Millet ve Ümmet

Muhalefet çevreleri, dünyanın dört bir yanındaki solcu-sosyalist partilerle iş birliği yaparak, sosyalist enternasyonale katılmayı bir var oluş hakkı bilirken, dünyanın her tarafındaki LGBT’lilerle dayanışma içinde olmayı “onur” sayarken, Müslüman toplulukların ümmet anlayışı içinde sorunlarını görüşmeler yoluyla çözme çabalarını, kendilerine karşı düşmanlık ilanı olarak kabul etmektedirler. Siyâsî çevreler arasında önümüzdeki dönemde millet mi, ümmet mi diye yeni bir saflaşma ve çatışma sahnelerinin yaşanması muhtemeldir…

DİLLERİN de canlı bir organizma gibi sosyal şartlara göre bir değişim geçirdiği kabul edilir. Ancak dildeki değişimin siyâsî baskılara göre değil, hayatın doğal akışı içinde olması dilde bir kopukluk meydana getirmez. Buna karşılık dile yapılan siyâsî müdahale, dilin doğal halini bozar. 

Cumhuriyet döneminden itibaren Türkçede kullanılan bazı kelimelerin anlamı değişmiştir. Bu değişim bazen daralma, genişleme biçiminde olduğu gibi bazen de asli anlamı ile ilgisiz bir şekle dönüşmüştür. Aynı zaman dilimi içinde yaşayan kuşakların kelimelere verdiği anlam, siyâsî tercihlerine bağlı olarak çok farklı olmaktadır. Bu farklılık için din, şeriat, millet, ümmet kelimeleri hatırlanabilir.

Yazmak anlamındaki ketebe fiilinden kitap çıktığı gibi, yazdırmak anlamındaki imlal’den de millet ortaya çıkmıştır. Şehristani (El-Milel Ve’n-Nihal, I, 38), Farabi (Kitabü’l-Mille, 43), Yazır (Hak Dini Kur’an Dili, I, 398), “din, şeriat, millet gerçekte aynı” olduğunu belirtmişlerdir. Fakat kavram olarak her birinin baskın bir yönü vardır; itikat yönüyle din, amel yönüyle şeriat, birlik toplanma yönüyle de millet denilmiştir.

Hiçbir ıslahat, gayrimüslimlerin Osmanlı Devleti’nden ayrılmalarına engel olamamıştır

Bu yüzden Müslümanlar, en genel anlamı ile “ehlü’l-mille” (millî) diye anılmışken, Müslüman olmayanlar da “ehlü’z-zimme” (zımmî) diye adlandırılmıştır. (İA, C.8, MEB, s.317). Millet kelimesi, din anlamıyla “İbrahim milleti” şeklinde kullanıldığı (Yusuf, 37-38), Şuayb’ın kendi milletine çağrıldığı biçiminde de (Araf, 88) yer almıştır. Benzeri ayetlerde de görüldüğü gibi “millet tabi olunan, itaat edilen” kurallardır. İtaat vurgusu, milletin toplumsal yanını ifade etmiştir. 

Nitekim Osmanlı nüfus cetvellerinde de Müslümanlar, “Ehl-i İslâm” diye adlandırılmıştır. Yani Müslümanlar, dinlerine göre tek bir topluluk sayılmışlardır. (Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu 1830-1914, 173-203)

Millete (dine), itaat zorunlu olarak iradi bir seçimi kaçınılmaz hale getirmiştir. Böylece ümmet adıyla bilinen topluluk, seçime dayalı bilinçli bir topluluktur. Ümmet, anne anlamındaki ümm’den kaynaklıdır; bir şeyin vücuduna, terbiyesine, ıslahına veya başlangıcına, köküne işaret eder. (Ragıp El-İsfahani, Müfredat, I, 76-80)

Osmanlı döneminde siyâsî ıslahatların bir sonucu olarak (Osmanlıcılık akımının etkisiyle), Osmanlı idaresindeki topluluk din farkına göre sınıflandırmaktan Tanzimat döneminde vazgeçilmiştir. 19 Şubat 1865’te çıkarılan kanun ile Müslüman olmayanların “zımmî” diye adlandırılması terk edilmiş, bunun yerine vatandaşlık esası (rabıta-i vatandaşi) getirilmiştir. Osmanlı dönemindeki bu tür ıslahatların temel amacı, gayrimüslimlerin Osmanlı Devleti’nden ayrılmalarını engellemek ve Osmanlı Devleti’ne sadakatlerini temin etmektir.

Ancak Osmanlı ıslahatları ile bu amaca ulaşılamamıştır. Hiçbir ıslahat, gayrimüslimlerin Osmanlı Devleti’nden ayrılmalarına engel olamamıştır. Başlangıçta gayrimüslimler arasında görülen bu ayrılık çabaları zamanla Müslümanlar (Araplar, Arnavutlar, Kürtler) arasında da etkili olmaya başlamıştır.

Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Türklük daha çok İslâm ile sınırlı kalmıştır

Her toplumun kendi kendini idare etme hakkı (bağımsızlık, egemenlik) diye ortaya çıkan siyâsî akım, 19. yüzyılda bütün Avrupa’da ve zamanla Osmanlı Devleti’nde de etkili olmuştur. Bu akım Avrupa’da “nasyonalizm” diye adlandırılmıştır. Nation kelimesinden ortaya çıkan bu deyim, doğrudan bir soy, bir ırk birliğini esas almıştır. Bu akım aynı zamanda sanayileşmenin, köyden şehre büyük nüfus göçlerinin sonucudur. Şehirleşme beraberinde gazetenin, kitabın yaygınlaşması, okur yazarlık oranının artması, bir ırka, bir etnisiteye (natioana) bağlı siyâsî akımları güçlendirmiştir.

Bağımsızlık ve egemenlik isteği ile yola çıkan Müslüman topluluklarda, nasyonalizm yerine “milliyetçilik”, kendi görüşlerini ifade için kullanmışlardır. Milliyetçilik yerine Araplık, Arnavutluk, Kürtçülük, Türkçülük adları kullanılmış ise de zamanla milliyetçilik terimi daha baskın hale gelmiştir. Böylece yüzyıllardan beri, Müslümanlar arasında kullanılan millet kelimesi, asli anlamından uzaklaşarak içerik ve anlam değişikliğine uğramıştır.

Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Türklük daha çok İslâm ile sınırlı kalmıştır. Türk milliyetçiliğinin esasını, Müslümanlık teşkil etmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne hâkim olan milliyetçilik böyledir. 1923’te Yunanistan ile Türkiye arasında yapılan “Nüfus Mübadelesi” anlaşması, bu anlayışın örneği olarak hatırlanabilir. Çünkü anlaşma ile Türkiye’de Hıristiyan olan Karaman Türklerinin Yunanistan’a gönderildiği gibi, Yunanistan’daki Arnavut ve Boşnak Müslümanları da Türklerle birlikte Türkiye’ye getirilmiştir. Böylece bu anlaşmanın temelini bir etnisite değil, din farkı oluşturmuştur. 

Osmanlı döneminde, gayrimüslimlerin ayrılma isteklerini engellemek için, zımmi uygulaması terk edilmiş yerine “rabıta-i vatandaşi” getirilmiş, Osmanlı halkı, Osmanlı tebaası gibi deyimler kullanılmıştır. Osmanlı, din farkı gözetmeksizin, bütün vatandaşları kapsayan bir üst kimlik olarak tercih edilmiştir. Ancak bu çabalar gayrimüslimlerin “Osmanlı kimliğini” kabullenmelerine yetmediği gibi ayrılık isteklerine de engel olamamıştır. Ülke sınırlarının küçülmesi, tehcir ile Ermenilerin, mübadele ile Rumların gönderilmesiyle, Türkiye’de gayrimüslim nüfus neredeyse kalmamıştır. Türkiye tek dinli bir nüfus yapısına sahip olmuştur.

Osmanlı üst kimliğine benzer bir uygulama, 1924 Anayasası ile yapılmıştır. Çünkü bu anayasada “Türkiye vatandaşı olan herkes Türk ıtlak olunur” (Madde 88) hükmü yer almıştır. Ancak bu madde, hem Türk olanlar hem de Türk olmayanlar için sorunlu bir hükümdür. Bu maddeyle Türklük, Türkiye vatandaşlığı ile sınırlandırılmıştır. Türkiye dışındakiler Türk sayılmamıştır. Dönemin Türkiye hükümeti yaptığı anlaşmalarla Irak ve Suriye’deki Türkleri, Türkiye sınırları dışında bırakmıştır. Sonra da anayasanın bu maddesiyle onlara “Siz Türk değilsiniz” demiştir. Buna karşılık günümüzdeki Rusya Federasyonu, Rusya sınırları dışında kalan Rusları, Rusya’nın vatandaşı sayıp, onlara Rus kimlik ve pasaportu vermektedir.

Türkiye hükümeti, bu sakat Türklük anlayışını bir anayasa maddesiyle sınırlı tutmamıştır. “Türk Tarih Tezi” denilen tarih telakkisini, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonraki dönemi (Karahanlı-Osmanlı), Türkler için bir kayıp zamanı görerek yok saymıştır. Buna karşılık Hititler, Sümerler gibi tarih öncesi dönemin toplulukları, Türk sayılmaya başlanmıştır. Dönemin şartları içinde, Türk halkının büyük bir sefalet içinde olduğu zamanda, eski Anadolu uygarlıklarının kalıntılarını ortaya çıkarmak için büyük harcamalar 1930’larda yapılmıştır.

Türkiye, Kürtlerle nasıl ittifak edecektir?

Kürtler, Zazalar, anayasa maddesiyle “Türk ıtlak edilmelerine” karşılık, çıkardıkları isyanlar ile kendilerini Türk saymadıklarını göstermişlerdir. Elbette bu isyanların pek çok sebebi olduğu gibi, işin Türklük, Kürtlük ve Zazalık tarafları da vardır. Türklerin arasında bir uyum, bir birlik sağlayamayan Kemalist anlayış ve onun Türk Tarih Tezi, Türkler ile Kürtler ve Zazalar arasında da bir uyum, bir entegrasyon temin edememiştir.

İslâmî kesim, bu sorunlara milliyetçiliğin sebep olduğunu, o sebebin terk edilmesi ve ümmetçiliğin benimsenmesi halinde bu sorunun aşılabileceği görüşünde her zaman ısrarlı olmuştur. Elbette bu görüşte bir hakikat payı vardır. Ancak açıklanmaya muhtaç tarafları da çoktur. Osmanlı döneminde Türklük vurgusu, milliyetçiliği baskın değilken, Araplık, Arnavutluk, Kürtlük akımlarının ortaya çıkması, yaygınlaşması engellenememiştir.

Türk, Kürt ve Arap ittifakı ya da Kudüs İttifakı, Orta Doğu’ya yönelen Siyonist saldırılara ve işgallere karşı çare olabilir. Ancak bu ittifakın nasıl olabileceği sorusunun kolay bir cevabı yoktur. Türkiye, Kürtlerle nasıl ittifak edecektir? Bu ittifak sadece Türkiye sınırları içindeki Kürtleri mi yoksa Suriye, Irak ve İran’daki Kürtleri de kapsayacak mıdır? Bütün Kürtleri içine alabilecek bir ittifaka karşı, Suriye, Irak ve İran devletleri “Hay hay, bu ne güzel bir ittifaktır” derler mi? Muhtemelen demezler. Aksine bu ittifakı engellemek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Benzeri durum Araplar için de fazlasıyla geçerlidir. İsrail’e karşı kendi aralarında ittifak edemeyen Arapların, yakın zamanda Türkler ve Kürtlerle birlikte İsrail’e karşı ittifak etmelerini beklemek gerçekçi değildir. İnşallah ilerde bu fikir gerçekleşir.

2010-2015 döneminde “çözüm sürecinin” başarısızlığının temel sebebi, Suriye meselesidir. ABD-İsrail tarafı, “Suriye’nin doğusunu biz Kürtlere verirken, Kürtler Ankara’da kültürel haklar müzakeresi yapmamalı” telkinleriyle çözüm çalışmalarını kolayca engellemişlerdir. Şimdi on yıl sonra, PKK terör örgütünün kolu kanadı Türkiye’de fena halde kırılmış, Irak’ta benzeri akıbet kaçınılmaz olarak ortaya çıkmışken, asıl sorunun kaynağı haline gelen örgütün Suriye ayağının, Ankara’daki müzakerelerle kendi kendini tasfiye etmesini beklemek gerçekçi değildir.

Her ne kadar Öcalan’ın mektuplarında federasyon, otonomi, anadilde eğitim ve Kürtlere statü verilmesi talepleri yer almamış ise de o mektuplara rağmen yarın tekrar bu tür isteklerin yeniden talep konusu yapılmayacağını kimse garanti edemeyecektir.

Suriye’de federasyon adıyla, Suriye’nin bölünmesi, Kürtlere de bir bölgenin verilmesi siyasetinden ABD vazgeçmiş görünse de, İsrail’in Dürzileri bahane ederek Suriye’nin fiili bölünmesi için bir oldu bitti tesis etme çabasına ABD’nin engel olmak bir yana, yakın bir zamanda fiilen destek olması kuvvetle muhtemeldir. ABD-İsrail ve İran’ın etkisiyle 2015’te Çözüm Süreci’nden vazgeçip terör eylemlerine yeniden başlayan PKK’nın, on yıl öncesine göre şartlar her ne kadar değişmiş ise de değinilen sebeplere bağlı olarak “Terörsüz Türkiye” hedefinden vazgeçmesi de kuvvetle muhtemeldir.

Barış için tarafların makul olması hayatî bir zorunluluktur

“Terörsüz Türkiye” hedefiyle Türkiye, kendi vatandaşı olan Kürtlerle barışmasın mı? Elbette barışta hayır vardır. Ancak barış için tarafların makul olması hayatî bir zorunluluktur. Federasyon gibi terimler kullanılmasa bile “Kürtlere statü” anlamına gelebilecek talepler, işin yokuşa sürülmesi olacaktır. Günümüz kuşaklarının asli anlamından büsbütün koparılmış olan, millet ve ümmet terimleriyle yürütülecek bir “Terörsüz Türkiye” hedefini ne kadar sahiplenebilecekleri şüphelidir.

Muhalefet çevreleri “Terörsüz Türkiye” hedefini desteklediklerini ilan etmelerine karşılık milleti asli anlamından uzaklaştıran vurgularına devam ettikleri gibi, ümmet sözünün kullanılmasına bile tahammülsüzlük etmektedirler. Aynı muhalefet çevreleri, dünyanın dört bir yanındaki solcu-sosyalist partilerle iş birliği yaparak, sosyalist enternasyonale katılmayı bir var oluş hakkı bilirken, dünyanın her tarafındaki LGBT’lilerle dayanışma içinde olmayı “onur” sayarken, Müslüman toplulukların ümmet anlayışı içinde sorunlarını görüşmeler yoluyla çözme çabalarını, kendilerine karşı düşmanlık ilanı olarak kabul etmektedirler. Siyâsî çevreler arasında önümüzdeki dönemde millet mi, ümmet mi diye yeni bir saflaşma ve çatışma sahnelerinin yaşanması muhtemeldir…