GÜNÜMÜZ modern insanı, özellikle 18. yüzyıl aydınlanma düşüncesindeki aklı tanrılaştırma ve pozitivizmi putlaştırma sapmasından kurtulamadığı için mekân ile olan teması ya hükmeden ya da hükmedilen şeklinde olmaktadır.
Günümüzde insanın özgürleşmesi ve bireyselleşmesinden bahseden Batı menşeli düşünceler yani “izm”ler, gerçekte bunu gerçekleştirmekten çok uzaklardır. Hatta tersi yönde insanı daha çok özgürleştirmek yerine daha çok esir ve bağımlı hâle getirmektedir. Bu hapsolma ise insanı farkında olmadan mekâna da hapsetmektedir.
İnsan yaradılış gereği zaman ve mekândan münezzeh değildir. Yani zaman ve mekân içerisinde hem etkileyen, hem de etkilenendir. Bu açıdan da insan olabilme mesuliyetine haizdir. Zaten beşer ile insan arasındaki en temel fark da mesuliyettir. Heidegger’in ifade ettiği gibi kalem ile yazmaya başlayan bir insan, aynı zamanda o kalem tarafından da şekillendirilmeye başlanır. Her irtibata girdiğimiz nesne ile birlikte, biz de mekânsal olarak bir şekle girmeye başlarız. Özelikle tasavvuf düşüncesinde bütün nesnelerin canı vardır. Bir taşa bakış açısı dahi bu açıdan önem arz eder, bir tahtaya da benzer şekilde bakma lüzumu hâsıl olur.
Kadim medeniyetlerde mekânın ana unsuru, mikro düzeyde insanın merkezi olarak kabul edilen kalbinin vazgeçilmezi olan tanrıya atfediliyordu. Şimdi ise “şeyleşen” insanla birlikte kalpten çok, akla hitap etmeye başlayan bir mekânsallaşma söz konusu olmaktadır. Modern dönemde pragmatizm ve oportünizm akımlarının egemen olmasıyla birlikte mimaride öncelik insan değil, kâr-zarar anlayışı olmuştur. Bununla birlikte artık insanın yaradılışına uygun olmayan mekânlar olan alışveriş merkezleri (AVM) inşâ edilmeye başlanmıştır. Bu da aslında insanı merkeze koyduğunu söyleyen hümanizm düşüncesinin sadece sözde bir insancıllık olduğunu göstermektedir.
Bir olgunun doğruluğunun tespitini yapabilmenin en genel anlamda ispatı, teori ile pratiğin uyumunda gizlidir. Kısacası “praksis” diyebileceğimiz pratik alanda gizlidir. Batı’nın veya Batı uygarlığının bize dayattığı mekânsal algı ile vaat ettiği mekân arasında bir uyum görülmemektedir. Bunun en basit şekilde ifadesi ise günümüzde inşâ edilen mekânlarda yani mimaride gizlidir. İnsanın özgürleşmesini ve birey olarak varlığının önemine vurgu yapan Batı menşeli düşüncelerde tersi yönde; insanı ezen, onu yok sayan, şeyleştiren bir mekân algısı ve mimari olduğunu müşahede etmek pek zor olmasa gerek. Büyük bir üzüntüyle görmekteyiz ki, herhalde hiçbir dönemde olmadığı kadar, modern dönemde insan ontolojik olarak mekândan kopmaktadır. Aslında bu mekândan kopuş ile birlikte, insan da kendinden kopmaya başlamakta, yalnızlaşmakta, yabancılaşmakta ve şeyleşmektedir. Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, “Anadolu’nun Ruhu” kitabında bu konuyu çok güzel özetlemektedir:
“Modernitede içsel olan, batında kalan anlam kaybolmuş, dışa feda edilmiştir. İnsanın kâinattaki yeri ve ontolojik manası ihmal edilip görüntü öne çıkarılmış; böylece ‘body’ mefhumu her şey demek olmuştur. Vücut çalışmaları, makyaj sanayi, sinema sanayi, gösteri, reklâm vs. her şeyin meta olma süreci ister istemez modern insanın yalnızlığını da beraberinde getirmiştir. Modern insan yalnızdır, görüntüler ormanı içerisinde yalnız kalmıştır.”
İnsanoğlu geçmişten bu yana en güzel şiirleri, en iyi romanları, en iyi müzikleri, en iyi sanatsal eserlerini hep en iyi mekânlarda ortaya koymuş ve gerçekleştirmiştir. Çünkü mekân ile insan arasında zorunlu bir ilişki vardır.

Çevre ve sorumluluk, Cansever’de iki önemli kelimedir. Çevresine karşı duyarsız kalan kişi, sorumluluğunu yerine getirmemiş bir kişidir. Gördüğüne karşı bir duyarlılık hissetmeyen, gördüğü çirkinlikler karşısında rahatsız olmayan ve iradesini kullanmayan bir kişi de doğal olarak fert olamamıştır. Fert olamamış insanların toplamından olsa olsa “kitle toplumu” ortaya çıkar.
Nasıl oluyor da insan bu mekânlara hapsolmakta ve bu zevksizliğe tahammül edebilmektedir?
Günümüzde insanlar, bir yer tarif ederken şekilsiz bir AVM’yi merkeze alarak izah etmekte, can sıkıntısına şifa olsun niyetine AVM’ye alışverişe gitmekte, mutlu olduğunda mutluluğunu sevdikleri ile paylaşmak yerine AVM’lerin vitrinlerine saatlerce bakmayı tercih etmekte ve ailecek hafta sonunu geçirmek için AVM’lere akın etmektedirler. Bu ve buna benzer sayısız durumla hemen hemen her gün üzülerek karşılaşmaktayız. Bu anlatılan mekân, aslında tek ve hükmedici olan bir mekândır (AVM). Nasıl oluyor da insan bu mekânlara hapsolmakta ve bu zevksizliğe tahammül edebilmektedir? Bizler, başka alternatifler üretemediğimiz müddetçe, zihnî algılarımızı, kalbî hissiyatımızı hakikate çeviremediğimiz müddetçe, maalesef bu mekândan kopuş devam edecektir. Yersiz-yurtsuz bir dünyada yaşadığımızın farkına varabilmemiz için, öncelikle mekân algımızı güzele çevirmeliyiz. “Bilge Mimar” Turgut Cansever’in ifade ettiği gibi, “insan dünyayı cennete çevirme çabası içerisinde olmalıdır.”
Birçoğumuzun hem şikâyet ettiği hem de merkezî bir mekân olarak belirlediği AVM’ler, farklı dünya görüşüne ve yaşantıya sahip olduklarını düşündüğümüz kişileri aynı mekânda bir araya getirmekte ve tek tipleştirmektedir. İnsanların bu mekânda kaybolmalarını izlemek hem çok şaşırtıcı hem de üzücü olsa gerek. Bu şunu gösteriyor ki, günümüz kapitalist dünyasında AVM gibi tüketim mekânları insanları esir alıp, kendine uyumlu ve uslu bireyler hâline getirmektedir. Daha da üzücü olanı ise, bu mekânlar hepimizi tek tipleştirmektedir.
İnsan, ontolojik olarak kendinin farkına varabilse ve imkânı kendinin oluşturduğunu bilmiş olsa, esir edildiği ve edilgen duruma getirildiği tüketim mekânlarında zaman öldürmekten ziyade huzura varacağı mekânlar inşâ edecektir. Çünkü insana bu imkân verilmiştir. Maalesef tek tip insan modeli ile insana tek bir kalıp sunan modern dünya, farklılıkları kendi lineer tarihsel algısında olumsuzlayarak yok etmektedir. Doğal olarak insan, farkında olunmadan kültürel bir asimilasyona uğratılmaktadır. Her ne kadar çok çeşitli tüketim ürünleri sunulmuş olsa da, hepsi tek bir zihnin (kapitalist zihnin) ürettikleridir. Bu da üreten, ürettikçe varlığını hisseden, faydalı bir hâle getiren nefs terbiyesi ile temizlenen insan; bu kapitalist zihnin inşâ ettiği dünyada konformizmin tembelliğine, zannettiği rahata kavuşacağı vaadiyle aldatılmaktadır.
Uzaklaşma ile mekândan kopuş başlıyor
İnsanın konformist, pragmatist ve oportünist düşünceler ile zihni, kalbi ve hareketleri işgal ediliyor... Varlığını hissedeceği bir üretkenlikten uzaklaşıyor. Uzaklaşma ile de mekândan kopuş başlıyor. Bu kopuş aslında insanın kendinden kopuşudur, çünkü imkânlarını göremeyecek kadar körleşmeye başlıyor. Bu sebeple en temelde insanın kendini bulması gerekiyor. Kendinden başlayarak çevreye bir enerji yayması, bu enerji ile harekete geçmesi, hareketlerinde bir ahlâk gütmesi, bu ahlâk ile kullandığı bütün araçların meşru olması, amacını gerçekleştirirken de hak ve adaleti öncelemesi şeklinde bir silsile takip etmesi gerekiyor. İşte bunun gibi adalet üzerine inşâ edilecek her eylem, güzelin yolundan gidecektir. Sonuçta hiç kuşkusuz kâr değil, dua kazanacaktır. Burada kastedilen dua ister dinî anlamda kullanılsın, isterse herhangi bir dine mensup olmayanlar için teşekkür olarak kullanılsın; her ikisinde de ortak bir memnuniyet mevzu bahistir. Bu memnuniyet ise, önce toplumu oluşturacak insanın harcının sağlam olmasını, sonra da bu insanlardan oluşan toplumun birlikte kuvvetli olmasını sağlayacaktır.
Gerek AVM’lerde, gerekse internet üzerinden kredi kartı ile yapılan alışverişler, alıcı-satıcı arasındaki irtibatı zayıflatmakta ve alışverişlerde pazarlık yapma imkânıyla birlikte üretici, satıcı ve tüketici arasındaki irtibatı koparmaktadır. Birbirleri ile irtibatı kesildiği için de üretim ihtiyaçlara göre belirlenmek yerine, kişi kendi ihtiyacı olmayan bir tüketime yönlendirilmektedir. Bu da çok büyük ölçekte hem israfa hem de tüketim toplumuna yol açmaktadır. Fiyatta dahi tek tipleştirme, İmam Gazali’nin ifade ettiği “insanların cömertlikte bulunma özellikleri”ni de yok etmektedir. İnsanların varoluş gayesindeki insan-ı kâmil olmaya yönlendiren yolları tıkamakta, sorumluluk iradesinin kullanılmasına da fırsat vermemektedir. Mesuliyet sahibi olmayan insanın, yaşadığı dünyaya yeni bir ses ve yeni bir soluk getirmesi de pek mümkün değildir.

Turgut Cansever’de mimarlık kültürünün varlığı, kültürel gelişmenin ilk adımını ve zarurî temelini teşkil eder. Mimarî, bir temaşadır ve ilk görünür olandır. Bir şehre girdiğinizde ilk önce o şehrin mimarisi sizi karşılar ve bu mimarî, o şehir hakkında size önemli ipuçları sunar.
AVM’lere karşıt olarak, bizler kendi medeniyet düşüncemizi yansıtan ne gibi mekânlar inşâ etmeliyiz? Geçmişte Osmanlı’nın içtimai düzeni içerisinde pazarlar çok önemli yer teşkil etmekle birlikte, toplumun genel yaşam tarzının yansımasını görmenin en kolay yolu da alışveriş yapılan pazarlardı. Osmanlı’da sosyal hayatın en önemli yansıması olan pazarlarda esnafından tutun da usta-kalfa-çırağına kadar belli bir teşrifat sisteminden söz edilir. Bu da fütüvvet teşkilatıdır. Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, bunun bir manevî eğitim olduğunu da söyler: “Siz fütüvvet teşkilatında aynı zamanda Ahilik eğitimi alırsınız. Ahilik bir manevî eğitimdir; ama maddî zanaat eğitimiyle beraber yapılır. Yani siz ustanızdan demircilik sanatı öğrenirsiniz.” Ahilik teşkilatı ve lonca sistemi gibi bir yapılanmanın günümüz koşullarına göre düzenlenmiş şeklinin aciliyeti söz konusu, bu sağlandığı taktirde kapitalizmin üretim yerine tüketimi merkeze aldığı ve insanı insana yabancılaştırdığı düzeni de ortadan kaldırabiliriz. Kapitalizme karşı en iyi koruyucu aşı, kuşkusuz “Ahilik Teşkilatı” gibi bir düzenin günümüz koşullarına göre tekrardan inşâ edilmesidir.
Ayrıca mekâna bakış açısını da yine kendi medeniyetimizdeki örneklerde bulabiliriz. Ömer Lütfi Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” makalesinde, dervişlerin en temel özelliğinin ıslah edilmemiş olan verimsiz arazileri yerleşerek oraları ıslah etmek ve bu şekilde kendi inançlarını hâl dili ile diğer gönüllere girmesine imkân sağlamak olduğunu ifade eder. İnanç ve düşüncelerde imkânı değerlendirme en etkili unsurdur. Mekânın öznesinde insanın olması demek, mekâna hükmeden değil, mekân ile topografyası arasında uyum içinde olan insan demektir. Turgut Cansever’in ifade ettiği gibi: “Ortaya koyduğumuz her şey, bilinçli yahut bilinçsiz olarak inançlarımızın bir ifadesidir. Sonuç olarak üslup, inançlarımızın doğrudan bir yansımasıdır; zira inançlar ile ameller (eylemler) arasında kopmaz, saf, samimi ve mutlak bir ilişki vardır.”
Yüksek bir medeniyet, yüksek ahlâka ve irfana dayalı bir medeniyettir
Ecdadımız, birçok şehrimizde çok kıymetli Selçuklu ve Osmanlı mimarisi eserler bırakmakla birlikte, bu eserlerde her anlamda bir süreklilik de meydana getirmiştir. Konya’dan Edirne’ye kadar bütün tarihî camilerimizdeki mimarî değişimin bir süreklilik hâlinde devam etmesi de bunun kanıtıdır. Medeniyetimizin gelişim aşamalarını, yalnızca camilerimizin mimarî değişiminden görmek dahi mümkündür. Camilerimizdeki mimarî ve estetiği anlayabildiğimizde, ecdadımızın bizlere ne kadar önemli şeyler bıraktığını çok daha iyi anlayacağımız da şüphesizdir. “Denebilir ki Osmanlı bir bakıma varlığın kuvvetler hiyerarşisini incelemiş. Mesela, dağların biçimini ben değiştiremem, demiş. Dolayısıyla ben, şehri ovada tarım toprağını ziyan ederek kullanmak yerine yamaçlara yerleştirmeyi tercih ediyorsam, ayrıca yamaçların serin rüzgârlar aldığını da biliyorsam, insanımın uzak ufuklara bakmasını istiyorsam ve aynı zamanda insanımın ufkunun kısa, dar değil, uzak olduğundan haberdarsam; onlara ev yaptığımda yalnızca karşıdaki apartmanın cephesini seyretmek yerine, ta karşı dağları seyretmek, hatta o aralıklardan ovaları, yer yer başka güzel şeyleri seyretmek, yüce bir ağacın nasıl bir ilâhî hikmet ürünü olduğunu görme imkânı da sağlamak istiyorsam; o zaman tabii ki ovada olmak yerine, yamaçta olmak daha iyi.”
Şehirlerimizde yer tarifinde AVM’ler merkeze alınırken, gökdelenler yükselirken, trafiğimiz bu hâlde iken, toplumumuzdaki fertler nasıl güzele ve estetiğe sahip olabilir? Şehirlerimiz devasa yapılar ile insanın ufku temaşa etmesine dahi imkân vermezken, nasıl bir medeniyetin inceliğinden söz edebiliriz? Her sabah tabiat ile irtibat kurarak, yaratıcıyı hatırlayan kaç insanımız var? Gün geçtikçe görsel ve yazılı basında birçok intihar, cinnet ve cinayet haberlerini daha sık duymuyor muyuz? Pekâlâ, bunda insanı ezen ve estetikten yoksun şehirlerimizin mimarî yapısının hiç etkisi yok mu?
Evet, bunların hepsinin çok büyük etkileri var. Yüksek bir medeniyet, yüksek ahlâka ve irfana dayalı bir medeniyettir. Ahlâk ve irfanın en önemli göstergesi ise biz Türklerde şehirdir. Şehir insanı şekillendirdiği, bir ahlâk kalıbının içine dâhil ettiği gibi insan da şehri güzelleştirmektedir. Bu tek yönlü değil, çift yönlü bir etkidir. Burada hem fert hem de toplumun önemi ortaya konulmaktadır. Sadece toplumu veya sadece ferdi merkeze alan düşünce yerine, bizde her ikisini de kapsayıcı şekilde fert ve toplum diyalektiği ile sağlanması asıldır. İslâm düşüncesinde şehirlerin sürekli değişim hâlinde olduğu ve bu anlayışa göre şekillendirilmeleri gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Onun için her sanat, din ve ahlâk alanına ait bilgi ile gelişir.
Turgut Cansever’in şehir düşüncesi, ahlâk ve dinden ayrı düşünülemez
Dünyaca tanınan büyük mimarımız Turgut Cansever’in (1921-2009, üç kez “Ağa Han Mimarlık Ödülü” almış tek mimardır. “Bilge Mimar” olarak da anılır) “şehir planlaması” ile ilgili düşünceleri, modern insanın mekândan kopuşu ve yabancılaşması karşısında alınabilecek önlemler adına yol gösterici olacaktır. Turgut Cansever’in şehir düşüncesi, ahlâk ve dinden ayrı düşünülemez. Bu yapıya vücut veren insanlar ve toplumlar, inançlarından ve dinden hareket ederek belirlerler. Turgut Cansever, “Osmanlı Şehri” eserinde şehrin önemini şu cümle ile özetler: “Şehir, ahlâkın, sanatın, felsefe ve dinî düşüncenin geliştiği çevre olarak, insanın bu dünyadaki vazifesini, en üst düzeyde varlığının anlamını tamamladığı ortamdır.”
Turgut Cansever’de şehirleri vücuda getiren yapıları kullanılan malzemeye göre ikiye ayrılır. İlki aile yapısına uyum sağlayan geçici malzemeyle inşâ edilen yapılardır. İkincisi ise kalıcı malzeme ile inşâ edilen idarî, dinî ve içtimaî hizmet gören han, hamam, çarşı gibi yapılardır. Günümüzde, tek bir tornadan çıkmış ve derinde felsefî bir altyapı bulunmayan beton binalar Turgut Cansever’in mimarî anlayışına uzaktır.
Onda şehir imajı cennet tasavvurunun bir yansımasıdır. Bütün tezatlıklar cennet tasavvuru ile yok olur. Her canı olan, şehir dokusunun bir parçasıdır onun düşüncesinde. Bir ağacın, bir kayanın, bir toprağın canı vardır. Hepsi cennet tasavvurunun bir yansıması olan şehre kişilik kazandırırlar. Tabiatla rekabet hâlinde olan modern Batı düşüncesinin aksine, bizim medeniyet düşüncemizde zıttı olarak uyum içindedir. Her eser sanatkârının ruhundan parçalar barındırıyorsa, sanatkârın ait olduğu inançta, o sanatkârın ortaya çıkaracağı eserin ortaya çıkmasında birinci derecede etkilidir. İslâm medeniyetinin en müstesna örneklerini, en iyi yansıtan şehirler de Cansever’e göre Osmanlı şehirleridir. “Osmanlı şehrinde; halkın gücünün önündeki engelleri kaldırarak, her insanın dünyayı güzelleştirme görevini ifa ederek yücelmesine imkân veren, aynı zamanda insanı bu görevden saptıracak şeytanî etkilerden koruyacak üst kuralları koyarak, bireysel ve mahalli olan ile merkezi ve emredici olan ile mahalli veya bireysel olanın çelişkisinin çözümlenmesi sağlanmış, böylece de cennetin kapıları açılmış olmaktadır.”
Osmanlı’da halk bilfiil karar verici ve uygulayıcıydı
İslâm medeniyeti düşüncesinde bir şehri kurmak için dahi felsefî bir derinlik gerekiyordu. Bu ise bir düzene muhtaçtı. “Bir şehri kurmak için gelen işçiler, evvela hamam inşâ ediyorlar; şehri kuracak insanların temiz pak olabilmesi, çalışanların temizliğini sağlamak için. Ardından medrese inşâ ediliyor, bilgi ortamının kurulması için. Sonra cami, daha sonra etrafında evler ve mahalleler inşâ ediliyor yavaş yavaş.” Günümüzde ise neden böyle bir sıra izlendiğini anlayacak mimar bulmakta zorluk çekmekteyiz. Çünkü en önemli kayıp olan, zihnî ve kalbî kodlar maalesef kırılmaya uğramıştır. Bu kırılmaları Prof. Dr. Tayfun Amman şöyle sıralamaktadır: “Tarih kırılması, kültür kırılması, dil kırılması, din kırılması ve devlet kırılması…”
Osmanlı şehrinin oluşumunda vakıfların büyük rolü vardır. Vakıflar ve dolayısıyla da halk teşekkülleri, padişahın emrinde değildi. Vakıflar sayesinde servet veya artı değer bir grubun elinde kalmıyor, tam tersi tekrardan halka dönüyordu. Bu da toplum içerisinde ahengin korunmasını, haset ve düşmanlığın azalmasını sağlıyordu. Bu şekilde topluma yayılan servet ile vakıflar teşekkül ediliyordu. Vakıflar sayesinde en küçük şehir birimi olan mahallelerde söz hakkı o mahallede yaşayan topluma ait oluyordu. Bizatihi yaşanan aksaklıklar, mahalleli tarafından görülüyor ve en kısa sürede de çözüme kavuşturuluyordu. Osmanlı’da halk bilfiil karar verici ve uygulayıcıydı. Merkezî otorite sadece bu yapılan faaliyetlere katılmakla yetiniyordu. Şunu da unutmamak gerekiyor ki Osmanlı şehirlerinde her türlü mimarî yapının yapılabilmesi için gerekli olan standartları belirleyen Hassa Mimarlar Ocağı vardır. “Ocağın başında da devletin başmimarı (Bayındırlık Bakanlığı değil ama). Başmimar ve onun kadrosu standartları oluşturuyor. (Yalnız başlarına değil; sarayda en büyük din adamı şeyhülislam, Enderun, sadrazamların, vezirlerin, padişahların terbiye edildiği ortamda yetişerek, onların içerisinden çıkmış bir başmimarla birlikte.” Turgut Cansever, halkın katılımı ve büyük bir birikim ile oluşturulmuş standartların bir araya gelmesi ile ancak doğru şehirleşmenin oluşturulacağını düşünmektedir.
Turgut Cansever, şehirlerimizin mimarî açıdan beton yığınlarına dönmesinde, Osmanlı Mahalle Teşkilatı’nın sona erdirilerek 1928 yılında kabul edilen Belediyeler yasasının etkili olduğunu söyler. Hatta bu yasa sonrasında 6 katlı binaları 8 kat, 8 katlı binaları 16 kata çıkarmanın sonucu olarak, Cumhuriyet döneminde yaptığımız israfın 2 bin trilyon civarında yık-yap israfı olduğunu hesaplamıştır. Cansever, 10 milyon nüfuslu İstanbul’da, insanlar yılda 280 trilyon lirayı evleri ile işleri arasında gidip gelmek için harcadıklarını, oysa 20 milyon nüfuslu Frankfurt metropolünde ulaşım için yalnız 68 trilyon harcandığını dolayısıyla İstanbul’un Frankfurt metropolüne göre kişi başına 8 kat fazla harcama yaptığını hesaplamıştır. Bu ciddi farkın en önemli sebebi, nüfusun aşırı derecede bir merkez etrafında toplanmış olması olarak görmektedir. Bu ve buna benzer israfların önlenmesi için “yıldız kümesi” şeklinde, çok büyük nüfuslu merkezî şehirler yerine bu nüfusun katmanlı bir şekilde daha küçük kümelere ayrılması sayesinde gerçekleşeceğini belirtir. “10 milyon nüfuslu bir şehrin; 50, 100, 200, 500 bin kişilik daha küçük nüfuslu ‘yıldız kümeleri’ne ayrılması ile bu daha küçük nüfus yoğunluğuna sahip şehirlerin çöpünün toplanması, trafik düzeninin sağlanması ve hava kirliliğinin tabiat tarafından temizlenmesi çok daha kolay ve masrafı da düşük olacaktır. Orta Avrupa’da bulunan, en büyük odak noktasında 1 milyon kişinin yaşadığı, onun etrafında 500-600 bin kişilik 5-6 şehir, onların etrafında 200 bin kişilik, 200 bin kişiliklerin etrafında 100 bin, 50 bin, 30 bin kişilik şehirlerin bulunduğu yıldız kümelerinden, ihtisas şehirlerinden oluşan metropoller kurmak mecburiyetindeyiz. Almanya’da merkezinde 1 milyondan fazla kişinin yaşadığı hiçbir şehir yok.”
Çevre ve sorumluluk, Cansever’de iki önemli kelimedir
Turgut Cansever’de mimarlık kültürünün varlığı, kültürel gelişmenin ilk adımını ve zarurî temelini teşkil eder. Mimarî, bir temaşadır ve ilk görünür olandır. Bir şehre girdiğinizde ilk önce o şehrin mimarisi sizi karşılar ve bu mimarî, o şehir hakkında size önemli ipuçları sunar. Bu sebeple de Cansever, çok kıymetli şu sözü söylemekten kendini alamaz: “Çevre karşısında sorumluluk duygumuz, bir güzelleştirme irademiz olmadığı takdirde ne edebiyat ne şiir ne doğru dürüst bir maarif ne başka bir şey yapılabilir.”
Çevre ve sorumluluk, Cansever’de iki önemli kelimedir. Yazılarında ve ifadelerinde sıkça bu iki kelimenin üzerinde durur. Çevresine karşı duyarsız kalan kişi, sorumluluğunu yerine getirmemiş bir kişidir. Gördüğüne karşı bir duyarlılık hissetmeyen, gördüğü çirkinlikler karşısında rahatsız olmayan ve iradesini kullanmayan bir kişi de doğal olarak fert olamamıştır. Fert olamamış insanların toplamından olsa olsa “kitle toplumu” ortaya çıkar. Tabiatı, varlığı ve mevcut durumu güzelleştirecek şeylerin yapılmasının ancak sorumluluk sahibi fertlerin çabaları ile olacağını söyler.
Düşünceleriyle ve eserleriyle, duygu ve düşünce dünyamıza çok önemli derinlik katan, İslâm medeniyetimizin insanlık adına ulaştığı zirve noktaları daha iyi görmemizi ve anlamamızı sağlayan, mimarî ve insan arasındaki ilişkinin ne kadar önemli ve derin olduğunu anlatan, ülkemizin yetiştirdiği önemli düşünürlerimizden ve mimarlarımızdan rahmetli Turgut Cansever, bir Müslüman’ın yaşaması gereken mekânların niteliğinin nasıl olması gerektiğiyle ilgili bizlere çok önemli yol göstermiştir. Bu ifadeler ışığında mekânlarımızın insana yakışır bir şekilde ihya edilmesi için öncelikle zihniyet değişimine ihtiyacımız vardır. Doğru bir zihnî uyanış olmadan, insana yakışır mekânsal dönüşümü sağlayamayacağımızı bilmemiz gerekiyor. Turgut Cansever gibi bu topraklara “Anadolu Mayası”nı yeniden çalan önemli şahsiyetleri, gelecek nesillere daha iyi tanıtmamız ve onların İslâm medeniyetine katkılarını daha iyi anlamamız için enstitüler kurulmalıdır. “Turgut Cansever Enstitüsü” kurarak, kendi mimarimizin nasıl olması gerektiğini çok daha iyi anlar, insan ve mekân arasındaki kopuşu büyük ölçüde engeller, bu topraklara yabancılaşmayı da ortadan kaldırmış oluruz.



