olmuştur. Kelimelerimizi nesneleştirmiş, sahih anlamlarından uzaklaştırmıştır.
Mukaddes bir kıssadan bir anlam arayışına, ''bu yolculuğa'' çıktık ki, kelimelerle uğraşmamız Âdem'den sebep imiş. Söz edeceklerim, Nesrin Hocamın üzerimizde sarf ettiği cümlelerdir.
Hikâyemiz, Bakara Sûresi’nin 30’uncu ayeti ile başlıyor:

“Düşün ki, Rabbin meleklere, ‘Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife kılacağım’ demişti. (Melekler de,) ‘Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz Seni hamd ile tespih ve Seni takdis ediyoruz’ dediler. (Rabbin de,) ‘Muhakkak ki Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurdu. Bunun üzerine Allah, Âdem'e isimleri (bu isimlerdeki hikmetleri) öğretti ve meleklere sordu: ‘Haydi, sadıklardan iseniz bunları isimleriyle Bana söyleyin’ dedi. Melekler, ‘Tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinden başka ilmimiz yoktur’ dediler. ‘Öyleyse Âdem kelimelerini söylesin’ dedi Allah. Âdem kelimelerini söyledi ve melekler Âdem'e secde ettiler.”

Nesrin Hocam, “Öyleyse Âdem'den bana emanettir kelimelerim!” der.

Daha önce bu ayetleri böyle okumamış ve böyle bir idrake sahip olmamıştım. Bir Âdemoğlu olarak, melekleri ruhuma diz çöktüren, kelimelerim imiş. Hocam sayesinde bu ferasete sahip olmanın şükrünü yaşıyor ve kalbimde kelimelerin tadına varmanın heyecanını yaşamayı seviyorum!
Malûm, yeni kelimeler öğreniyoruz. Emek verdiğim bu çalışmalarda ailemle, dostlarımla sohbetler ediyorum. Paylaşmak, kelimeleri bilmece hâline getirip yarışır gibi dostlarıma sunmak en keyifli meşgalem oldu. Elif’le yaşadığım bir anımızı paylaşmak isterim.

Bir Cuma günüydü ve biz (eğer sır olacaksa söylemeliyim) okuldan kaçmıştık. Şöyle güzel bir Beşiktaş sabahı, karşımızda İstanbul'un telli pullu suyunu seyre dalmıştık. Gün boyunca konuştuklarımız bize yeterli gelmeyince, eve dönüş yolunda da bizi koyu bir muhabbet sardı. Sohbetlerimiz ağırdır bizim kardeşimle. Meselelerimiz, kalplerimiz ve endişelerimiz benzerdir; vatan, millet, bayrak bizi epey düşündürür. Yarınlar için bize hayâl kurdurur. Dertleniriz, “efkârlanırız”.

Elif'le muhabbet ederken, aniden aklıma atölyede öğrendiğimiz kelimeler geldi. “Bizim şu sürekli kullandığımız kelime var ya, ‘efkârlanmak’, onun aslı öyle değilmiş kardeşim, aslını söylediğimde gerçeği öğreneceğiz ve artık efkârlanamayacağız!’ dedim ve ondan ‘tefekkür’ kelimesinin köküne inmesini istedim.

Köke indiğimizde, elimizde “f-k-k-r” harfleri kalmıştı. “Fikir!” dedi heyecanlı heyecanlı. “Fikir ne demektir?” dedim. “Düşünce demektir” dedi. “Peki, ya efkâr ne anlama gelir?” diye sordum. Gözleri yarı kısık, kelimeye emek vermenin heyecanıyla karışık bir kafa patlatma yaşıyorduk ikimiz de. “Ne demektir?” diye sordu, şaşkındı. “‘Fikirler’ demektir” dedim heyecanla. Benim Elif'im biraz kabul edemedi bu kelimenin hakikatini. “Nasıl olur ya?! Ben araştıracağım bunu” dedi.

Akşam eve geldik. Elif efkârı kabullenmiş, bir mesaj atmış: “Bazen efkâr gelir, gitsin diye gözünün içine bakarsın…” Bir “Ah!” çektikten sonra, şakayla karışık tekrar ettim konuştuklarımızı. Ardından ekledim Nesrin Hocamın öğrettiği bir Osmanlı deyimini: “Galat-ı meşhur, lügât-i fasihten evlâdır.” (Halkın arasında meşhur olan, kullanılan söz, sözlükteki açık sözden daha iyidir, evlâdır.)

Elif de bunun üzerine, “Eyvallah kardeşim, sonuna kadar galat-ı meşhurcuyuz!” dedi. “Elif, ben bundan sonraki hayatıma lügât-i fasihçi olarak devam edeceğim, kelimelerin tadına bakıyorum ve çoğalıyorum; seni de lügât-i fasihçi olmaya davet ediyorum!” dedim, ama nafile! Elif’i henüz lügât-i fasihçi yapamadım fakat “Kardeşim, bana da şu kelimeleri öğretsen ne güzel olur!” diye bir geri dönüş aldım. Pek mutlu oldum!
Konuştuklarımızdan mesulüz. Güzel ve çirkin sözlerimizden hesaba çekileceğiz. O hâlde konuşulanlar ne kıymetli, kelimelerimiz ne kadar değerli imiş.

Bana böyle bir idraki sağlayan Nesrin Hocamın ellerinden ve yüreğinden öpüyorum…