Millî bürokrasi: Bu ülkeye inananlara inanmak

Bürokratik bir yapının en önemli yanı, ehliyet ve liyakati yanlış yorumlayan profesyonellik değildir. En kıymetli profesyonellik, geminin battığını fark ettiği an en önce kaçmayı akletmektir. Bu anlamda profesyonellik, ehliyetli ve liyakatli olmak demek değildir. Ehliyet ve liyakat, İslâm ve töre hukukunda “hakkını vermektir”. Kur’ân buna “şeriat” diyor.

“BÜROKRASİ” denince Müslümanların aklına özel bir ayet gelir: “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa, 58)

Bu ayet, içeriğinden çok, inişi hakkındaki rivayetle tanınmaktadır. Bu rivayete göre Mekke fethedildikten sonra, Kâbe’nin açılması için Peygamber Efendimizin Hazreti Ali’den anahtarları getirmesini istediği, Hazreti Ali’nin Kâbe anahtarlarını elinde tutan Osman Bin Tâlha’dan anahtarları zorla aldığı, anahtarları Peygamber Efendimize verdiğinde de söz konusu ayet vahyolunup anahtarların tekrar Osman Bin Tâlha’ya verildiği, bu olay üzerine Osman Bin Tâlha’nın Müslüman olduğu belirtilir.

Dosyaya Kâbe’nin anahtarları hikâyesiyle başlamamın sebebi, tarihî bir çelişkiler yumağını açıp ipi dosdoğru ortaya sermek ve bürokrasi konusunda inanç temellerimizi tarihî bir sağlamlık üzerine oturtmak istememdir. Zira sözünü edeceğim çelişkiler, her ayet gibi özel bu ayetin iniş hikâyesi üzerinden yanlış yorumlanmasına ve yanlış eller tarafından kullanılmasına hizmet etmektedir. Şimdi bu çelişkileri sıralayayım…

Fil Sûresi, Peygamber Efendimiz henüz dünyayı şereflendirmeden evvel, bizzat mübârek dedelerinin içerisinde bulunduğu Fil Vakası’nı ve Mekke’nin işgalini anlatır. Yemen’den gelen Ebrehe isimli vali, inşâ ettikleri kiliseye rakip olmaması için Kâbe’yi yıkmaya niyetlidir. Kâbe’nin bulunduğu Mekke şehrinin en ileri ismi olarak “Kureyş kabilesinin reisi” sıfatıyla Şeybe Bin Hâşim yani Abdülmüttalib, Ebrehe’nin karşısına çıkar. Hiçbir şey bilmesek bile Abdülmüttalib’in “Kâbe’yi Sahibi korur, sen bana develerimi ver” şeklindeki beyanıyla Ebrehe’ye karşı gösterdiği duruştan haberdar olduğumuza göre, Abdülmüttalib, Hazreti Âdem ile tebliğ olunmaya başlanan İslâm’ın tarih içerisinde şekillendirdiği Haniflerden biridir.

Abdülmüttalib’in Kâbe’nin her şeyiyle ilgilendiğini, kendisinden önce var olan Haşim ve Ümeyye tartışmasından ötürü de ayrıca biliyoruz. Çünkü söz konusu tartışma, doğrudan Kâbe’nin sorumluluklarını alma tartışmasıydı ve sorumluluk Haşimoğullarına verilmişti.

Şeybe Bin Hâşim yani Abdülmüttalib dünyasını değiştirince, Hâşim’in oğul azlığını mazeret gösteren Ümeyyeoğullarından Harb Bin Ümeyye, Kâbe’yle ilgili sorumlulukları üzerine aldı. Ve çok kısa bir zamanda Kâbe, Hanif korunmadan çıktı. Ebrehe’nin fillerine yıktırılmayan Kâbe, ona sözde saygı duyanlar tarafından artık işgal edilmişti. Abdülmüttalib’in temiz tuttuğu, etrafında içki içilmesini ve tavaf sırasında çıplak olunmasını yasakladığı Kâbe, çok kısa bir sürede perişan bir hâle getirildi. (Hâdim-i İslâm olan Âl-i Osman’ın elinden çıkıp Suud’un eline bırakılan bugünkü gibi.)

Harb Bin Ümeyye, Kâbe’nin anahtarlarıyla ilgilenme görevini Osman Bin Tâlha’ya verdi. Peygamber Efendimiz, Risaletini açıkça ilân ettikten sonra bir gün, Osman Bin Tâlha’ya da İslâm’ı tebliğ etmek üzere kendisiyle görüştü. Osman Bin Tâlha, Efendimizin tebliğini reddetti. Efendimiz ona, bir gün Kâbe’nin anahtarlarına Kendisinin sahip olacağını ve o anahtarları yine muhafaza etmesi için Osman Bin Tâlha’ya vereceğini ifade etti.

Osman Bin Tâlha, Uhud ve Hendek Savaşlarına Kureyşli müşriklerin yanında katılmıştı. Hudeybiye Antlaşması ve meşhur Kazâ Umresi sırasında müşriklerin tavırlarındaki kötü niyete ve Efendimizle birlikte Müslümanların asaletine tanık oldu. Kalbi yumuşadı. Halid Bin Velid ile Medîne’ye giderek Efendimizle buluştu ve Müslüman oldu. Ardından da Mekke’nin Fethi’nde Efendimizin yanında yer aldı. Medine’ye gitmeden evvel Kâbe’nin anahtarlarını annesine emanet etmişti. Mekke fethedilince annesinden anahtarları aldı ve Kâbe’yi Efendimize açtı. Efendimiz, anahtarların kendisine teslim edilmesini isteyen Hazreti Abbas ile Hazreti Ali’ye, Osman Bin Tâlha’ya vermiş olduğu sözü dile getirerek anahtarların daima Osman Bin Tâlha ve ailesinde kalacağını beyan etti.

Evet, hikâye bu... Yani ortada Hazreti Ali’nin darp etmesi veya Osman Bin Tâlha’nın ayet gelmesi üzerine Müslüman olması gibi bir durum yok. Peki, tamamı Medine’de inmiş olan (bazı ayetleri hakkındaki Mekke nüzulü iddialarını bütün Kur’ân âlimleri yalanlamıştır) Nisa Sûresi’nin 58’inci ayetinin bu anahtar teslimi anında geldiğini iddia etmenin nedeni ne olabilir?

Bu satırdan itibaren tane tane anlatarak bürokrasi olgusuna ve millî bürokrasi ihtiyacına değinmeye başlayabilirim.

 

 

Devletin sistemini devlet gibi görmek, bürokrasinin en alçak, en sinsi yaklaşımıdır. Buradan bakarak sisteme sahip olmaya, egemen olmaya kalkışır. Varlığının devamlılığını sistemin devamlılığında görür.

 

Bürokrasi: Sisteme hâkim olmak

Herhangi bir canlı için DNA (deoksiribo-nükleik asit), o canlının gen bilgisi, kırmızı kitabı demektir. RNA (ribo-nükleik asit) ise, DNA’da şekillenecek bilgiyi düzenleyicidir. DNA’ya ulaşmanın yolu RNA’dan geçer.

Devlet için sistemi kurgulamanın yolu, işleyişi yürütecek bantların başında bekleyen elemanları kodlamaktan geçer. Taylorist üretim anlayışında herhangi bir üretim elemanı, kendi görevi dışındaki hiçbir görev içeriğini ve dolayısıyla kendisi dışında çalışanların yaptığı işi bilmemelidir. Bu, olumsuz anlamda “Her şey ben yapıyorum” düşüncesini ortaya çıkarabilir. Fakat nihaî çıktının büyüklüğünü gördüğünde, yaptığı işin çok küçük bir dokunuş olduğunu anlaması sağlanır. Bütünü göstermek, olumsuzluğa neden olacak tüm yaklaşımları ortadan kaldırmak içindir. Bu anlamda RNA’daki riboz şekerinde bulunan bir oksijen atomu, DNA’da yer almaz.

Devlet işleyişinde, devletin haberdar olacağı bilginin kamuda var olan bilgiden mutlaka arınmış çapta, nihaî çıktı olarak verimli bilgi olması gereklidir. Bu arınmayı sağlamak, bürokrasi hücrelerinin işidir. Burada bahsettiğimiz bilgi, savunmaya yönelik istihbarat bilgisi değil, kamu hayatında zemin bulan, ekonomiden teknolojiye, istihbarattan aileye, gençlikten eğitime her türden konunun nasıl işlediğine ilişkin bilgidir. Tüm bilgiler bir araya geldiğinde devasa bir bilgi olacaktır. Ancak bir bürokrasi aşamasında yer alan herhangi bir ara elemanın (bürokraside en yüksekteki dahi devlet için ara elemandır, böyle algılanmıyorsa bile bu algı sağlanmalıdır) kendi önüne gelen herhangi bir bilgiyi en önemli bir bilgi zannetmesi, kendi varlığının da en önemli varlık olduğuna hüküm vermesine yol açacaktır. Bu yüzden devlet, herhangi bir ara elemanı olan her memuruna önce büyüklüğünü göstermeli, yaptığı işin değil, devletin işleyişinin önemini fark ettirmelidir.

Bu plânda Türkiye’mizde ilk yanlış, maalesef burada yatmaktadır. Yani memur yani bürokrat, devleti herhangi bir mekanizma olarak fehmederek yaptığı işe ve dolayısıyla kendisine büyüklük atfetmekte, “Ben olmadığımda devlet çöker” diye düşünmektedir. Bu Nizamülmülk anlayışı, devlete tuğlalardan örülü bir duvar kıymetsizliği vermekte, devleti halka karşı duvar şekline getirmektedir.

Evvelâ bizim devlet dediğimiz mekanizmanın adı devlet değil, mülktür. Mülk ise para, gayrımenkul yahut değerli eşya değildir. Mülk, Allah’ın insanın önüne sunduğu imtihandır. İmtihanda gerekli doğru cevabı veren adalet, gereksiz yani yanlış cevabı verense zulmetmiş olur. Bu anlamda en doğru cümle, “Adalet mülkün temelidir” cümlesidir. Devlet ise bir tür ganimettir, nimettir; en doğru Türkçeyle “kazanılan”dır. Devlette bir yer edinmeye, bir makama “Devletin malı deniz” diye bakan zihniyeti ilk beslendiği kaynak da bu kaynaktır.

Devletin sistemini devlet gibi görmek, bürokrasinin en alçak, en sinsi yaklaşımıdır. Buradan bakarak sisteme sahip olmaya, egemen olmaya kalkışır. Varlığının devamlılığını sistemin devamlılığında görür. Nisa Sûresi’nin 58’inci ayetinin Mekke fethedilip de Kâbe’nin anahtarlarının alınması hâdisesine bağlayan, daha doğrusu böyle bir hâdise olmuş gibi kurgulayan arka akıl, kendisi için bir propaganda dili uydurmuş ve bu dili kabul de ettirmiştir. Abdülmüttalib’in vefatı üzerine vazifeyi darbeyle “kazanan” yani devletlenen Ümeyye aklı, sadece Osman Bin Tâlha’nın İslâm’a girme hikâyesini tahrif etmemiş, diğer yandan da “Adalet mülkün temelidir” sözünün sahibi Hazreti Ali’ye, sözde rivayette darpçı, darbeci iftirası atarak ayrıca bir konum elde etmiş, Allah’ın ayetinin yanlış değerlendirilmesini sağlayarak Müslümanlara, “Sizden olmayanlara da, işinde ehil olmasından dolayı güvenmelisiniz” kabulünü yerleştirmiştir. Biz bunu, FETÖ elebaşının “Haçlılar size zulmetmez, tecavüz de etmez” ifadesinde kanlı canlı görürüz. (Kaldı ki gerçekte, belirttiğimiz gibi Osman Bin Tâlha hem olaydan önce Müslümandır, hem de ayet üzerine değil, Efendimizin verdiği söz üzerine anahtarı muhafazaya devam etmiştir.)

Bürokrasinizde sizden olmayana güvenmek, makama ve dolayısıyla halka zulmetmektir. Hatta sizden olup bir makama talip olanı da görmezden getiren yaklaşım bundan kaynaklanır. Nisa Sûresi’nin 58’inci ayetini bu uydurma rivayetle kodlamak, Müslümanlar arasında “Görev istenmez, verilir” şeklindeki yanlış siyasetin de doğmasına neden olmuştur. Bu bakımdan Müslümanlar arasında ehliyet ve liyakat kavramları da algı temelinde tahrifata uğramıştır. Yani ayeti tahrif etmeye güç yetiremeyen zihniyet, uydurma bir hikâyeyle ayeti kendi düzenine hizmet ettirme yoluna gitmiştir. Bu ayrıca Allah’a, Resûlüne ve Resûlün Ashabına iftiradır.

Ancak biz Yûsuf Sûresi’nden öğreniriz ki, ilmimizle kamuya faydalı olacağımız bir başlık altında, mevcut bir makama talip olmamız bir tür zekâttır. Yûsuf Nebî, Kur’ân’ın bir Mısır hükümdarı olmasına rağmen hassaten firavun değil de “melik” yani “mülk idarecisi” olarak Müslümanlığıyla andığı Mısır Melikinden, kendisini “hazineye bakmakla görevlendirmesini” talep etmiştir. Olayın başlangıcında “daha başka bir vazife önerildiğinde”, Yûsuf Nebî, “Başına geçince öğrenirim, oradaki memurlar yapacak zaten tüm işi” dememiş fakat “Görev filan istemem, ben peygamberim. Sen de dâhil olmak üzere bana iman hususunda uyun, gerisine karışmam” da dememiştir. Bunlar yerine, “Bana hazine memuriyetini/bürokratlığını ver, ben o konuda ehliyetliyim” şeklinde bir beyanda bulunmuştur.

 

Bürokraside her makam, bir cephedir. Gaye, “İnsan yaşat ki devlet yaşasın” ilkesini uygulamak, devletin varlığı, bağımsızlığı, bütünlüğü ve bekâsıdır.

 

Silah arkadaşlığı  

Bürokratik bir yapının yani bir organizasyon sistematiğinin en önemli yanı, ehliyet ve liyakati yanlış yorumlayan profesyonellik değildir. Buradan bakınca en kıymetli profesyonellik, geminin battığını fark ettiği an en önce kaçmayı akletmektir. Bu anlamda profesyonellik, ehliyetli ve liyakatli olmak demek değildir. Ehliyet ve liyakat, İslâm ve töre hukukunda “hakkını vermektir”. Kur’ân buna “şeriat” diyor.

Ehliyet ve liyakat bakımından hakkını vermeyi, görevin gereklerini yerine getirmek olarak ifade etmemiz pek de doğru olmaz. Nitekim Efendimiz, hakikî iman sahibi olmak için ilk gerekli şartı, “Hakikî iman sahibi olmadan Cennet’e giremezsiniz; mümin kardeşinizi tam anlamıyla sevmedikçe hakikî iman sahibi olamazsını” hadisiyle belirtmiştir.

Sevmenin hakkını vermek, anne ile evlat arasında anne için özellikle mümkündür; ancak anne, doğurduğuna karşı bir güdülenmeye sahiptir. Ancak biz sevmenin hakkının doğrudan verildiği en özel manzarayı silah arkadaşlığında görürüz. Silah arkadaşlığı, hangi karından doğduğuna, hangi vesileyle bir araya gelindiğine bakmaksızın, aynı gaye uğrunda atağa geçmek, aynı gayeyi savunmak için çarpışmak ve savunmaktan ileri gelir. Silah arkadaşlığı, ne pahasına olursa olsun, kendisinden evvel silah arkadaşını yaşatmayı amaç edinir. Silah arkadaşlığın karşılıklı şekilde tam güven ve hiçbir şekilde satmamak inancı vardır.

Bürokraside her makam, bir cephedir. Gaye, “İnsan yaşat ki devlet yaşasın” ilkesini uygulamak, devletin varlığı, bağımsızlığı, bütünlüğü ve bekâsıdır. Bu idealize edilmiş fikrin uygulanması sırasında herhangi bir bürokrat, yanında yer alan herhangi bir bürokratı her an satabilme düşüncesi taşıyorsa, o bürokrat, her an devletini, vatanını satma potansiyeli de taşıyordur. Ancak silah arkadaşlığı aidiyetinin yer aldığı bir sistematik, bu fikre asla kapı aralanmasına izin vermez.

Günümüzde, Gladyotik pek çok yapılanmanın, Masonlar, Tapınakçılar, Küreselciler, mezhepçiler veya FETÖ, PKK gibi pek çok terör şebekesinin devlet içerisine sızarak oluşturduğu çeteleşmeler, yasama, yürütme ve yargı erklerinin bütün teşkilatlarında, eğitim kadrolarından spor federasyonlarına, şefkat evlerinden savunma birimlerine ülkenin bütün hizmet birimlerinde, birbirine şüpheyle bakan ve vatanperver olanlarının bile birbirine “Acaba?” gözüyle baktığı kaos odaları oluşturmuştur.

Söz konusu kaos odalarının neden olduğu diğer husus, devleti hafiyecilik oyunuyla sulandırmaktır. Her bir memurun kendi ajandasını tuttuğu, güvenmediği için iş yavaşlattığı gibi önüne gelen bilgi veya belgeyi imzalamasa da arşivlediği, gelecek için kendisine bir garanti bellediği bir hafiye anlayışının, ülkede devlet namına asla bir silah arkadaşlığı müessesesi oluşturmayacağı ortadadır.     

Ergenekon ve FETÖ örneklerine bakınca, bu yapılanmaların, aslında devletin yararlanması gereken “silah arkadaşlığı” düşüncesinden nasıl faydalandığı ortadadır. Ancak zararın neresinden dönülse kârdır. Bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu müesseseyi her bir kurumunda yerleştirmesine bir engel yoktur. Engel olmaya teşne kim varsa bu vatana ihanet içindedir. Bu ülkenin her bir öğretmeni, ayrı her bir mühendisi, her bir savcısı, her bir istihbarat elemanı, her bir polisi ve askeri ve ilâ âhir her bir memuru, sadece kendi alanında değil, birbiriyle bir bütün olarak (espriyle çarprazlama biçimde) birbirini sevmek zorundadır.

Evet, birbirinden uzaklaşan, birbirini sevmeyen, selâmdan habersiz bir topluma dönüştük. Fakat bu aciz durumdan kurtulmanın oldukça fazla yolu var. Bu yolu her alanda göstermek öyle kolay ki…

 

 

Bürokrasinizde sizden olmayana güvenmek, makama ve dolayısıyla halka zulmetmektir. Hatta sizden olup bir makama talip olanı da görmezden getiren yaklaşım bundan kaynaklanır.

 

Akraba ve atama

AK Parti ile ilgili olarak, sanki dünya tarihinde ilk kez AK Parti iktidarlarında görünen bir şeymiş gibi, akrabadan yapılan atamalar ayıplanarak bütün mesele bu düğüme bağlanmaktadır. Her konunun ifrat ve tefrit tarafı olduğu gibi, bu konunun da ifrat ve tefrit tarafı bulunmaktadır. Önemli olan, bu konuda ölçülü olmaktır.

Vatanseverse, ehilse, adilse, ilim sahibiyse ve ahlâklıysa, o yakına güvenmek ve onu bürokrat yapmak, asla kayırmak değil, memleket hayrına davranmaktır. Özel olan ölçü, hanedanlaşmaya gidecek bir olguya izin vermemektir.

Akraba ve atama konusunda en ileri ve tek şikâyet yürütme erkine yapılanı olmuştur daima. Oysa ne yasama, ne yargı erkiyle, ne de akademi ve özel sektördeki kurumsal şirketlerde bununla ilgili hiçbir açık şikâyete rastlanmaz. Hatta yargıdaki bir atama da yürütme erkine fatura edilir, yasamadaki bir atama da, yerel yönetimlerdeki atamalar da. Millî bürokrasiyi inşâ etme yolunda akrabayı kayırmaktan sonuna kadar uzak durulmalı, ancak millî bürokrasi için de ilk çözümleri yakında aramalı. Sanırım bu yüzden söylemişti Ebâ Müslim Horasanî şu sözü: “Onlar, zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman, dost olmadı. Ama uzaklaştırılan dost, düşman oldu…”

Bir parantez olarak CİMER’in varlığı, akraba atamasından daha büyük bir sorundur ve kaldırılmalıdır. CİMER, yasama ve yargı erkelerinin halka hizmet etmekten daha kolay kaçınabilecekleri bir ortam oluşturmuştur. Adaleti kavram bağlamında asla anlamayanlar, yargılama ve hukukî müktesebatı CİMER’den ibaret görerek takıldığı her konuda yürütme erkini sıkıştırma, oyalama ve iş yükünü artırma yoluna rahatlıkla gidebilmektedirler. CİMER’in varlığı, varlığını bürokrasinin olumsuz yanlarına karşı mücadele eden AK Parti iktidarını ayrıca yormakta, hatta bir de yalan yanlış bir algının oluşmasına neden olarak, “Kimi kime şikâyet ediyorsun?” şeklindeki asılsız sorgulamayı peyda etmektedir.

 

Türkiye’nin devlet kadrolarına hâlâ CHP’nin ve CHP ideolojisini kullanan kriptoların yerleştirilmiş olduğu görünmektedir.

 

Kadrolaşamama sorunu

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın özeleştiri anlamında ifade ettiği bürokratik birtakım tıkanıklıkları sivil itaatsizlik, iş yavaşlatma, sumen altı etme, hatta rüşvet gibi bazı başlıklarla sıralamak mümkün. Bunu ortadan kaldırmanın yolu belli. Evvelâ Nisa Sûresi’nin 58’inci ayetini yanlış yorumlamayacak ve bunun yanında ayetin nüzulüne ilişkin tahrifatı görerek şeytanî aklın elde ettiği zemini altından çekip alacağız.

AK Parti iktidarlarının kadro ve bürokrat tercihlerine konusuna gelince…

AK Parti’nin içinde olduğu fakat içinde olduğu için göremediği bir gerçekten bugüne kadar bahsedilmedi. Bu durumu şu soruyu sorduktan sonra izah edeyim: AK Parti’nin bürokrat yaptığı isimler neden her seçimde milletvekili olmak istiyorlar?

Bürokrasi, sistemli istikrar ve üretim isteyen bir alan. Bu alan, geçmişte bu istikrar ve üretim fikrinden yoksun kimliklerle işgal edildiği için, bürokratik herhangi bir makama alınan aksiyoner tip, gün geçtikçe başrolünde İlyas Salman’ın oynadığı “Dolap Beygiri” filmindeki dolap beygiri rolünü kendi üzerine alınıyor ve bu alanda “O işler senin bildiğin gibi değil” reaksiyonuyla karşılaşmaktan yılıyor. Hatta kimisi buna alışıyor ve hantallaşarak, kendisinden isteneni “O işler senin bildiğin gibi değil” tekrarıyla karşılıyor. Bu tip, AK Parti’nin aksiyonerliğiyle öne çıkarak bürokrat yaptığı kişilik. Diğer bir tip ise, bürokrasinin emir almak, emirleri uygulamak alanı olduğunu düşünerek beklemediği bir konforsuzlukla hayâl kırıklığına uğruyor. Bu tip, kendisine emir veren olarak örneğin milletvekillerini baz alıyor ve bu konforsuzluktan kurtulmanın yolu olarak vekil olmayı gözüne kestiriyor. Bu, aslında şu demek: AK Parti iktidarında sistem, Taylorist organizasyona uymamış ve herkes en çok çalışanın kendisi olduğuna inanmış. Konfordan uzaklaşmaya katlanamayan bu anlayışın sonu çürümek ve çürütmektir. Çünkü konfor çürütür. Atadığı pek çok bürokratı ilk fırsatta kaçarken gören AK Parti iktidarı, kadrolaşma adına hiçbir hareketi tamamlayamamıştır bu yüzden. Ve bu kadrolaşma konusunu açtığınız her bürokrat, “İşler bildiğiniz gibi değil” yalanına sarılmaktadır. Kusura bakılmasın, işler bildiğimiz gibi.

Bu tür karakterler, Türkiye’de bugün muhalefetin ve siyasetten anlamayanların “Erdoğan” ismiyle özdeşleştirdiği “tek adam” algısının oluşmasına en öncelikli nedendirler. Zira onlar yerleştirildikleri yerlerde millî bürokrasinin oluşması için hiçbir çaba sarf etmedikleri gibi, ilk fırsatta farklı bir yere yerleşmek arzusuyla, yerleştirildikleri yerde bir istikrarın oluşmasına da engel olmuşlardır. Bir ülkenin istikrarı, siyâsî seçimlerle aynı kişinin idaresinde olması değil, onun var ettiği kadronun sistemli çalışmasından ürer. Tembel, üretmeyen, fırsat kollayan, ajanda tutan bürokratın değiştirilmesi gerekir. Her sezon atanan bir ismin yerinden kaldırılması yani değiştirilmek zorunda bırakılması, Sayın Erdoğan’ın seçimleriyle ilgili bir durum değil, doymazlıkla ilgili bir sorundur. “O işler bildiğiniz gibi değil” bahanesi, çürütür.

Daha önce “Altılı Masa” adlı oluşumun “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” başlıklı sözde vizyon belgesine karşı Haber Ajanda dergimizde “Güçlendirilmiş Cumhurbaşkanlığı Sistemi” isimli ironik ve mevcut hükümet modeline tavsiyeler getiren bir dosyalar bütünü hazırlamıştım. Ondan sonrasında ise maalesef birtakım işaretlerin, söz konusu dosyamla hiçbir şekilde örtüşmediğini görmüş ve üzülerek 14 Mayıs 2023’te yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimi’ne ithafen “15 Mayıs: Millî Bürokrasi Reformunun Başlangıcı” başlıklı yeni bir dosyaya imza atmıştım.

O dosyada bir sistem şeması çizerek şu ifadelere yer vermiştim:

“20 yıllık iktidarı döneminde AK Parti’ye yöneltilen suçlamalardan, daha doğrusu iftiralardan biri, kamu kadrolarında AK Parti’ye oy vermeyenlerin görevlerinden uzaklaştırıldığı ve AK Parti’ye oy verip liyakat sahibi dahi olmayan kişilerin makam sahibi yapılmasıdır. Özellikle AK Parti mensupları, bu 20 yılda bunun asla böyle olmadığını doğrudan görmüş, hatta bundan şikâyetçi dahi olmuşlardır. Zira AK Parti teşkilatına mensup Erdoğan gönüllüleri, AK Parti iktidarları döneminde bazı makamlara getirilenlerin böylece isim sahibi olduklarını, vakt-i zamanı geldiğinde dâvâyı satarak kendi hesaplarına çalıştıklarını, hatta Devlet’e meydan okuyan tipler hâline geldiklerini, Erdoğan’ın bu tür tıynete sahip karakterlerden acilen kurtulması gerektiğini yıllardır dile getiriyorlar.

Türkiye’nin kadroculuk serüveni ise, deprem bölgesinde ancak Kılıçdaroğlu’na oy verirse kendisine yemek ve battaniye verileceği söylendiği için gözyaşlarıyla AFAD yetkililerine şikâyette bulunan kardeşimizin feryadıyla özetlenebilir. Zira o alçak zihniyet, yıllar yılı, liyakatsiz olmasına rağmen, sadece kendisine oy verenleri Devlet’in kurumlarına doldurmuştu. Türkiye o alçak zihniyetin akıl olduğu tüm süreçlerde kendisinden olanı millî olmakla niteleyen oluşumların paralel yapılanmalarıyla imtihan oldu. Örneğin Seyfi Oktay’ın Adalet Bakanı olduğu dönemi, Şehit Muhsin Yazıcıoğlu, ‘Onun adalet bakanı olduğu ülkede cezaevlerine tankla girilir’ diyerek nitelemişti de onun bu cümlesi, tıpkı bir kehanet gibi gerçekleşmişti.

AK Parti’nin iktidar olduğu dönemde de kendisini millî olarak tanımlayan fakat milletimize ve AK Parti’ye tuzak kurarak plânlar yapan paralelci zihniyet, her alanda bürokrasiyi millî olmaktan çıkartarak, kamu makamlarını ideolojik temeldeki hedef noktalara dönüştürdü. Bu durumu, ‘Odamıza böcek yerleştirmişler’ diyerek, devletin çıplak olduğunu göstermemek uğruna Sayın Erdoğan derin bir mücadele başlattı.

7 Şubat’tan Gezi Olaylarına, 17-25 Aralık’tan 15 Temmuz sonrasına sözde belge diye sızdırılan kamuya ait evrakları Türkiye düşmanlarına veren ellerin, AK Parti’ye kadar Devlet’in tüm kadrolarını dolduran ideolojik zihniyetin köleleri oldukları belli değil midir? Bunlar sözde memurdurlar. Ancak görünmektedir ki, Türkiye’ye değil, Türkiye’nin düşmanlarına memur olmuşlardır. Ne enteresandır ki, maaşlarını Türkiye’den alırlar. Burada şu ayrıca bilinmeli ki, kendi ideolojilerini Devlet’in tüm kurumlarına yapıştıran vampir paralel tüm yapılanmalar, Türk Devleti’nin hazinesini de böylece kendi servetleri gibi göstermişler, kendilerine mensup olanlar da bu devleti değil, mensup oldukları yapıyı devlet görmüşlerdir. Kazandıkları her kuruş haramdır!

 

 

7 Şubat’tan Gezi Olaylarına, 17-25 Aralık’tan 15 Temmuz sonrasına sözde belge diye sızdırılan kamuya ait evrakları Türkiye düşmanlarına veren ellerin, AK Parti’ye kadar Devlet’in tüm kadrolarını dolduran ideolojik zihniyetin köleleri oldukları belli değil midir?

 

15 Temmuz’a gelene kadar, özellikle AK Parti iktidarını ve milletimizi aldatarak birçok alanı dolduran alçakların nasıl konuşlandıklarına maalesef çokça şahit olduk. Zekeriya Kuzu örneğinden tutun da Zekeriya Öz gibi örneklere değin AK Parti iktidarları, bu imtihanı maalesef başarısızlıkla geçirmiştir. Ve 15 Temmuz göstermiştir ki, bürokrasimizdeki millî unsur ve tüm millî isimler, 15 Temmuz gecesi gösterdikleri refleksle başında bulundukları noktaları işgalci darbecilere vermezlerken, namussuzlarsa işgalcilere kapı açmışlardı.

14 Mayıs’a da, kendilerine emanet edilen kamu makamlarını bırakarak vekil olmak isteyen nice isimle gidiyoruz. AK Parti bunu yıllardır yaşıyor. AK Parti, kendisine atılan iftiralara rağmen yerleştirdiği makamları hizmetle doldurmak yerine başka türlü kullanan isimlerle vakit kaybetmektedir. 15 Mayıs’tan tezi yok, yeni dönemin bürokratları, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bütün değerleriyle gönülden sadık, her an yeni bir 15 Temmuz yaşanacakmış gibi, bulunduğu makamı müdafaa ederek işgalcilere karşı mücadeleye hazır kişilerden oluşturulmak zorundadır. Ve net şekilde bu yapılanma dikey değil, yatay plânda, en alt birimlere yayılarak, Türkiye’de tümüyle bir memuriyet reformu gerçekleştirerek yürütülmelidir. Çünkü artık, bir parçayı çekince tüm binanın yıkılmasına zemin hazırlamakla vakit kaybedilemez. Parçaları birbirinden bağımsız kılmak ve başarısız bürokratı baskılayan, politika sahibi bürokratı ise hizmetinde destekleyen memuriyet sistemiyle yürümek şarttır.”

AK Parti, Türkiye’nin son yirmi yıllık yönetiminde bilfiil tek başına bulunmuş siyâsî irade olarak çok ama çok önemli bir tecrübe sahibi oldu. Dolayısıyla AK Parti’de bulunanlar, bu siyâsî partiyi yönetenler, bu siyâsî parti ile ülkenin yönetimine dâhil olanlar da çok önemli bir bilgi birikimine sahip oldular. Ancak bu eksende bir eleştiriyi dillendirmek mecburiyetindeyiz: AK Parti’nin iktidarda bulunmasını yani hükümet olmasını, hatta AK Parti’de olmayı devlet olmak, AK Partili olmayı da devletin yetkini olmak zannına sahip bir zihniyet gelişti. Bu zihniyet, bu fakire göre yanlış bir yaklaşımla kaplı. Hatta bu yanlışla dolmuş durumda!

AK Parti’de olmayı ve AK Partili olmayı devlet olmak ve devletin yetkini olmak zannetmeye neden olan yaklaşımın temelinde yanlış bir kadro dizaynı yatıyor. Zira AK Parti’nin iktidar olduğu 2003’ten sonraki ilk dönemde doğal olarak yaşanmazken, ikinci dönemde çok düşük düzeyde, fakat üçüncü dönem itibariyle AK Parti’nin bürokrasi ve devletin, idarenin, kamu kurumlarının ve hatta belediyelerin yetkili ve etkili makamlarına memur ve âmir kılınan kimselerin birçoğu, her genel seçim döneminde görevinden istifa ederek AK Parti’den milletvekili aday adayı oldu. Bu, şu demek: Seçim öncesi adaylık, hazırlık ve sonrasında yaşanacak birkaç aylık süreçte hizmet ve politika aksaması…

Hizmet aksaması telâfi edilen bir şey değildir. Olağan bir seçim takviminin işlediği normal dönemin dahi son kulvarında yani dört yahut beş yıllık sürecin en son yılında bütün kurum hesapları, yöneticilerin “Acaba gelecek dönemde ne yaşanır? İktidar aynı mı kalır, ben burada mı kalırım, terfi mi alırım? Yoksa iktidar değişir de beni buradan gönderirler mi?” telaşıyla askıda yaşanır. Politika aksaması, hizmet aksamasından daha da katı bir durumdur ve kesinlikle telâfi edilemez. İstifa edenin yerine başkası bakar. Yeni gelen yani vekâleten bakan, öncekinin yaptıklarına müdahale eder. Bir de o istifa eden geri dönüp ardında yapılanları tekrar ele almanın yanında ayrıca en baştan bir uygulama sürecine girince her şey tepetaklak olur.

 

Kadro bir program tipidir ve mücadeleci, temiz bir zihniyet ister. Her an başka bir yerde kendisini hayâl edenlerle kadrolaşılamaz, kadro hareketi sürdürülemez.

 

Türkiye’nin devlet kadrolarına hâlâ CHP’nin ve CHP ideolojisini kullanan kriptoların yerleştirilmiş olduğu ve CHP’nin zihniyetini işleten personel oranının yüzde 85’i bulduğu görünmektedir. Yeni kadroların sayısı çok ama çok azdır. Personel sayısı bilgisine sahibi olduğumuz çok önemli bazı kurumlarımızsa bu kıt personel sayısıyla adeta işlevsiz hâldedir. Bu oranın bilinen kamu kurumlarından özerk yapıdaki yasal kurum ve kuruluşlara ve Devlet’in iştirakinde bulunan şirketlere değin çok geniş bir yelpazede vücut bulduğunu bilmek zorundayız. Postaneden hastaneye, tapudan kamu bankalarına kadar her yerde!

Peki, bu durumu AK Parti’nin bir makam verdiği genel müdürler, daire başkanları, yetkili kamu görevlileri, bürokratlar, belediye başkan yardımcıları ve müdürleri bilmiyorlar mı? Ne acıdır ki, kendilerinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen bu tipler, AK Parti’nin Türkiye’de yirmi yıldır “muktedir” iktidar olamamasının baş müsebbibidirler. Dahası AK Parti, Millî Görüş vefasıyla SP’li ve YRP’li nice ismi nice üst düzey görevlere de getirmiş hâldedir. Hiçbir şeyden ibret almıyorsa, AK Parti’yi yöneten bugünkü kadronun kadrolaşma adına DEP’ten DEM’e bir dizi sözde siyâsî parti kuran organizasyondan ders alması bile mümkün görünebilir. DEP’in kapanacağını gören irade HEP’i, onun kapanacağını gören irade DEHAP’ı, onun kapanacağını gören irade BDP’yi, onun kapanacağını gören irade HDP’yi ve bugün onun da kapanacağını gören irade Yeşil Sol Parti ve DEM Parti’yi kurarak kadrolaşma zihniyetinin organize bir hamle gücü barındırdığını katiyetle göstermektedir.

Evet, kadro bir program tipidir ve mücadeleci, temiz bir zihniyet ister. Her an başka bir yerde kendisini hayâl edenlerle kadrolaşılamaz, kadro hareketi sürdürülemez. “Recep Tayyip Erdoğan” ismi ile son bir beş yıllık yönetim imkânı daha bulan AK Parti’nin bu gerçeği görmesi elzemdir. “Güçlendirilmiş Cumhurbaşkanlığı Sistemi” ile tamamlanması gereken, sadece bu ülkeye inananlara inanmaktır.

 

 

https://islamansiklopedisi.org.tr/abdulmuttalib

https://islamansiklopedisi.org.tr/osman-b-talha