Modernitenin serencamı veya dünya süsü!

Modernleşme döneminde Batı’yı kurtardığı düşünülen anlayışın İslâm âlemini de kurtaracağı düşüncesinden hareket edildiği için tahrif edilmiş Hıristiyanlık ile İlâhilik vasfını, dolayısıyla orijinalliğini muhafaza eden İslâm, aynı kefeye konularak İslâmî esaslarda reform yapılmaya çalışılmıştır. Türkiye’de Cumhuriyet’in tesis edilip, Tek Parti İktidarı’nın yönetime gelmesiyle birlikte modernist düşüncenin ilkeleri modernleşme, Batılılaşma gibi çeşitli isimler altında uygulamaya konulmuştur. Bu doğrultuda İslâm’ın pek çok esası farklı şekillerde yorumlanıp, tahrif edilerek devletin ideolojisine uygun millî bir din oluşturulmak istenmiştir.

MODERNİZİM düşüncesi, merkezini İlâhî esasların oluşturduğu dünya görüşü ve hayat anlayışında değişiklik yaparak merkezine akıl ve bilimin yerleştirildiği ve dinî inanışların dışlandığı veya sadece özel hayatta ve vicdanlarda yer verildiği bir sistem olarak şekillenmiştir. 

Bu çerçevede “modern” terimi, bir kelime olarak “çağdaş ve çağındaki yeniliğe uygun olan” manasının dışında, düşünce tarihinde daha çok “insana vahiy yoluyla bildirilen ebedî ilkelerden ve dinî olandan koparılan şey” manasında kullanılmıştır. 

Bu itibarla modernizmin, geleneğin (din) zıddı olarak İlâhî esaslardan koparılan ve ayrılan şeyi simgeleme özelliği ön plana çıkmaktadır. Modernizm, vahyi, bazen alanını daraltarak, bazen de külliyen göz ardı ederek, onun önemini inkâr ettiğinden modernleşmenin merkezine oturtulan pozitivizm, tabiatı anlamada ve hayatı belirlemede, tecrübe, müşahede ve aklı yeterli görmüştür. İslâm’ın akıl, deney ve gözlem yoluyla bilinmesi ve anlaşılması mümkün olan alanları belirlemesi ve özellikle bunların yetersiz kaldığı alanda vahyi esas almasına karşın modern düşünce, sahasını pozitif bilim ve akılcılığı ile sınırlı tutmuştur. Modernizmin bu çerçevede aklı ve pozitif bilimi yegâne doğru kabul ederek, vahye dayalı bilgiyi inkâr etmesi, düşünce alanının daralmasına, bilim, ahlâk ve sanatın birbirinden ayrılarak bunların sadece insanın çıkarlarına ve zevklerine hizmet eden bir araca dönüştürülmesine yol açmıştır. Modernizmin en önemli vurgusu, hatta baskısı “yenilik” olduğu için her alanda yenileşme düşüncesini tetiklemiş ve dinî alanda bile yeni görüş, yeni yaklaşım ve yeni ritüel/ manasının düşüncesinin gelişmesine büyük oranda katkı sağlamıştır.

Batı’nın her uydurduğu kavramı baş tacı etmek zorunda mıyız?

Müslümanların bugün karşı karşıya bulundukları sosyal, siyasal, ekonomik ve hukukî problemler karşısında alacakları tavır özellikle son iki asırdır birçok Müslüman aydını meşgul etmiştir. 

Batı’nın, skolastik düşünce(*) tarzına baş kaldırıp (itiraz ettikleri) “Aydınlanma Çağı” isim verdikleri/ dedikleri “izm”ler, Müslüman dünyasının da kafalarını karıştırıp ve Batı’nın her gayri tabiiliği “modernizm” diye izah emek istemeleri gayri ihtiyari İslâmiyat (İslâm’la ilgili) çalışmalarında karşılık bulmuştur. 

Modernizm nedir, neyi ifade ediyor? Gerçekten de Batı’nın her uydurduğu kavramı baş tacı etmek zorunda mıyız? 

Akademik gözle modernizm, sosyoloji bilimine ait bir terimdir. Modernizm Batı’da keşifler, Rönesans ve Reform hareketlerinden sonra 16. ve 17. yüzyıllarda başlayan bir fikir hareketidir. Bununla beraber modernizm 18. yüzyıldan sonra gittikçe gelişen ve 20. yüzyılda 2. Dünya Savaşı’na kadar etkileri yoğun bir şekilde hissedilen fikir ve sanat akımıdır. Genel olarak, geleneksel olanı yeni olana tabi kılma tavrı, yerleşik ve alışılmış olanı yeni ortaya çıkana uydurma eğilimi veya düşünce tarzıdır. Modernizm terimi aynı zamanda ve daha geniş bir felsefî çerçeve içinde, çoğunluk aydınlanmayla irtibatlandırılan ideal ve kabuller için kullanılır. Başka bir deyişle, modernizm/ aydınlanmayla birlikte gerçekleşen entelektüel dönüşümün ortaya çıkardığı dünya görüşünü, hümanizm, dünyevîleşme ve demokrasi temeli üzerine yükselen bilimci, akılcı, ilerlemeci ve insan merkezci ideolojiyi ifade eder. Modern dönemde ortaya çıkmış entelektüel akımlara ve sosyal değişime aktif katılımdır. İkincisi, bir kültürel ve artistik hareketle/ akımla alakalıdır. Bu akım kendini manifestolarla, ilkeler ve kalıplarla (paradigma) donatmış ve romantizmin tükenişini ve hissiliğini gidermeye teşebbüs etmiştir. Tabiri caiz ise mekanik bir yapı ile ruhîyati, kısacası estetiğe dair ne varsa yok etmeye çalışmıştır. Bir görüşe göre ilginç bir şekilde, önemli sanatçı modernistler sosyal ve siyasal inançlarında muhafazakâr olmuşlar ve kendilerini çok zaman bir geleneğin koruyucuları/ yaşatıcıları olarak görmüşlerdir. Modernizmin ilk anlamında Marx ve J. S. Mill modernisttirler. İkinci çizgide yer alanlar Eliot, Pound gibi isimlerdir.

“Aydınlanma Çağı modernizm dâhil, Batı kökenli bütün ‘izm’lerin beslendiği ana kaynaktır”

Hakikat şudur ki, Batı’nın “Karanlık Dönem” dediği Orta Çağ, Müslümanlar için Asr-ı Saadet’in devamı olan İslâm medeniyetinin şahika dönemleridir. “Batı skolastiği”nin çaresizlik içinde çıkış aradığı dönem olan 16 ve 17’ci yüzyıllardaki modernleşme adı altında yeni ufuklara yönelimin esası, İslâm medeniyeti karşısında Batı’nın aşağılık kompleksinden kurtulmaya çalıştığı/çabaladığı demdir. Bu hususu, Seyit Mehmet Şen şöyle izah etmektedir:

“Bozulmuş, tahrif edilmiş, insan eliyle çığırından çıkarılmış bir kutsal kitabın ve güya bu kitabın öğretisine dayalı bir Hıristiyanlığın bunalttığı ve hayatından bezdirdiği Batı insanı, kurtuluşunu dini/ Hıristiyanlığı ve dine ait olan her şeyi toptan reddetmekte bulmuştur. Bu reddediş, kolay bir şey değildi şüphesiz. Çünkü bu, kelimenin tam anlamıyla bir redd-i mirastı ve yaklaşık 1500 yıllık bir Hıristiyanî birikimin hayatın içinden atılması, yani hayatın dinî olan şeylerden yana boşaltılması anlamına geliyordu. Oysa hayat dinamikti ve kesinlikle boşluk kabul etmezdi. Öyleyse bu boşluk mutlaka bir şeylerle doldurulmalıydı. Fakat ne ile doldurulacaktı bu boşluk? Gerçekten işi çok mu çok zordu Batı insanının? Bu zor işi başarmak uğruna Batı’nın cins kafaları büyük uğraşlar verdiler, büyük çilelere katlandılar ve kimi zaman sonu ölüme kadar varan çok büyük riskleri göze aldılar. Bütün bu uğraşların sonunda ise hem 1500 yıllık Hıristiyanî birikimin reddiyle kafalarda ve gönüllerde oluşan büyük boşluk doldurulacak, hem de huzura ve mutluluğa hasret kalan Batı insanı huzura ve mutluluğa kavuşturulacaktı. Sanat ve edebiyatla başlayıp, giderek hayatın bütün alanlarını içine alacak şekilde genişleyen ve asırlarca süren bu çileli arayış döneminin literatürdeki/ yazılı kaynaklarda adı, ‘Aydınlanma Çağı’dır. Ve bu çağ, modernizm dâhil, Batı kökenli bütün ‘izm’lerin beslendiği ana kaynaktır.” (1) 

Seyit Mehmet Şen’i okumaya devam edelim: “Immanuel Kant 1784’lerde aydınlanma ile ilgili olarak, şunları söylüyordu: ‘Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını, bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür. Bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliğini göstermeyen insanda aramalıdır. ‘Aklını kendin kullanmak cesaretini göster’ sözü, şimdi aydınlanmanın parolası olmaktadır. “Doğa, insanları yabancı bir yönlendirmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın, tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki insanların çoğu bütün hayatları boyunca, kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar. Ve aynı nedenledir ki, bu insanların başına, gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. ‘Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım…’ oldu mu zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler/ vâsiler, insanların çoğunun ergin olmaya doğru bir adım atmalarını tehlikeli ve sıkıntılı buldukları için gerekeni yapmaktan geri kalmazlar.” (2)

Modern toplum, ferdi hem yalnızlaştırmakta hem de güçsüzleştirmektedir

Günümüzde her şey o kadar hızlı değişiyor, öylesine çabuk tükeniyor ki, en gözde değerler bile hızla sorgulanır hâle geliyor. Asrın başında moda olan ve övgü sıfatı olarak kullanılan kavramlar, bugün olumsuz özellikleriyle birlikte anılıyor. Başta “modern” kelimesi birkaç on yıl öncesine kadar methetme amacıyla kullanılırken, günümüzde daha çok yol açtığı sorunlarla birlikte anılıyor. Artık haberciler, bilim adamları, düşünürler, bu kelimeyi daha çok “modern hayat tarzının getirdiği hastalıklar”, “modern toplum yapısının getirdiği psikolojik sorunlar” gibi cümlelerde kullanıyorlar. Çünkü geçtiğimiz asırda olduğu gibi “modern insan” denildiğinde, “geleneksel kurum ve kuralların çizdiği sınırlardan kurtulmuş, kendi seçimlerini yapabilen ve ferdî gelişimini gerçekleştirebilen insan” anlaşılmıyor. Artık modern insan denildiğinde “hayatını kazanabilmek için ekonomi müesseselerinin talepleri doğrultusunda en yüksek verimle değer üretmek zorunda olan insan” (3) anlaşılıyor. Modern toplum, ferdi hem yalnızlaştırmakta, hem de para, teknik imkân, medya gücünün karşısında tamamen güçsüzleştirmektedir. Artık fertler medyanın reklâm ettiği ürünleri ihtiyaç olarak görmek, propaganda ettiği fikirleri benimsemek ve telkin edilen davranışları sergilemek konusunda tamamen şuursuzca uyup taklit eden bir sürü gibidir. Elbette medyaya hâkim olan güç de kitleleri gütme imkânını siyâsî ve ekonomik nüfuzunu daha da artıracak şekilde kullanmaktadır. Böylece paranın kontrol ettiği medya ve siyaset gücü, yine parayı kontrol edenlerin çıkarına hizmet etmekte, halk kitleleri ise güçlüler karşısında iyice güçsüzleşmektedir. Ne acıdır ki Mevlâ Teâlâ “Arzı ve üzerindeki bütün canlıları insana hizmet ettirmek” üzere yaratmışken, şimdi insan kendi eliyle inşâ ettiği kurumların mahkûmu olmuştur. İnsanoğlunun temel ihtiyaç maddelerini zaten bitkiler ve hayvanlar ona hazır sunmaktadır. İnsana düşen, sadece bu nimetleri hakça paylaşmak için düzenleme yapmaktan ibarettir. Ancak insanlar, dünya düşkünlüğü ile ihtiyaçları çoğalttıkça çoğaltmış, sonra da kurdukları sanayi/ ticaret kurumlarının kölesi hâline gelmişlerdir. Üstelik insanların çoğu, kendini bu gidişata öylesine kaptırmıştır ki modernizmin eleştirisi yapılırken bile hatalardan geriye dönmekten ziyade, daha yeni çareler aramak, daha da ileri gitmek yolu araştırılmaktadır. Her şeye karşı mıyız? Elbette Müslümanlar modernizmin eleştirisini yaparken bile adil ve hakşinas bir tutumu benimsemelidirler. Bizim gayemiz, modernizmi körü körüne kötülemek ve yeni olan her şeyi reddetmek değildir. Aksine, insanların yeni imkânlar geliştirmesi ve böylece bazı eski zorluklardan kurtulması da yine Rabbimizin ihsanlarındandır.

Artık duygular tek tiptir

Müslümanlar modernizmin sağladığı teknolojik nimetlerden yararlandıkları gibi bu gelişimin altında yatan akılcılık, ilerlemecilik ve meselelere yeni yöntemlerle çözüm bulma anlayışını da eleştirmezler. Aksine, bugünkü dünyanın kurulmasında, peygamberlerin ve onlara uyanların büyük emeğinin olduğunun bilincindedirler. İyi düşünülecek olursa modernizmin akıl ve vicdana aykırı töre ve gelenekleri reddedip yerine insan hakları, ferdin hürriyeti ve fırsat eşitliği gibi değerleri benimsemesi yeni bir şey değildir. Bu anlayışın tarihteki kökeni ve ilk örneği, peygamberlerin insanlara armağan ettiği hukuk ve ahlâk anlayışıdır. Bilhassa Peygamber Efendimizin (sav) gönderildiği toplumdaki katı kabilecilik ve törecilik anlayışını kaldırıp İlâhî kanunun önünde herkesin eşit olduğu, üstün hukuk nizamını getirmesi, günümüz toplumlarının bile henüz erişemediği yüksek bir medeniyet seviyesidir. Hayatın bütün yönlerini vahye göre yeniden düzenleyen Peygamberimiz (sav), başta kan davası gütme, kızları öldürme, zayıf kabileleri yağmalama ve köleleştirme, yoksulu faizli muamelelerle ezme gibi birçok çirkin töre ve âdeti yasaklamıştır. Kadın, çocuk ve kölelerin kabile ileri gelenlerinin malı gibi görüldüğü anlayışı kaldırıp bunların kendi inançlarını ve dünya görüşlerini seçme haklarını tanımıştır. Kadınlardan biat almak, kölelerin hürriyete kavuşturulmasını teşvik etmek, farklı statülerdeki kişileri İslâm kardeşliği ile kardeşleştirmek, borçlulara ve kendi hayatını kazanacak sermayesi olmayanlara büyük bağışlarda bulunmakla en büyük devrimi Peygamberimiz (sav) yapmıştır. 

Ancak Peygamberimiz (sav), haksız ve çirkin töreleri kaldırırken, komşuya, akrabaya iyilik, anne babaya vefa, eşine sadakat gibi toplumu ayakta tutan bağları koruyan örf ve adetleri muhafaza etmiş, hatta bunları birer dinî vecibe hâline getirmiştir. Günümüzde ise ferdiyetçilik anlayışındaki aşırılık ve hürriyetin, daha çok nefsanî başıboşluk olarak anlaşılması, hem fertlere hem toplum yapısına büyük zararlar vermiştir. Tek tipleşen hayatımız, modern zamanın fertlerde yaptığı en büyük tahribat, onları tek tipleştirerek adeta sürüler hâline getirmesidir. 

Sabahın erken saatlerinde apartmanlardan çıkıp otobüslere, servislere doluşanları gözlerseniz, 7’sinden 70’ine, kadınından erkeğine, neredeyse bütün insanların evlerini terk edip bir yerlere koşuştuğunu görürsünüz. Çocuklar yaşıtlarıyla birlikte sınıflara, yetişkinler fabrika, dükkân, ofis gibi iş yerlerine doluşurlar. Akşam saatlerinde aynı koşuşturmayla marketlere alışverişe gidilir, reklâmlarda görülen hazır ürünler alınır, aceleyle tüketilir ve yorgun argın televizyon karşısına geçilir. Hayat bu koşuşturmayla geçip giderken, davranışlar, düşünceler ve duygular tek tipleşir. Artık farklı yaş gruplarıyla bir arada zaman geçirilmediği için küçüklere merhamet, büyüklere hürmet, misafire ikram, yoksula ihsan gibi duygular hissedilmez olur. Akrabanın, komşunun zahmetine tahammül, sıkıntılarını paylaşma, derdiyle dertlenme, hakkı ve sabrı tavsiye etme gibi değerler unutulur. Artık anneler, babalar yılın belli günlerinde hatırlanır; diğer akrabalar ise eğer dinî bayramlarda da hatırlanmıyorsa tamamen unutulmuş olur. Artık duygular tek tiptir; kumanda aletiyle kanal kanal atlayıp en eğlenceli program neredeyse o aranır.

Beklenildiği gibi modernizm insanı özgürleştirememiş

Duygu kütlüğü sadece fertleri etkilemez elbette, bunun sonucu olarak toplum da mekanikleşir ve hayat damarları kurur. Duygu olarak yalnızca tüketim duygusunu tanıyan nesiller, dünyanın da can damarlarını kurutur. 

Bugün haz düşkünlüğünün bir sonucu olan tüketim alışkanlıklarına, dünyanın bütün kaynakları hızla tüketildiği hâlde yetişilememektedir. Üstelik insanların iyilik, merhamet, yardımlaşma gibi manevî değerlerin yerine geçirmeye çalıştıkları eğlence, tüketim ve hazcılık anlayışı ruhları tatmin etmemektedir. Bütün dünyada kitleler anlamsızlık, amaçsızlık ve boşluk duygusuyla kıvranmaktadırlar. 

Gençlerin çoğu ruhlarının açlığını, her geçen gün daha aşırı ve daha sapkın eğlencelerle bastırmaya çalışmaktadırlar. Ancak ne yazık ki modern hayat tarzının insan tabiatına ve ruhuna uygun olmadığı açıkça görülse dahi, bu dünya görüşüne kökten bir eleştiri yapmaktan genellikle kaçınılmaktadır. Ortaya çıkan meselelere, yine ilericilik, maddecilik, bireycilik/ hazcılık anlayışı içinde çözüm aranıyor. Oysa Einstein’ın meşhur sözünde belirtildiği gibi “Bir düşünce tarzının ortaya çıkardığı problemleri, o düşünce tarzı içinde kalarak çözemezsiniz”.

Nitekim bugün modern dünya görüşünün ortaya çıkardığı meseleler de aynı düşünce hatalarında ısrar edildiğinden, kalıcı çözümler üretilememektedir. 

Evet, kabul etmek gerekir ki zaman değişmiştir. Artık insanları “komşu komşunun külüne muhtaç” gibi maddî zaruretleri hatırlatarak birbirine yaklaştırmak mümkün değildir. Aksine, bugün eşler bile birbirine muhtaç olmadan hayatlarını sürdürebilmektedir. Ancak bu imkânın eşleri en ufak bir geçimsizlikte boşanmaya sürüklemesi düşündürücüdür. Oysa akılcılığın getirdiği imkânlar, nefsaniyet yerine ruhaniyetin emrine verilse eski geleneklerden daha yüksek seviyede yeni gelenekler tesis etmek mümkün görünüyor. Meselâ günümüzün haber alma ve ulaşım imkânları dünyayı büyükçe bir köye dönüştürmüştür. Artık komşuluk, akrabalık anlayışı çok daha yüksek seviyeye geliştirilebilir. Aslında biraz düşünülecek olursa günümüz insanının en büyük probleminin, yüksek ideallere ve samimi hislere sahip olamama, behimi arzular peşinde sürüklenme olduğu anlaşılır. İşte hem fert hem de toplum olarak insanı bu durumdan kurtaracak olan ise yüksek duygularını harekete geçirecek olan maneviyat aşısıdır. Beklenildiği gibi modernizm insanı özgürleştirememiş, “Orta Çağ’da Tanrı’nın, dinin kulluğunda olan insan, bu sefer de modern çağın yücelttiği olguların, otoritelerin kulluğuna soyunmuştur. 

Kilisenin tasallutundan, papazın tahakkümünden, İncil’e doldurulmuş hurafelerden ve teslis inancının saçmalığından kurtulmak amacıyla aklı kendisine rehber edinen ve akılla kavrayamadığı her şeyi reddeden Batı insanı, bu sefer de modern çağın yücelttiği değerlerin kulu oluyordu. Ne hazin değil mi? Oysa İslâm’a göre insan hürdü ve kâinat insan merkezliydi. Bu nedenle din de, Kur’ân da, peygamberler de insan içindi ve görevleri insanın huzurunu sağlamaktı. Bunun için, İslâm, insana huzur verecek, insanlığa barış ve kardeşlik getirecek. İslâm hiçbir gelişmeye, hiçbir değişime, hiçbir ilerlemeye ve hiçbir yeniliğe karşı değildir. Çünkü kendisi eskimeyen, pörsümeyen ve tazeliğini her an koruyan bir yenidir; her hâliyle son derece moderndir, çağlara ve çağlar ötesine uygundur, asridır ve ebedidir. Öyle ki “5. yüzyılın son döneminde ortaya çıkan Latince modernus terimi, (nasıl) puta tapma karşısında yükselen Hıristiyanlık gerçeğini nitelemişse”, bu terimin niteleyeceği asıl gerçek, 7. yüzyılın başlarında ortaya çıkan, kısa zamanda insanları kölelikten ve putlara tapmaktan kurtararak, bir çöl coğrafyasında insanlığa göz kamaştırıcı huzur vahaları sunan İslâm’dır.

Devletin ideolojisine uygun millî bir din oluşturulmak istenmiştir

“Öyleyse nedir problem?” mi diyorsunuz? Modernizm düşüncesi, İlâhî esasların yön verdiği dünya görüşünü ve hayat anlayışını değiştirerek merkezine akıl ve bilimin yerleştirildiği ve dinî değerlerin dışlandığı veya sadece özel hayatta ve vicdanlarda yer verildiği bir sistem olarak gelişmiştir. 

Bu itibarla düşünce tarihinde “modern” kelimesi lügat olarak ifade ettiği “çağdaş ve çağındaki yeniliğe uygun olan” manasından ziyade insanın ve bilimin “vahiy yolu”yla bildirilen ebedî ilkelerden ve aşkın olandan koparılması manasında kullanılmıştır. Modernleşme döneminde Batı’yı kurtardığı düşünülen anlayışın İslâm âlemini de kurtaracağı düşüncesinden hareket edildiği için tahrif edilmiş Hıristiyanlık ile İlâhilik vasfını, dolayısıyla orijinalliğini muhafaza eden İslâm, aynı kefeye konularak İslâmî esaslarda reform yapılmaya çalışılmıştır. Türkiye’de Cumhuriyet’in tesis edilip, Tek Parti İktidarı’nın yönetime gelmesiyle birlikte modernist düşüncenin ilkeleri modernleşme, Batılılaşma gibi çeşitli isimler altında uygulamaya konulmuştur. Bu doğrultuda İslâm’ın pek çok esası farklı şekillerde yorumlanıp, tahrif edilerek devletin ideolojisine uygun millî bir din oluşturulmak istenmiştir. Devletin dine müdahalesi şeklinde ortaya çıkan bu düşünce sonraları daha da ileri götürülerek pozitivizm merkezli bir dünya görüşü takip edilmiş ve İslâm’ın esaslarının tamamen ortadan kaldırılmaya yönelik politikalar uygulamaya konulmuştur. Tek Parti Dönemi’nde pozitivizm eksenli hükümet politikaları takip edildiğinden, İslâm’da reform yapılmak istenmiş veya ona ait değerler tahrif ve tezyif edilmeye çalışılmıştır. Bu gayretlerin pek çoğunun ise küfür vasfı taşıdığını söylemek mümkündür. Ehl-i Sünnet-ehl-i kıblenin tekfir edilmemesini temel esas kabul etmiştir. Bununla birlikte küfrü icap ettiren şeylerden birinin kişiden sadır olmamasına bağlanmıştır. Dolayısıyla bir Müslüman’ın imanın asli cüzünü oluşturan tasdiki ortadan kaldıran yani Hz. Muhammed’i (sav) tekzip eden bir konuma gelmesi önemlidir. Zira istihlal, istihza ve istihfaf gibi durumlar küfür sebebi sayılmıştır. “İslam modernizmin neresine karşı ya da İslâm toplumlarında modernizm olur mu?” sorularıyla uğraşmak yerine insanlığın hayırlısı olabilmek için, insanlığın yararına ve hayrına, bilgi üreten bir toplum olmanın yollarını aramalı ve bulmalı değil miyiz? 

Son Söz: Kurtuluş İslâm’dadır. Kurtuluş Kur’ân’dadır. Takip edilecek yol Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimizin yoludur. Vesselâm…

-----------------------

K A Y N A K Ç A

1-Prof. Dr. Seyit Mehmet ŞEN, Modernizm Karşısında İslâm, İlk Adım Dergisi 09/ 2004.

2-Aynı derginin aynı sayısı

3-Aynı derginin aynı sayısı

(*)Skolastik düşünce kökeni Orta Çağ Avrupası’na kadar uzanan felsefî bir akım olarak nitelendirilir. Yani 11. ve 14. yüzyıllar arasında ortaya çıktığı bilinen bu akımın Bizans ve İslâm filozoflarının eserlerinin Hıristiyan teolojisi ile birleşmesine bağlı olarak oluştuğu söylenir. Skolastik düşünce, temelde teoloji, bilim ve felsefenin bir araya getirildiği bir yaklaşımı temsil eder. Buradaki en önemli unsurlar ise mantıksal argümanlar ile akıl yürütme eylemi olarak belirtilmelidir. Nitekim skolastik felsefeyi temsil eden filozoflar da doğayla insanların varlığı üzerine çeşitli önermeler sunarken mantıksal argümanlar kullanmıştır.