Milletleşememek üzerine

Cumhuriyet’in kurucu iradesinin aklında elbette ikinci gruptan olan Jön Türklerin olduğunu izah etmeye gerek yoktur. Hedef, seküler, Batıcı, modernist, kapitalist bir ulustur. Fakat sorun şu ki, ikinci grup, toplumun yüzde birini bile oluşturmamaktaydı. O hâlde yeni bir ulus inşâ etmek gerekecekti. Geçmişinden bağımsız, geleneğinden ayrılmış sıfırdan bir ulus…

Millet Sistemi


OSMANLI Devleti’nde halk, “millet sistemi” denen yolla ayrılmıştı. Buna göre dört millet oluşturulmuştu. İslâm milleti, Rum milleti, Ermeni milleti ve Yahudi milleti… 


Fransız İhtilali sonrasında Avrupa’da milliyetçilik fikri yayıldı. Bu fikir Osmanlı toplumunu da etkileyerek milliyetçilik isyanlarına sebep oldu. Osmanlı İmparatorluğu bu milliyetçilik isyanlarının önüne geçmek için önce Osmanlıcılık politikasını uyguladı fakat pek çok Hıristiyan topluluğun ayrılmasına engel olamadı. Bunun üzerine İslâmcılık politikasını uyguladı ancak Müslüman toplulukların isyan etmesinin önüne geçemedi. 20. yüzyıla geldiğimizde elimizde tutunacağımız “Türkçülük”ten başka bir yol kalmamıştı. Osmanlı Devleti’nin milliyetçilik yapan en son topluluğu Türkler olmuştu. Ancak bunun devlet politikası hâline gelmesi 1925’lerden sonra olacaktır. Kurtuluş Savaşı sürecinde de İslâm milleti kavramı ile hareket edilmiştir. Kurtuluş mücadelesinin manifestosu anlamına gelen “Amasya Genelgesi”nin birinci maddesi “Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir” ifadesidir. Yine mücadelenin temel dayanağının ne olduğunu üçüncü maddede görüyoruz: “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”


İşte bu millet içinde bütün Müslüman topluluklarını barındıran Osmanlıdan kalma “İslâm Milleti” idi. Kurtuluş mücadelesi, vatan ve millet değerleriyle örgütlenmiş ve yürütülmüştür. 1921 Anayasası’nda bunu çok rahat görebilmekteyiz. Lozan Antlaşması yine Osmanlıdaki millet sistemi üzerine yapılmış olup Batı’nın tüm dayatmalarına karşı ülkedeki farklı etnik köklere ait Müslümanlar tek millet sayılmış ve azınlık olarak sadece gayrimüslimler kabul edilmiştir.


İki Türk Milleti


Millet denen topluluk, ortak değerleri olan bu ortak değerler etrafında bütünleşen bir yapıdır. Ortak değerler dendiğinde elbette bu değerleri ortaya çıkaran ortak geçmiş, inançlar, örf ve adetlerdir. Ve tabii ki bu değerlerle şekillenmiş ortak bir ülküdür. 


Yukarıda Osmanlıdaki millet kavramını ortaya koyduk. İslâm milleti içinde yaşayan Türkler, Türkçülük yapmamışlardır ama Türk olduklarını da hiçbir zaman unutmamışlardır. Her zaman bir “millet-i aslî” düşüncesi olmuştur. Devletin kurucu unsuru olarak Türkçülük yapmaya hem ihtiyaç duymamışlar hem dinî sebeplerle kendilerine yakıştırmamışlardır. Ayrıca devletin bütünlüğünü sağlamak için savaştan savaşa koşuştururken (1806-1812, 1828-1829, 1832-1833, 1839-1840, 1853-1856, 1877-1878, 1897, 1911-1913, 1914-1918 ile 1919-1923 yıllarındaki savaşlar ve 1804, 1815-1817, 1821-1830, 1866-1868, 1875, 1876 ile 1896-1897 isyanları) devleti bölünmeye götürecek böyle bir politikadan da uzak durmuşlardır. Bununla birlikte kökleri Lale Devri’ne (1718-1730) kader giden, II. Mahmut’la (1808-1839) yarı zoraki bir şekilde devam eden Tanzimat dönemiyle birlikte iyice yerleşen ve Cumhuriyet’ten sonra zoraki özellik kazanan Batılılaşma denen süreç yaşanmıştır. Avrupalılar bu sürece destek verenler için Türk kavramı önüne yeni bir sıfat eklemişlerdi: Jön Türkler… 


“Genç Türkler” anlamına gelen “Jön Türkler” kavramı, bundan sonra Türk sosyal, siyasal ve kültür hayatında yerine alacaktır.


II. Abdülhamit veya Osmanlının son dönemleri için kullanıldığı düşünülse bile aslında günümüzde de etkisi artarak ve kuvvetlenerek devam eden bir süreci anlatmaya çalışacağız…


Kurtuluş Savaşı’nın vatan ve millet (İslâm milleti) kavramları üzerinde yürütüldüğü ve zaferle sonuçlandığını ifade ettik. Ancak dünya konjonktürü, imparatorlukların yıkılmasını ve ulus devletlerin inşâsını gerekli kılıyordu. Dünyada milliyetçilik en yaygın ve en dehşetli zamanını yaşıyordu. Ayrıca laiklik ve pozitivizm, dinlerin nerede ise canına okuyordu. Faşizm, Nazizm gibi akımlar dünyayı ele geçirmiş, bilim ve teknik, tanrılığını ilan etmişti. Türkiye bunlardan uzak kalabilir miydi? Nitekim Cumhuriyet’in kurucusunun en önemli ilkesinin “milliyetçilik” olması rastlantı değildir. “Türk, övün, çalış, güven”, “Ne mutlu Türküm diyene” ve “Damarlardaki asil kan” söylemleri boşa söylenmiş değildir. Biz de “ulus devletler”in arasında bir “ulus” olarak yerimizi alacaktık… 


Cumhuriyet’in kurucu iradesi, Osmanlı Devleti’nin milliyetçilik isyanları ile azınlıkların şımarıklıkları, “Wilson İlkesi” ve sonuçları yüzünden ne duruma düştüğünü ve nasıl yıkıldığını çok iyi biliyordu. 


Ermeni tehciri ve nüfus mübadelesi bu anlamda yararlı olmuştu. Anadolu’da yaşayan tüm etnik grupları Türk saymak ve bunu kabul etmeyenlerle mücadele etme cihetine gidilmesinin sosyal ve psikolojik sebepleri vardı. 


Çünkü bir daha etnik bir isyanla uğraşmak istenmiyordu. Ancak sorun şu idi: “İslâm milleti” yerine “Türk milleti” ikame ettirilirken bu “Türk” denenler kimler olacaktı? 


Elde birinci olarak, Anadolu’nun kırsalında yaşayan gelenekçi, dindar, bazı kesimlere göre ‘cahil” ama Kurtuluş Savaşı’nın tüm yükünü çekmiş  5 bin yıllık bir unsuru olan aslî Türk milleti; ikinci olarak  son iki yüzyıldır  Batı’nın her türlü normunu kabule hazır, kurtuluşu her anlamda Batılılaşmakta gören, modernist, seküler siyasal olarak İttihatçı, Jön Türk denen ve  Kurtuluş Savaşı’nın kurmay kısmını oluşturmuş vatansever asker ve sivil bürokratlar, aydın denen grup ve bir kısım tüccar; üçüncü olarak da kendini Türk etnik kökenine dahil etmeyen anadilleri farklı olmasına rağmen gelenekçilik ve dindarlık hususunda aslî Türklere benzeyen Kurtuluş Savaşı’na büyük bir oranla destek vermiş Osmanlı döneminin millet sistemi içinde yer alan irili ufaklı Müslüman gruplar… 


Cumhuriyet’in kurucu iradesinin aklında elbette ikinci gruptan olan Jön Türklerin olduğunu izah etmeye gerek yoktur. Hedef, seküler, Batıcı, modernist, kapitalist bir ulustur. 


Fakat sorun şu ki, ikinci grup, toplumun yüzde birini bile oluşturmamaktaydı. O hâlde yeni bir ulus inşâ etmek gerekecekti. Geçmişinden bağımsız, geleneğinden ayrılmış sıfırdan bir ulus… Bu süreç, tatlı veya sert, kanlı veya kansız olabilecektir. Yunan mitolojisinde bir misafir tanrısı tiplemesi vardır. Bu tanrı, misafirlerine büyük hürmet eder, yedirir içirir. Yatma zamanı gelince de yatağına kadar götürürmüş. Ancak yatağın belli bir boyu varmış. Tanrı, bir standart belirlemiş. Misafirin boyu standarta uyuyorsa, sorun yokmuş; yok uymuyor, kısa geliyorsa, vücut çekilerek boy uzatılıyormuş, uzun ise ayaklar kesilerek yatağa uyduruluyormuş. Türkiye’de ulus inşâ süreci aynen böyle yaşanmıştır. Bu süreçte kapitalist, milliyetçi duruşu istemeyen solculardan, seküler, modernist ve Anadolu’ya hapsedilmiş Türklük istemeyen Türkçülere, Batıcılığı ve seküler pozitivist dayatmaları kabul etmeyen dindarlardan, etnik ve seküler dayatmaları kabul etmeyen Kürtlere kadar ya kesilerek ya çekilerek ulus edilmeye çalışılmamış bir grup kalmamıştır.


Sonuç olarak… Yüz yıl önce üç grup olarak tanımladığımız Türkiye insanının zaman zaman geçişler olmakla birlikte bu şekilde yaşamaya devam ettiğini, sosyal kültürel ve siyasal mahallelere ayrıldığını, mahalleler arasında çatışmaların eksik olmadığını, zaman zaman da bu kavgaların hepimizin içinde olduğu vatan gemisini batıracak boyutlarda ulaştığını görüyoruz. 


Zamanında konjonktürün de baskısı ile yapılmaya çalışılan şeylerin ülkede barış ve huzuru getirmediğini, bir ulus inşâ edilemediğini, bunun yerine yaralı bilinçli ve yaralı kimlikli bir topluluğu ortaya çıkardığını görmekteyiz. 


Gerici olma suçlamasını göğüsleyerek Osmanlı dönemindeki millet sistemine dönüşün şu andaki durumdan daha iyi olabileceğini söyleyebiliriz ama olma ihtimalini de çok zayıf görmekteyiz. 


Mevcutta ne ulus olabildik ne de millet kalabildik... Arafta bir topluluk olarak kalakaldık. Ancak ulus inşâ sürecinin devam ettiğinin de farkındayız. Hatta bu süreç, altın zamanını yaşıyor da diyebiliriz. 


Uluslaşma sürecinin en önemli enstrümanı olan eğitimin yaygınlaştırılması ve zorunlu eğitimin süresinin arttırılması, sürecin işine yaramaktadır. 


Demokratik hayatın başladığı 1950 yılından itibaren sağ yönetimlerin iktidarının sebebi “muhafazakâr” Türklerin olduğu bellidir. Bu kesimin eriyor oluşundan siyasal değişimleri de okuyabiliriz. Yani Jön Türklerin zamanı geliyor olabilir. Ancak yeni bir yüzyılda olduğumuz ve bu yüzyılın önceki yüzyılların dinamikleri ile açıklanamayacağı da ortadadır. Ya arada bir yerde buluşmak, bir “millet” olmak lazım ya da herkes kaybedecek gibime geliyor…