HAFIZAMIZI biraz yoklarsak “seçim” kavramının ne olduğunu, “seçim” adı altında ne yapılmaya çalışıldığını daha net tayin edebiliriz sanırım. Sanmak fiilini bu cümleye iliştirmemde de bir mânâ var. Zira bu ara bildiklerimiz başkaca mânâlarla yer değiştirilmeye çalışılıyor. Bu kavram karmaşası da sadece seçim başlığı altında sıralanabilecek birkaç molekül ile elde edilecek elementlerle sınırlı olmayacak. Zira bildiğimiz moleküller ve onlardan meydana gelen tanıdık elementler de anlam kaymasına uğramış görünüyor.
Bizim bildiğimiz mânâda seçim kişiler, olgular ve kavramlar arasından birini seçme salahiyeti idi. Özgür irade ile, sunulan süje ve objeler içerisinden bize en yakın olanı ya da en faydalı olacağına inanılanı tercih ederek diğerlerinden üstün tutma faaliyetiydi. Bazı bazı bu seçme eylemlerimizi etkisi altına alan biçimsiz içtepilerle de karşılaşmadık değil.
Zira en son iktidara ve iktidardaki ittifaka ders vermek isteyenlerin oy verme/ vermeme tercihleri yüzünden, bugün kişisel verilerimizin çalınmış/ satılmış ya da izinsiz ve onaysız olarak üçüncü kişilerin eline geçmesi sağlanmış görünüyor. Aslında en güçlü ses getirmesi gereken vakıa “kişisel verilerin” çalınması ve satılması vahametine olmalıydı. Ama maalesef yine ve yine, mağduriyet algısının pazarı, hakiki mağdurların piyasasından daha fazla rağbet gördü. Çünkü taraf olmanın özü besleyen damarları ne raddede zayıfsa, karşı taraf olmanın güdüsü, hüviyeti destekleyici, benliği tazim edici karakteri de o mesabede kuvvetli olabiliyor ve en iddialı akılları kandırabiliyor.
Bu ülke, maatteessüf seçim adı altında tek partili, tek adaylı dayatmalara maruz kaldı. Fakat bu çağda, böyle bir vasatta, demokrasinin en gösterişli uzvu olan seçme ve seçilme özgürlüğünün bu denli yazık bir statüye düşürülmesi öfke, hüzün ve eyvah duygularını bir arada kalbimize zerk ediyor. Herkesçe malûm olanın sanki mahrem bir tarafı varmışçasına yok sayılabilmesi de iki ihtimali zihnimizde düelloya davet ediyor. Ya bu bir akılsızlık ya da akıllarla istihza etmenin keyfiyetsiz bir formu. Ve bu iki ihtimal zihnimizi, hangisinin daha baskın bir eyleme geçirici güç olduğu yönünde defalarca beyin fırtınasının vasatında bırakıyor.
Biz CHP’nin “Aman adayımız yıpranmasın!” garabetiyle aday açıklayamadığı günlerden, seçimden üç yıl önce ve tam da aday yapılmak istenen kimliğin çeşitli suç iddialarıyla tutuklandığı bir vetirede aday gösterilmesini akla ve mantık süreçlerinin hiçbir merhalesine dahil edemiyoruz. Bilmem nakisa bizde mi ama bu amorf yeni model ile CHP hangi “giz”i setretmeye muvaffak olabileceği sanrısında yaşıyor, anlamak güç. Zira her şey fazlasıyla aşikâre…
“Suçlananı aday yaptık” dememek ve “Adayımızı suçluyorlar” algısını kitlelere yedirebilmek için atılan bu cılız adımla nasıl bir mağduriyet tesis etmeye çalıştıklarına nokta atışı bir tespit yapabilmek öyle benim diyenin harcı değil. Hani İmamoğlu hakkındaki iddialardan birkaç gün önce bile bu adımı atmak daha inandırıcı olabilirdi. Gerçi zaten başa gelecekleri bilenler için bu da bir kamuflaj formülü olamazdı ama en azından bilmeyene, görmeyene ve bilse de görse de tuttuğu tarafın algı operasyonuna canı gönülden zihnini kurban vermeye gönüllü olanlar için daha kestirme bir yol olabilirdi. Silivri’deki demirden kapıların kapanmasını takiben yapılan sözde seçimle “Adayımızdan korktular, adayımıza çamur attılar” argümanına nasıl ve hangi uykulu vaziyet ile kani olmamız bekleniyor?
Son zamanlarda yaşananları anlamlandırmak için daha bir beyin dolusu soru kalıbı kullanmak gerekir ama ben hemen en hayatî olanları sıralamak istiyorum…
Özgür Özel’in dizayn ettiği paragraflardaki özne-yüklem uyumsuzluğu ve anlam bozukluğu da bas bas bağırıyor bu aralar. Kendisi evvela taşkınlık yapanları uyarmak, polisle karşı karşıya gelenleri de kendi bulundukları meydana, sadece yasal protesto hakkını kullanmaya davet etmek meallerine işaret eden cümlelerle başlayan bir paragrafın sonu, “Polisle çatışalım diyen el kaldırsın” oylamasıyla nihayete erdi. Hesapta başta söylenen insancıl sözlerin ardına yamanan bu soru cümlesi ile “Bunu yapmayalım demek istedim” defansına mı geçilecek, düşünmek gerek!
Zira kendisi şöyle söyleyerek niyetini beyan etmişti: “Diyorlar ki sokak çağrısı mı yapıyorsun? Evet. Evet. Evet.”
Dikkat ederseniz, üçlenen evet tasdiki ile bu çağrıyı ne kadar aşkla yaptığının da altını bold kalemlerle çizmeyi ihmal etmedi kendileri.
Birisi gerçekten aklımızla dalga geçilip geçilmediği hususunda bize kalp soğutan bir izahta bulunsun, zira iyi niyet tezyinli provokasyon cümleleri dikkatimizden kaçmıyor.
Mezkûr şahıs söyle söylüyor: “Havai fişek atarsanız bunu savunmam.”
Nasıl yani? Polise herhangi bir nesne atılması suç ve hainlik olarak nitelenecekken nesnelerin teker teker sayılması biraz absürt kaçmıyor mu? Havai fişek atmayı akla getiren bu abes uyarının alt metninde iyi niyet bulamayan akıllar mı kirli? Meselâ polise meteor atmanın, ayakkabı fırlatmanın, ne bileyim masa atmanın, sandalye ile saldırmanın, taş atmanın hepsini teker teker mi eleyeceksiniz yoksa hangisinin kullanışlı olduğuna dikkat çekmek üzere olumsuz cümle kalıbından subliminal mesajlar mı vermek istiyorsunuz? Hani olmaz ya, insanın aklına yine de takılıyor.
Tüm bu iyi niyet urbalı ilginç mesajların ardından marjinal gruplar meydanda polisimize taş ve havai fişeklerle saldırdı. Polislerimiz üzerine asit atan eller bile oldu. Yaralanan polislerin ve ülkeyi kaosa sürüklemeye zemin hazırlayan bu çirkin tiyatronun hangi ellerce desteklendiğini bulmak da çok zor olmayacak sanırım.
Tam da Suriye’deki zalim rejimin devrilmesiyle Türkiye-Suriye ilişkilerinin Orta Doğu’da baskın bir stratejiye kavuştuğu ve zalimlerin hazin sonunu yaklaştıran devlet-millet birliğinin mayalandığı bu güzide zaman diliminde, İsrail’in elinin giderek zayıfladığı, ABD’nin İsrail’i Türkiye’den koruyacak erkinin kalmadığı bir proseste, böylesi bir iç karışıklık kimin ya da kimlerin işine gelir, bunu da dikkate almak elzem.
Bu arada herkesin merak ettiği soru kalıplarından birini daha anmadan geçmemek gerek. CHP’nin iç odakları arasındaki bu yıkıcı mücadelede içeriden bilgi sızdıran, gizleri ifşa eden, suçları delillendirip hukuk mercilerine iletenler ile suç isnat edilenlerin ayyuka çıkmasında Sayın Cumhurbaşkanımızın, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, Cumhur İttifakı’nın ve ona gönül verenlerin nasıl bir ilgisi bulunabilir? Ve hatta daha da vahimi, iç kaosun dışavurumuyla belli isimlerin kapalı kapılar ardındaki ziyan eylemlerinin gözle görülür olması nasıl olur da savcılığın, polisin, hâkimin ya da herhangi bir hukuk organının siyâsî projesi olabilir? “Çamur at izi kalsın” siyasetinin bataklığını kurutalı hayli zaman geçti. Bu algılar belli bir zaman dar bir çevrede tarafgir bir yankılanma peyda etse de klasik bir eser mahiyetine erişemeyeceği ve uzun yıllara varıp geniş kitleleri etkisi altına alan bir bilgi olarak kendine yer bulamayacağı aşikâr. Yani bu parmakla işaret etme pratiğinden yeni bir devrim icat etmeye kalkmasınlar, günümüz teknoloji çağının hızlı bilgi alışverişine imkân tanıyan statiğinde, bu genelgeçer kaçış noktalarının algıcılara kâr sağlayacağı bir vasat bulunmuyor.
Demokrasi demişken… Dillerden düşmeyen bu elastiki kavramı o kadar çok sağa sola çekiştirdiler ki artık ellerinde sünmüş, pörsümüş bir bozuk lügat kaldı, o kadar… Demokrasi madem ki seçme ve seçilme hürriyeti olarak tanımlanıyor, o hâlde bu vasat ancak ADAYLAR arasında vuku bulabilir. Demokrasi madem ki fikir hürriyetlerini ve protesto hakkını elde bulundurmanın bir yolu; o hâlde polise en ufak bir cisim atarak, camilere zarar verip hazireleri yıkarak, etrafı talan edip belediye binasına çullanarak yapılabilen bir şey olmasa gerek!
Hiçbir demokrasi formu, üzerinde çeşitli suç iddiaları bulunan ve tutuklama kararıyla nihayet bulan bir soruşturma sürecinde kişiyi, cumhurbaşkanı adayı olarak göstermeyi sindirebilemez. Ve sözde bir seçimle BİR ADAY üzerinden demokrasi şöleni coşkusunu üzerine giyinebilemez. Bunu da geçtik… Hiçbir demokrasi modeli, “Protesto hakkını kullanıyorum” balçığıyla kapatılmış bir saldırı ve çatışma ortamını destekleyemez.
Ee ne kaldı elimizde? Algılar, mağdur edebiyatı, çokça kaçış projesi, içteki menfaat çatışmasının müsebbibini dıştaki bir organizma üzerine atma girişimleri, meydanda çatışma ve kaosu destekleyen bir dolu kışkırtıcı slogan…
Her şey bir yana… Amerikalı şirkete verilen bilgilerimiz ne olacak? Yarın bir gün bu kişisel veriler üzerinden başına iş açılan vatandaşların hakkını kim savunacak?
Çok yazık oldu İstanbul’a… Yıllardır bitmeyen metro projeleri, çeşmelerden kirli akan sular, iptal edilen su arıtma tesisleri, toplanmayan çöpler, kırık dökük yollar, yanan ve arızalanan otobüsler, her an bozuk ve işlevsiz yürüye(me)yen merdivenler, sefer sayısı azaltılan ama zam üstüne zam yapılan toplu taşıma vasıtaları, gitgide içinden çıkılmaz bir hâl alan şehir trafiği…
Ve bugün ortaya dökülenler, öyle kulak arkası edilecek cinsten değil. Şahsını, yaşadığı şehri, ailesini ve toplumu önceleyen hiçbir zihin, bunca iddianın soruşturma sürecinde Devlet’e ve Devlet mercilerine saldıracak kadar kendini kaybetmiş olamaz.
Elbette meydanda polisimize saldıranların marjinal gruplar olduğu, pek çoğunun terör üyesi olduğu gerçeğinin farkındayız. Ama onlarla aynı safta bulunan genç kardeşlerimize de buradan sükûnet davetiyesi göndermeyi kendime bir borç biliyorum. Bazen asla yapmam dediğiniz eylemleri yapanlarla aynı safta yer almak, istenmeyen bir vaziyette bulunmaya sebebiyet verebilir. Gençlerimizin bu çirkin kaos planında istemeden de olsa yer alması, hangi siyâsî görüşte olursa olsun, hepimizi üzen bir vakıa…



