Milletlerin birliği ve bekâsının yegâne unsuru: Dil

Amaç, sözde Türk dilindeki Arapça ve Farsça kelimeleri ayıklayıp daha sade ve öz Türkçe kelimeleri kullanmaktı. Hakikat ise İslâmî literatürün tüm kavramlarını dil üzerinden budamak ve Batılı düşünce sistemini temellerini atmaktı. Aksi takdirde bir medeniyetin hafızası ve arşivi olan dilin üzerinde neden devrimler yapma ihtiyacı duyulur?

İNSAN, dünya sahnesinde yetkin, donanımlı ve mesuliyet sahibi olarak konumlandırıldı. Varlığının devamlılığı için ise âlemdeki sistem ve denge, nebatat ve hayvanat kısacası zerreden kürreye tüm yaratılmışlarla ihtiyaç kabilinde bir bağla ilişkilendirildi. Vaktin içindeki olağan akışa göre kâinatla olan bağını kullanarak da tekamülünü gerçekleştirmenin adımlarını attı.

İnsan, yeryüzündeki inşâsını çağlar içerisinde büyütüp geliştirmenin dinamizmi için evvelâ devletleşme ihtiyacını duymuştur. Örgütlenmenin en kavi hâli olan devletleşme olgusu ise kurumların en kadim olanıdır. Devletler, özü itibariyle bir millet ya da milletler topluluğu olsa da asıl yapı taşı ittifak ettikleri siyâsal, kültürel ve de inanç sisteminin ortak eksende toplanmasından kaynaklı olmasıdır. Bu bileşenler etrafında kurulan devletler tekâmül süreçlerinde kendi dinamiklerinden neşet eden ortak bilinç etrafında medeniyetler tesis ederek zamana iz bırakırlar. Dilimizde Doğu ve Batı medeniyeti diye iki kutup hâlinde ifade edilse de tarih bize Mezopotamya, Antik Mısır, Hint, Çin, Antik Peru ve Mezoamerika gibi medeniyetlerden de haberdâr eder. 

Devlet dediğimiz vakit ilk olarak sınırları güvenlik altına alınmış toprak ve egemenliği temsil eden bayrak akla gelir. Bu iki öge elbette ki devletin mihenk taşıdır… Maslow İhtiyaç Teorisi insanın en temel beslenme, barınma, sağlık ihtiyaçları gibi hayatî gereksinimlerini giderdikten sonra güvenlik, devamında sosyal bağlar ve aidiyet, bir sonraki adımda statü ve saygınlık, zirvede ise kendi varlığını sergileme gibi hiyerarşik süreci sağlaması devletteki kurumsallaşmayla karşılanır ve bu oluşumun devamı devletin medeniyet inşâ edecek zeminini hazırlar. Devlet dediğimiz o kadim, o büyük örgütlenmenin en hayatî damarları ise medeniyete yürüme istikametinde beslenir. Çünkü fizikî, sosyal ve de psikolojik olarak tekamülünü tamam etmenin üzerine çıkan devlette, sanatın, siyâsetin, ilim ve bilimin argümanlarıyla hemhâl olma eğilimi hasıl olur. Devletler kimlik ve kişilik sahibi olma yolunda diliyle, musikisiyle, mimarisiyle, edebiyatıyla ve ekonomi gibi birçok sahanın icraatlarıyla inkişaf ederler. Bu aşkın durum evvela kemdi öz kültürünü silsileler boyunca sürecek bir aktarımın güçlü aynı zamanda da güvenli bir yoludur. Medeniyetin kolonlarından her biri münferit olarak besleyici birer damar olduğu hakikâtinin içinde mühim bir detay vardır ki bu teferruat tüm bileşenlerin hükmünü ve tesirini doğrudan etkileyecek olan “dil” unsurunun ehemmiyetidir. Çünkü dilin varlığı diğer bütün argümanların muhteviyatını ait olduğu medeniyetin bileşenlerine göre tesis edecektir.

Dil, toplumların düne ait hafızaları, anın işleyişindeki dişlileri ve yarına dair mefkûrelerin ise başat aktörü konumundadır. Dil, toplumlarda nesiller arasındaki en kavi köprü, varisin mirasına sahip çıkabilmesi adına en geçerli belgesidir. Dil, toplumların ortak bilinci, asırlık hafızasıdır. Dilin deforme edilmesi o toplumun sanatı, edebiyatı, musikisi, dini ve hatta irfanıyla olan münasebetinin zayıflaması demektir ki bunun en iyi ihtimalle neticesi oluşacak kimlik kaybıdır. Bu kayıp ilerleyen zamanlarda aidiyetsiz nesillere ve bu nesillerin devşirilmesine en müsait alan olarak mutlaka varlık gösterir. Bunun en canlı örneğini Batı’da, sömürü düzeninde net olarak görüyoruz.

Avrupa’nın kolonileri üzerindeki siyâsî ve iktisadî politikasını sağlam bir zemin üzerine oturtmak için evvela zihin dünyalarının işgal edilmesi gerektiğini bilen sömürge devletleri kendi dillerini toplumlara dayatarak bu hedeflerini işleme koydu. Sömürgelerine kendi dillerinde eğitim veren okullarda tarihî ve kültürel tüm değerlerini öğreten bu devletler dil üzerinden zihin şablonları oluşturarak itaati ve kendi sürekliliklerini teminat altına aldı. Böylesi bir politikaya maruz kalan Afrika kıtasındaki birçok devletin ana dili gibi Fransızca konuşmaları, Fransa’nın tarih ve edebiyatına hâkim oldukları kadar kendi tarih bilincine tam anlamıyla vakıf olamadıkları gerçeği bir toplumun geldiği en hazin durumdur. Julius Sezar Büyük Britanya’yı işgal ettiğinde önceliği yerli halkın dili olan Keltçe’yi yasaklayıp Latinceyi dayatmış olduğu bilgisi dilin önemi hakkında ne çok şey anlatır aslında. 

Politikalarının özünü “dil” üzerine inşâ eden Batı’nın kendi düşünce ve hayatın pratiklerini tüm dünyaya yayma kabiliyetleri maalesef ki büyük ölçüde başarılı olmuştur. Büyük bir cihan devletinin varisleri olan bizler dahi kültür birliğimiz olan toplumlardan ayrışarak Batılı bir forma büründüğümüzü istesek de inkâr edemeyecek durumdayız. Tanzimat döneminde başlayan Batı hayranlığı Batılının dilini kullanacak kadar ilerlemiş ve hatta asrilik seviyesini belirleyecek noktaya tırmanmıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde açılan İngilizce ve Fransızca dilinde eğitim veren okullardan mezun olanları çoğu -ki özü itibariyle bunların hatırı sayılır bir kısmı Sabetayist dönmelerdir- o günün ve hatta bugünün edebiyatçısı, siyâsetçisi ve sanatçısı olarak daima varlık göstermiştir. Batılılaşma ve çağdaşlaşma hareketlerinin baş aktörleri olan bu zümre genç Türkiye Cumhuriyeti içinde de reformist hamlelerin kurgulayıcı ve uygulayıcıları olarak daima baş rollerdeydi.

Genç Cumhuriyetin tüm kademelerinde bulunan Sabetayist isimler yeni devletin Türk kültürü ve İslâm’la olan bağını kökünden söküp atmanın cesur politikalarını hayata koymaktan hiç çekinmediler. 1932 yılında yapılan Dil Devrimi bu hedefe yürümenin tasarlanmış kılıfı, toplumun kökleriyle münasebetini kesmenin “meşru” hamlesiydi. Amaç, sözde Türk dilindeki Arapça ve Farsça kelimeleri ayıklayıp daha sade ve öz Türkçe kelimeleri kullanmaktı. Hakikat ise İslâmî literatürün tüm kavramlarını dil üzerinden budamak ve Batılı düşünce sistemini temellerini atmaktı. Aksi takdirde bir medeniyetin hafızası ve arşivi olan dilin üzerinde neden devrimler yapma ihtiyacı duyulur? Hatta inancıyla entegre olmuş, günlük hayata sirayet ederek hayatın disiplini hâline gelmiş ifadeler hangi haklı gerekçeyle yok edilmeye çalışılır? Anadolu insanı bu devrimlerin fizikî ve psikolojik zulmünü oldukça ağır yaşamış, ne acıdır ki Ezan-ı Muhammediyi uzun yıllar orijinal kelimeleriyle dinlemekten menedilmiştir. 

“Harf İnkılâbı”yla geçmişi ve dinî zihniyetiyle olan bağını diline aktaran millet, ikinci darbeyi “Dil Devrimi”yle yaşamış artık konuşma dili din dilinden ayrıştırılarak seküler hayatın temelleri atılmaya başlanmıştı. Millî kültüründen, inancından ayrıştırmak üzere uygulanan bu politikalar köklü bir medeniyetin izlerini dil politikasıyla silme üzerine planlanmıştı.

Her ne kadar bu hamle istenilen hedefe ulaşmamış olsa da bugün içimize giren tefrikanın millî ve manevî değerlere olan yaklaşımdaki tavırlarda çok net etüt ediyoruz. 

Son cümlede İsmet Özel’in “Arapça ve Farsçayı dilimizden atarsak ‘hiçbir şey’ diyemeyiz. Çünkü; ‘hiç’ Farsça, ‘şey’ de Arapçadır...” ifadesinin altını çizerek kıymetli okura hayırlı vakitler diliyorum…