Vefâtının 84’üncü yılı münasebetiyle Millî Şair Mehmet Âkif Ersoy ve yaşadığı büyük dram

Dönemin idarecileri Mehmet Âkif tarafından kaleme alınan İstiklâl Marşı’nı “Fazla Batı aleyhtarı” diye niteleyerek değiştirmeye dahi yeltenmişler, ancak başarılı olamamışlardı.1923 yılının ikinci yarısından itibaren adım adım takip edilen Mehmet Âkif Ersoy, bu muameleye çok kırılmış, “Bana memlekete ihanet etmiş adam muamelesi yapıyorlar. Buna tahammül edemiyorum” diyerek vatanı terk etmiş ve Mısır’a yerleşmiştir.

Mehmet Âkif Ersoy’un Millî Mücadele’ye katılması

MEHMET Âkif, Sebîlü’r-Reşad’ı Ankara’da çıkarması için Mustafa Kemâl Paşa’dan davet almıştı. TBMM’nin açılışının ertesi günü olan 24 Nisan 1920 günü Ankara’ya vardı. Millî Mücadele’ye şair, hatip, seyyah, gazeteci, siyasetçi olarak katıldı. Ankara’ya varışından bir süre sonra ailesini de yanına aldırdı.

Ankara’ya geldiği günlerde, Mustafa Kemâl Paşa, Konya Vali Vekiline telgraf göndererek Âkif’in Burdur Milletvekili seçilmesini sağlamasını istemişti. Böylece 1920-1923 yılları arasında vekil olarak Birinci TBMM’de yer aldı. Meclis kayıtlarında adı, “Burdur Milletvekili ve İslâm şairi” olarak geçmektedir (İldeniz, 2006).

Ankara’ya varır varmaz ona verilen ilk görev, Konya Ayaklanması’nı önlemek için halka öğütler vermek üzere Konya’ya gitmekti. Büyük gayretine rağmen Konya’da kesin bir sonuca ulaşamadı ve Kastamonu’ya geçti. Halkı düşmana direnişe teşvik için 1920 yılının Kasım ayında Kastamonu’daki Nasrullah Camii’nde verdiği ateşli vaaz, Diyarbakır’da basıldı ve tüm vilâyetlere ve cephelere dağıtıldı.

Mehmet Âkif, Anadolu’ya geçerken Eşref Edip’e de arkasından gelmesini söylemişti. Eşref Edip, Sebîlü’r-Reşad dergisinin klişesini de alıp İstanbul’dan ayrıldı. Âkif, derginin 464 ilâ 466’ncı sayılarını Eşref Edip ile beraber Kastamonu’da yayımladı.

464’üncü sayı o kadar ilgi gördü ki birkaç kere basılıp Anadolu’ya ve askere dağıtıldı. 467’nci sayıdan itibaren yayıma Ankara’da devam edildi. Derginin etkisi o kadar büyüktü ki, yaydığı yoğun duyguların hâkimiyetindeki Orta Asya Türk halklarını etkilemesinden korkan Rusya, derginin ülkeye girişini yasakladı (Hür, 2014).

1921’de Ankara’daki Taceddin Dergâhı’na yerleşen Mehmet Âkif, Burdur Milletvekili olarak Meclis’teki görevine devam etmekteydi. O dönemde Yunanların Ankara’ya ilerleyişi karşısında Meclis’i Kayseri’ye taşımak için hazırlık vardı. Bunun bir dağılmaya yol açacağını düşünen Mehmet Âkif, Ankara’da kalınmasını, Sakarya’da yeni bir savunma hattı kurulmasını önerdi; teklifi tartışılıp kabul edildi.

Ankara’nın değişen havası ve Mehmet Âkif Ersoy

Kurtuluş Savaşı mesafe kat etmeye başladıktan sonra Ankara’da bir erken hesaplaşma ortaya çıkmış, muhalifler tasfiye edilmeye başlamışlardı. Bu atmosferin baskısı altında Mehmet Âkif, 1923 yılında sağlık gerekçesi ile milletvekilliğinden istifa etmişti.

Yakın dostu Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in bir suikast ile katledilmesi, Mehmet Âkif’i çok derinden yaralamıştı. 1923 yılının Mart ayının son günlerinde ortadan kaybolan yakın arkadaşı Ali Şükrü Bey’in, Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Kumandanı Topal Osman tarafından öldürüldüğünün anlaşılması üzerine, kendisine yeni bir yurt bulması gerektiğini hissetti (Hür, 2014).

Ersoy’un büyük dramı

Millî Mücadele’ye büyük emek veren, Birinci Meclis’e Burdur Mebusu olarak katılan, İstiklâl Marşı’mızı yazan ve ödül olarak verilen 500 lirayı Ordumuza bağışlayan Âkif, sırtında paltosuz dolaşıyordu.

Millî Şair Mehmet Âkif Ersoy’un Ankara günlerini, oğlu Emin Ersoy şöyle anlatmaktadır: “Âkif, bir müddet sonra eşi ve diğer çocuklarını da Ankara’ya getirtmiştir. Fakat başkentin Kayseri’ye taşınma tartışmalarının yaşandığı İstiklâl Savaşı sıralarında eşini ve çocuklarını Kayseri’ye göndertmiş, yanında yalnızca Emin’i alıkoymuştur. ‘Benim öldüğüm yerde oğlum da ölsün’ diyerek baba-oğul cepheleri dolaşmışlar, halka ve askere moral verip düşmanın çıkardığı yangınlara su taşımak gibi fedakârlıklarda bulunmuşlardır.” (Ersoy, 2010:4)

Cumhuriyet’in ilânının ardından Ankara’da bir tasfiye süreci başlatıldı. Tasfiye edilenlerden biri de İstiklâl Marşı şairi Mehmet Âkif Ersoy idi.

Hiçbir kanun, nizam ve ölçü tanımayan İstiklâl Mahkemeleri, bir süre sonra dâmâdını, dolayısıyla kendisini de hedef almıştı. Ankara’da hiçbir farklı düşünceye tahammül edemeyen yeni yöneticiler, bir süre sonra muhalif olan herkesi polis aracılığı ile takip ettirmeye başlarlar. Takip edilenlerden biri de İstiklâl Marşı şairi Mehmet Âkif Ersoy’dur.

Öte yandan bazı mahfiler tarafından Millî Şair’e büyük bir ambargo da uygulanıyordu. Ankara Halkevi Reisi Ferit Celâl’in Mehmet Âkif ile ilgili sözleri, bu anlamda önemli bir ipucu teşkil eder: “Mehmet Âkif ile ilgili bir toplantıya şiddetle karşı çıkan Ferit Celâl, vatan şairi Namık Kemal’i de dinî hisler taşıdığı gerekçesiyle dışlamak istediğini söylemişti.” (Serdengeçti, 2000:198)

Dönemin idarecileri Mehmet Âkif tarafından kaleme alınan İstiklâl Marşı’nı “Fazla Batı aleyhtarı” diye niteleyerek değiştirmeye dahi yeltenmişler, ancak başarılı olamamışlardı.

1923 yılının ikinci yarısından itibaren adım adım takip edilen Mehmet Âkif Ersoy, bu muameleye çok kırılmış, “Bana memlekete ihanet etmiş adam muamelesi yapıyorlar. Buna tahammül edemiyorum” (Düzdağ, 1990:3) diyerek vatanı terk etmiş ve Mısır’a yerleşmiştir. Taha Akyol da bu vakıayı şöyle ifade eder: “Mısır’a gidişinin asıl sebebi, ‘takip altında’ kalmış olmasıdır. Peşine polis hafiyesi takılması çok ağırına gitmiştir.” (Akyol, 2010)

1923 yılında Ankara’dan İstanbul’a dönen Mehmet Âkif, Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine kışı geçirmek üzere Mısır’a gitti. 1926 yılına kadar kışları Mısır’da geçiren Mehmet Âkif’e, 1925 yılında Türkiye’ye döndüğünde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Kur’ân’ın Türkçeye tercümesi teklifi yapıldı. Uzun süre bu teklifi reddeden Mehmet Âkif, ısrarlar karşısında kabul etti. 6-7 yıl kadar üzerinde çalışma yaptı.

1932 yılı Ramazan’ında, bir teravih namazından sonra Kur’ân yerine Türkçe tercüme okunması, kendisinde yapacağı tercümenin Kur’ân yerine okutulma endişesini doğurdu. Bu endişe üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı ile yapmış olduğu sözleşmeyi feshetti.

1926 kışından itibaren Mısır’dan dönmeyen Mehmet Âkif, Kahire yakınlarındaki Hilvan’a yerleşti. Kahire’deki “Câmiü’l-Mısriyye” adlı üniversitede Türk dili ve edebiyatı dersleri veren Mehmet Âkif, maddeten sıkıntılı bir hayat yaşadı.1936 yılında rahatsızlanan Âkif, hava değişimi için önce Lübnan’a, sonrasında ise Antakya’ya gitti. Ancak hastalığının ilerlemesi üzerine 1936 yılının Haziran ayında İstanbul’a gelerek tedaviye burada devam etti.

O günlerde Millî Şair’in, içinde ikâmet edebileceği bir evi bile yoktu. Ersoy, bir arkadaşının yanında kalıyordu. Emekli cüzdanında Âkif’in adresi olarak “Beyoğlu, Parmakkapı Mısır Apartmanı’nda Fuat Şemsi yanında” kaydı bulunuyordu (Akyol, 2010).  

Mehmet Âkif’in Mısır’dan dönüşü ve yaşadığı hastalık milletten ustalıkla gizlenmişti. Ömer Aymalı bu vakıayı, Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’den nakille şöyle anlatır: “O zamanlar ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için basın da Mehmet Âkif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmadı.” (Aymalı, 2012)

Mehmet Âkif Ersoy’un cenazesi ve yapılan büyük ayıp

Tarihe düşülen kayıtlara göre, dönemin tek parti iktidarının Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya, İstanbul Valiliği’ne gönderdiği mesajda cenazeye sahip çıkılmamasını ve tüm resmî zevatın cenazeden uzak durmasını istemişti.

Gazeteci Ardan Zentürk, bu büyük ayıbı şöyle anlatır: “Hafif kar yağışı olan 27 Aralık 1936 günü büyük Türk şairi, büyük Müslüman Mehmet Âkif Ersoy’un tabutu dört hamalın sırtında Beyazıt Camii’ne getirildi. Burada kılınan öğle namazından sonra tabut, yirmi beş otuz kişiden ibaret cemaatin omuzları üzerinde yola çıkarıldı. Sonunda mezarının başında on üç kişi kaldı.” (Zentürk, 2009)

Gazeteci Taha Akyol da Mehmet Âkif’in çıplak bir tabut içerisinde musallaya getirildiğini nakleder. Âkif’in çıplak tabut içinde musalla taşına konulan cenazesine devlet değil, üniversite öğrencileri ve halk sahip çıkmıştır (Akyol, 2010).

Âkif’in cenaze namazı için herhangi bir resmî bir tören hazırlanmamıştı. Cenazeye resmî kişi ve kuruluşlardan katılan hiç kimse olmamıştı.

Mehmet Âkif’in cenaze namazına Hukuk Fakültesi öğrencisi iken katılan Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, 5 Ocak 1987’de, Tercüman gazetesinde  “Âkif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazısında o günü şöyle anlatır: “Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Âkif’e ait bulunduğu anlaşılınca bir anda gençler ağlamaya başladı.

(…) Gençler hemen Emin Efendi Lokantası’nın bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı. Ama ne vali, ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu.” (Aymalı, 2012)

Taha Akyol da Millî Şair’in cenazesine yapılan büyük devlet ayıbını Mithat Cemal Kuntay’dan nakille şöyle anlatır: “27 Aralık 1936’dayız. Beyazıt Camii’nin musalla taşında bir tabut, üstünde ne bir bayrak var, ne de bir örtü... Cami avlusunda cenazeyi bekleyen şair Mithat Cemal, ‘Bir fukara cenazesi olmalı’ diye düşünüyor. O anda Emin Efendi Lokantası’nın sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koşuyor. Sonra yüzlerce genç peydâ oluyor, çıplak tabutunu üniversitenin büyük bayrağına sarıyorlar. Defnedileceği Edirnekapı Şehitliği’ne kadar omuzlarda taşınıyor. Kör ve sağır yetkililerin görmediği, duymadığı, tınmadığı büyük Âkif’in cenazesi bu şekilde ‘millet töreni’ ile kaldırılıyor. Ertesi gün gazetelerde bir iki sütuna sıradan birkaç haber… Bir süre sonra, ‘Kimseler yüzüne bakmadı, bitler içinde öldü’ türünden yalan ve aşağılayıcı yazılar çıkıyor.” (Akyol, 2006)

O tarihlerde Millî Türk Talebe Birliği’nde görevli bulunan Prof. Dr. Abdülkadir Karahan da cenazeye katılmış ve bir konuşma yapmıştır.

“Âkif’in Ebediyete Uğurlanışı ve Sonrası” başlıklı bir yazıda hatıralarını anlatan Karahan, cenaze töreni sonrasında başına gelenleri şöyle anlatmıştır: “Üç gün sonra beni Yüksek Öğretmen Okulu’ndan Emniyet Müdürlüğüne istediler. Bir şube müdürü beni sorguya çekti. Ne sıfatla resmî mâkâmların törene gerek görmediği bir şairin kabri başında konuşma yaptığımı sormuştu. Cevabım yaklaşık olarak şöyleydi: ‘Ben herhangi bir şairin değil, Türk bayrağı göndere çekilirken, yazdığı İstiklâl Marşı ile göklere seslenen bir zâtın kabri başında milletimizin duygusunu, saygısını dile getirdim. Beni buraya çağırmakla hatâ işlemiş bulunuyorsunuz.’”

Dönemin yöneticileri her ne kadar Mehmet Âkif’e bir cenaze töreni hazırlamamış olsalar da sevenleri ve binlerce üniversite öğrencisi, onu son yolculuğunda el üstünde Edirnekapı Mezarlığı’na kadar taşımıştır (Aymalı, 2012).

Tıpkı babası gibi oğul Emin Âkif de sıkıntılı günler yaşamıştır. Kaynakların verdiği bilgilere göre Emin Âkif, 1934’te askerliğini yapmak üzere Mısır’dan Türkiye’ye döndü. Askerliğini Kırklareli’nde er olarak yapmaktaydı. Fakat bu dönemde koğuştaki arkadaşlarına Kur’ân okuyup tefsir ettiği gerekçesiyle Dîvân-ı Harb’e verildi. Bu bilginin kaynağı, Ali İlmî Fânî’nin Rıza Tevfik’e gönderdiği bir mektuptur.

14 Ekim 1935 tarihli söz konusu mektup, Emin Âkif’in Bereketzâde Cemil Bey’e gönderdiği bir mektuptan iktibaslar ihtiva etmektedir. “Kırıkhan’da mevkuf şair Mehmed Âkif Bey’in mahdûmu Emin” imzalı mektuptan iktibasta şu ifadeler yer almaktadır: “Kırklareli’nde vazîfe-i askeriyemi ifa ediyordum. Arapça bildiğim için ara sıra arkadaşlarıma Kur’ân okur, âyetleri tefsir ederdim. Bu hareketim irtica mahiyetinde görüldü. Dîvân-ı Harb’e tevdi olundum ve tevkif edildim.” (Ersoy, 2010:11-12) 


Kaynaklar

Akyol Taha, (2006) Milliyet, 26.12.2006

Akyol Taha, (2010) Milliyet, 29.12.2010

Aymalı Ömer,(2012) Dünya Bülteni,28.12.2012

Düzdağ Ertuğrul, (1990) Safahat, İstanbul: Timaş Yay

Ersoy Emin Âkif, (2010) Babam Mehmet Âkif, (İstiklâl Harbi Hatıraları) İstanbul: Kurtuba Yay,

Hür Ayşe, (2014) Mehmet Âkif Ersoy, Radikal,28.12.2014

İldeniz Aysun, (2006) Milli Mücadelede Mehmet Âkif, Eğitim Dergisi, Yıl 7, Sayı 73, Mart 2006

Serdengeçti O. Yüksel, (2000) Mabetsiz Şehir, İstanbul:T.E.V. Yay.

Zentürk Ardan, (2009) Star, 8.10.2009