Misafirperver

Mülteci politikalarının elbette dikkatli şekilde gözden geçirilmesi ve düzenleme yapılması elzem; ancak bizim öz kültürümüzde olan yabancıya karşı misafirperverlik ve zulümden kaçana hoşgörü ile yaklaşmak geleneği unutulmamalı.

BUGÜN “Türkiye” olarak adlandırdığımız ve yüzyıllardır pek çok farklı medeniyete, farklı millete ev sahipliği yapmış, çeşitli milletlerin misafir olarak konakladığı bu topraklar, bugün hâlen pek çok insana ev sahipliği yapmakta ve çeşitli nedenlerden dolayı ülkelerinden göç etmek zorunda kalan yahut kendi ülkelerini bile isteye terk ederek yerleşen insanlara bir yurt olma özelliği taşımaktadır.

Türkiye ve Türk insanı dünya sathında misafirperverliği ile ön plâna çıkan ve din, dil, ırk, renk farkı gözetmeden yüzyıllardır pek çok insana ev sahipliğinin nasıl yapıldığını gösteren bir devlet ve millet olmuştur. Türk Devleti, tarih boyunca zulümden kaçanlara yüzyıllardır ev sahipliği yapmaktadır ve bu insanlara yaşam hakkı tanıyan bir devlet olma statüsündedir. Türkler, geçmişte Yahudi’sinden Hıristiyan’ına, zulme uğrayan milletlere yardım etmekten hiç çekinmemiştir. Bunun en bilinen örneklerinden biri, Yıldırım Bayezid döneminde İspanyol zulmünden kaçan yüzlerce Yahudi’ye ev sahipliği yaparak bu insanları ülkenin çeşitli bölgelerine yerleştirip barınmalarını sağlayan Osmanlı’dır. Başta İstanbul, Edirne ve Selânik olmak üzere İzmir, Manisa, Bursa, Gelibolu, Amasya, Patros, Korfu, Larissa ve Manastır’a yerleştiler. Osmanlı Devleti için oldukça önemli olan bu şehirlere yerleştirilmeleri de oldukça manidardır.

Aynı şekilde, İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in zulmünden kaçan Alman Yahudileri, ülkemizin çeşitli yerlerine yerleştirilmiş ve üniversite kürsülerinde ders dahi vermişlerdir. Ayrıca Osmanlı döneminde “İşi ehline veriniz” ayetinden ilhamla zanaatkârların pek çoğu, başta Ermeni kökenliler olmak üzere gayrimüslimdirler. İstanbul’un Fethi sırasında Lukas Natoros’un, “Konstantinopolis’te Lâtin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim” sözü de, başka mahiyetleri olsa da Türklerin hoşgörülü bir millet olma özelliği taşıdığının göstergesidir.

2011 yılı itibariyle Arap yarımadasında halk ayaklanmaları ile başlayan ve bölgenin kaderini değiştirirken “Arap Baharı” olarak adlandırılan dönem sonrası pek çok insan kendi ülkelerini terk etmek mecburiyetinde kalarak başta Türkiye olmak üzere farklı ülkelere göç etmek durumunda kalmıştı. Buna bağlı olarak “mülteci” kavramı yaklaşık son on yıldır ülkemizde çokça tartışılan ve uzlaşmaya varılamayan bir kavram olmuştur. Mülteci, en basit hâliyle “iltica eden, sığınan” anlamı taşımaktadır. Türkiye Avrupalı, Suriyeli, Afrikalı, Güney Asyalı olmak üzere pek çok insana ev sahipliği yapan bir ülkedir. Ülkemiz son yıllarda Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan kaçan Ukraynalı ve Suriye İç Savaşı’ndan kaçan Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapmaktadır.

Son yıllarda gözlemlediğim kadarıyla “Arap” düşmanlığı had safhalara ulaştırılmaya çabalanıyor. Sosyal medyada, Türkiye’de okuyan küçük Suriyeli çocukların bir videosu ile karşılaştım; arkadaşları “Esad bum Suri” diye alay edilip küçümsendikleri için oldukça üzgündüler. Videonun altındaki yorumlarsa akıl alır gibi değildi. Bahsi geçen ve çeşitli ırkçı söylem ve hakaretlere maruz bırakılanlar daha küçücük çocuklar.

Irkçı bir yaklaşımla gelenlerin gönderilmesi adeta bir eşyanın denize fırlatılması misâli tasvir ediliyor. Yüzyıllardır bu topraklar milyonlarca etnik unsuru, farklı kültürleri barındıran bir coğrafya olma özelliğine sahibiz. Elbette hükümetlerin politikaları tartışılabilir, eleştirilebilir ve beğenilmeyebilir. Ancak insanlığımızın unutulmaması lâzım. Yabancı düşmanlığının sadece Araplar üzerinden yapılması ise sorunun başka boyutlarını düşündürüyor. Ülkenin pek çok yerinde sadece Arapça levhalar kaldırılıyor. Hâlbuki bizim yüz yıl önce Gelibolu’da Halepli kardeşlerimizle beraberce savaştığımız düşman İngiliz, Fransız ve benzeriydi.

Mülteci politikalarının elbette dikkatli şekilde gözden geçirilmesi ve düzenleme yapılması elzem; ancak bizim öz kültürümüzde olan yabancıya karşı misafirperverlik ve zulümden kaçana hoşgörü ile yaklaşmak geleneği unutulmamalı.

Bir insanlığınız vardı, onu hatırlayınız!