Modern zamanlar ve aile

Modernizm ve vahşi kapitalizmin getirdiği bir sürü olumsuzluk, evlenme yaşını oldukça geciktirmekte ve gençlerin heveslerini kırarak aile kurma yaşını olumsuz etkilemektedir. Hâl böyle olunca nüfus gittikçe yaşlanmakta ve doğurganlık oranı buna paralel olarak düşmektedir.

VARLIKLAR âleminde iki türlü varlık vardır: Bunlardan birisi Yaratan, diğeri yaratılandır. Yaratan tek, yaratılan ise çifttir. Yâni “ezvâc”...

Sünnetullah (Allah’ın kanunları) ve diyalektik anlayışa göre “zevc” kelimesinin çoğulu olan “ezvâc” kavramı zıt kutupları bünyesinde barındırır. İşte “insan” ölçeğinde bu, “kadın” ve “erkek” denilen iki farklı cinsiyeti bir arada tutar. Zaman içerisinde kadın ve erkek denilen bu iki farklı cinsiyetin bir araya gelmesiyle de (izdivac) “aile” denilen kurumlar ortaya çıkar. Bu durum, insan neslinin devamı için şarttır; bir toplum içinse olmazsa olmaz bir mecburiyettir.

İşte ilk insanlar olan Âdem ve Havvâ’nın ilk aile olma ve ilk olarak aile kurumu kurma hikâyesi böyle başlamıştır. O gün bugündür bu böyle devam edip gelmiştir ve dahi “son saat”e kadar bu şekilde devam edip gidecektir.

Geride kalan insanlık târihi ve hâlihazırdaki durum bunun en büyük göstergesidir, tezimizin en büyük delilidir. Aynı zamanda bu (aile kurumu), bilimsel olarak da sosyolojik bir realitedir. Hiç aile kurmayan ya da kuramayanlar ise istisnadır. İstisnâlar ise hiçbir zaman kaideyi bozmazlar ya da bozamazlar.

O hâlde aile kurmak esastır, doğru olan da budur. Evet, târihî süreç içerisinde binbir çeşit aile yapısı kurulmuştur. Sosyolojik olarak bu aileler, ölçeklerine ve fonksiyonlarına göre kimi zaman büyük aile, geniş aile, küçük aile, çekirdek aile, geleneksel aile, modern aile gibi adlarla anılır olmuş ve literatüre böyle geçmişlerdir. Toplumun bekâsı, neslin devamı, ahlâkî yapının maslahatı ve ülke nüfusunun demografik özelliği gereği aile kurumu ve aile yapıları çok stratejik ve önemli olsa da, artık günümüzde modernizmin etkisi ve hedonist felsefenin (hazcı) baskısı yüzünden hem aile kurmada, hem de kurulan ailelerin sağlıklı bir şekilde yürütülmesinde büyük sorunlar yaşanmaktadır.

Bu meyanda çözülen ve dağılan aile yapılarını göz ardı etmemek lâzımdır. Bu yapılarda meydana gelen aldatmalar, boşanmalar, işlenen cinâyetler ve yaşanan daha bir sürü sorun, aile kurumunun geleceğini önemli ölçüde tehdit etmektedir. Ne yazıktır ki, bütün bu sorunlar nedeniyle gençlerin yuva kurma heves ve arzuları körelmekte, iştiyakları kaybolmakta, motivasyonları dumura uğramaktadır. Mâmâfih, modernizm ve vahşi kapitalizmin getirdiği bir sürü olumsuzluk, evlenme yaşını oldukça geciktirmekte ve gençlerin heveslerini kırarak aile kurma yaşını olumsuz etkilemektedir. Hâl böyle olunca nüfus gittikçe yaşlanmakta ve doğurganlık oranı buna paralel olarak düşmektedir. Bugün Batılı ülkelerin içine düştükleri açmaz ve çıkmaz durum, işte bu minvâl üzeredir ve kendileri için alarm zilleri bunun için çalmaktadır.

Ancak, Batılı ülkelerin bir avantajı vardır: Sürekli olarak Asya, Afrika ve Ortadoğu toplumlarından göç almakta, bu göçler vasıtasıyla nüfuslarını yenilemekte ve onları asimile ederek açıklarını kapatmaktadırlar.

Şehirleşme olgusu, eğitim ve ekonomik durumlar nedeniyle aile kurmaya aday müstakbel eşler açısından yuva kurmanın zorlukları anlaşılır olsa da bu durum, uzun vâdede ülkelerin gelecek ve bekâları açısından büyük handikaplar oluşturmaktadır. Bu handikaplar ne yazık ki ülkemiz için de geçerlidir.

Yalnız, bizim gibi ülkelerde durum daha da vahimdir. Çünkü henüz medenîleşme sürecini tamamlayamamış ve sosyolojik açıdan ülkenin önemli bir kısmına hâkim olan feodalite ve çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen Kur’ân’dan tam olarak beslenemediği için geleneksel din anlayışına sahip olan bu toplum, modernizmin karşı konulamaz ayartmaları karşısında tutunamayıp ahlâkî açıdan muazzam bir çöküntüye uğramıştır.

Modernizm ile birlikte, onun gayr-i meşrû çocuğu durumundaki hedonist (hazcı) felsefeye dûçâr olan kimi genç insanlar, mal bulmuş Mağribî gibi oraya buraya saldırmakta ve görgüsüzlükler içinde savrulup gitmektedirler. Dolayısıyla “Müslümanın bozulması tereyağının bozulmasına eşdeğer” olan bu toplumun gençleri ve insanları -maalesef- gittikçe zıvanadan çıkmaktadırlar. Tabiatıyla bu olumsuz durumdan kurulacak olan müstakbel aile yapıları da nasibini almaktadır. Mâmâfih (bununla birlikte) bir de buna AB’ye girme sevdasına kimi güç odakları tarafından kabûl ettirilen fakat gerçekte aile müessesinin ruhuna ve sağlıklı işleyişine aykırı olan “İstanbul Sözleşmesi (mülga)” ve 6284 sayılı yasa gibi hukukî mevzuat çerçevesinde yasal bir zırh büründürülüp eklenince ve dahi gayr-i meşrû ilişkiler de yasak olmaktan çıkarılınca, artık gençleri ve bu toplumun katmanlarını tutabilene aşk olsun doğrusu!

Üstelik bunu yapanlar biraz da Müslüman feministler olunca, diğer yandan kadınlara haklarının dışında adâlet ilkesine aykırı olarak pozitif ayırımcılık yapılınca, kadınlar da gücü ellerine geçirince, tabiatları gereği artık onları dizginleyebilenlere bravo doğrusu! Hiç şüphesiz ki istisnâlar kaideyi bozmaz.

İşte, aile kurumlarının dağılmasının bilerek ya da bilmeyerek altyapısı böyle hazırlanmakta, ahlâkî yapının ve yuvaların yıkılmasına böyle sebep olunmaktadır. Doğruyu söyleyip söylemediğine bakılmaksızın tek taraflı olarak kadının beyanı esas alınan bir anlayış ve uygulamada adâletin tecelli etmesi ve aile müessesesinin ayakta kalması pek tabiî ki düşünülemez.

Durum böyle olunca, bir sürü olumsuzluğun yaşanması ve buna bağlı olarak şiddet, cinâyet ve boşanma oranlarının artması -maalesef- kaçınılmaz hâle gelmektedir. Zâten Devlet’in istatistik kurumları bunun böyle olduğunu doğrulamıyor mudur? Demek ki, bu gibi hassas ve derin mevzûları zecrî tedbirlerle ve kanun gücüyle çözmek pek mümkün olamıyormuş. O hâlde soruna daha kalıcı ve köklü çözümler bulmak gerekiyormuş. Bunun da yolu, değerlerimizden uzaklaşmadan, gerçek mânâda adâlet ilkesinden taviz vermeden, hak-hukuk çerçevesinde kalarak, toplumsal yapıda ve aile ortamında sevgi, saygı ve muhabbet bağlarını güçlendirerek, ailelerin ekonomik ve sosyal sorunlarını çözerek, medenî insanlara yakışır ve yaraşır bir şekilde meseleyi hâlletmektir.

Kur’ân’ın ilgili âyetleri ve Rasûl’ün “Veda Hutbesi” bu konuda belki de iyi bir başlangıç ve açılım teşkil edecektir. Tabiî ki bütün tarafların buna uymak ve bunu kabûl etmek kayıt ve şartıyla… Ancak, modernleşmiş ve hedonizm hastalığına dûçâr olmuş insanlar ve Müslüman toplumlar acaba bunu kabûl edecekler midir? Pek emin değilim doğrusu. O zaman herkesin eliyle ettiğinin bir karşılığı olacaktır hiç şüphesiz ki.