BU yazımız din, sosyoloji ve hukuk terminolojisi bağlamında kavramsal tariflerin çokça yer tuttuğu, biraz da zihnimizi yoracak bir yazı oldu. “Millet” anahtar kavramından hareketle kavramın dinî, sosyolojik ve tarihî serüvenine ve onu oluşturan maddî-manevî unsurlara odaklandık. Özellikle içinden geçtiğimiz hızla şekil değiştiren dünya düzeninde millet olma şuurunu besleyen dinamiklerin, öze dönüşün, aslına rücû etmenin önemini vurgulamayı murâd ettik.
Köklerinin sağlamlığı nispetinde yükselebiliyor devasa gövdeleri çınarların. Cılız ağaçlar köklerinin kaynaşması sayesinde orman olup sarp yamaçlara tutunabiliyor. Kökünden hakkıyla beslenemeyen bitkilerin hızlıca kuruyuvermesi ne kadar da ibret verici. Bu İlâhî fizikî düsturlar, beşerin de sağlam bir cemiyet ve kadim bir medeniyet teşekkülünde Ayetullah’a uyumu nispetinde başarılı olabileceğine dair mesajlar içeriyor.
Beşer, üretmiş olduğu medeniyet unsurlarını tabiattan aldığı ilham ile teşkil etmemiş midir? Gökyüzünde devasa cisimleri uçurabilmeyi, gökleri delen yapılar inşâ etmenin sırrının temelinin derinliğine bağlı olduğunu nasıl öğrenmiştir insan?
“En uzağa düşen ok, en geriye çekilen yaydan çıkar” fizik düsturu, beşerî olarak da bir toplumun ne kadar geriye bakabilirse, değerleriyle bağı ne kadar kavi ise o kadar ileriyi görebileceğini, özgün temelleri üzerinde yükselebileceğini ifade ediyor. Yahya Kemal’in ifadesiyle, “kökü mazide olan âti” olabilmenin, kadim bir medeniyet olabilmenin sırrı, mazi ile irtibatı kesmeden, milleti var eden dinamiklerin dejenere olmasına mâni olmaktan geçer. Zira bugün ağacının kökü dündür. Yarını bir çınar olarak tasavvur ediyorsak, düne sahip çıkıp bugünü ıskalamamak lâzımdır.
Bu indî girizgâhtan sonra millet kavramının tarihî kökenine doğru bir seyahat yapalım. Mesele, yaradılış felsefesine kadar dayanır. Zira kutsal metinlerin konularından biri de millet kavramıdır. Kutsal kitabımıza göre Hazreti Âdem’in yaradılışı esnasında Allah’ın emrine uyarak bütün varlıklar ona itaat ederken şeytanın buna karşı çıkması, köken üstünlüğü iddiası olmuştur. Bu durum, millet ve milliyetçilik olgusunun temelini köken üstünlüğüne dayandıran düşüncenin ilk pratiği de sayılabilir.
Kur’ân-ı Kerim’in, “Ey insanlar! Birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık” hükmü, insanoğlunun farklı milletler olarak tasnif edilerek yeryüzüne dağıtıldıklarını beyan etmektedir. Diğer İlâhî kaynaklı metinlerde olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim’de de insanoğlunun milletlere/kavimlere ayrılmış olduğunun bildirilmesi, Yaratıcı’nın aslında beşerî yaşamı kolaylaştırmayı irade ettiğini göstermektedir. Kalabalık bir hane sakinlerinin tamamının tek odalı bir salonda yaşamasının doğuracağı mahzurlar yerine aynı evin çok sayıda odaya ayrılarak hizmete sunulmuş olmasının sonsuz faydalarını gösteren temsildeki gibi, ötekine üstünlük taslamamak kaydıyla müspet mânâda “millet” ve “milliyetçilik” olgusunun yaradılış felsefesinde de yeri vardır.
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan aile bağının muhafaza edilmesi, aile mensuplarının gözetilmesi ve bazı haklarda aile efradına öncelik tanınmasına dair çok sayıda ayet de yukarıdaki ayetin hükmünü desteklemektedir.
Sahiplenme, aidiyet, arka çıkma ve muhafaza etme gibi hisler insanoğlunun yaradılış kodlarında mevcuttur. Bu olgu sayesinde insanlık tarihi terakki ve tekâmül edebilmiştir. Zira bütün insanlığın tek bir millet olduğu düşünüldüğünde millet, vatan, sınır, öteki ve rakip gibi kavramların da anlamsız kalacağı açıktır. Antik Çağ’da insanlar mensubu oldukları toplumun üstünlüğüne inanarak etnik merkezci yapılar teşkil etmişlerdir. Hatta denilebilir ki, milliyetçiliğin ilk pratikleri Antik Yunanlıların “site” devletlerinde mevcuttur. Yani insanların kabilelere ve kavimlere ayrılmasına ve bunların kendilerinin diğerlerinden üstün olduğu iddiasına dayanan düşünce biçimi, insanlık tarihi kadar eskidir.
Kur’ân’ın kastettiği “Birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık” hükmü ne anlama geliyordu? Ayet, insanlara aynı grubun mensubu sayılabilmeleri için hangi ortak kriterleri öneriyordu? Aynı ırka mensup olmayı mı, aynı dine inanmayı mı, aynı dili konuşmayı mı? Bu nokta müphem olup tarih boyunca insanoğlu tarafından farklı şekillerde idrak edildiğinden, günümüze kadar da tartışılan bir konu olagelmiştir.
Şunu belirtmek lâzım ki, Arapçada “millet” sözcüğü “milel” kökünden türetilmiş olup “aynı dine inanan insanlar, din, yol” anlamlarını ifade etmektedir. Bu minvalde “ümmet” ve “millet” kelimeleri eş anlamlı kullanıldığından, millet ve ümmeti teşkil eden ortak değerlerin başında din bağının geldiği anlaşılmaktadır. Bu Arapça kelimenin etimolojik anlam karşılığı olarak Türkçede kavim/budun, Moğolcada ulus, Batı dillerinde ise nation (nasyon) kullanılmaktadır.
Burada paradoksu fark etmiş olmalıyız ki, Arapça dışındaki dillerde ifade ettiği anlam itibariyle millet, aynı dine inanan insanları değil, aynı etnik/ırkî kökenden gelen insanları kastetmektedir. Çağımız insanının zihninde de millet kavramı, yaygın olarak ırk bağını çağrıştırmaktadır.
“İnsan bir ırka mensup olarak mı doğar, yoksa bir dine mensup olarak mı?” tartışmasının genişlemesiyle daha da karmaşık bir hâl alan “millet” kavramı, asırlar süren birikimler neticesinde sosyoloji ilminin bir konusu olarak doktrin/nazariye hâline getirilmiştir. Buna göre, bir insan topluluğunun sürü olmaktan çıkıp millet niteliği kazanarak devlet kurabilmesinin şartı, birbirlerine çeşitli bağlarla bağlı olmalarıdır.
Sosyolojide “millet” anlayışları
Sosyoloji ilminin tanımladığı, hukuk ilminin ise resmî çerçevesini anayasalarda tarif ettiği “millet” kavramı, onu oluşturan faktörlerin niteliğine göre iki başlık altında incelenmiştir: Bunlar, “objektif millet” anlayışı ve “sübjektif millet” anlayışıdır.
Objektif millet anlayışındaki bağlar maddî yani ırk bağı, dil bağı ve din bağını ifade ederken, sübjektif millet anlayışındaki bağlar ise maddî olmaktan ziyade duygu, düşünce, ortak geçmiş ve ideal birliği gibi soyut unsurları kastetmektedir.
“Objektif millet” tarifine göre insanların bir millet olabilmeleri için aynı ırka mensup olmaları lâzımdır. Hakikaten de ortaya çıkışından günümüze kadar kurulmuş devletlerin büyük bir kısmı ırk bağı esasına dayanmıştır. Bu düşüncede ırk birliği esasına ve homojen bir toplum temeline dayanan devletin daha sağlam ve uzun ömürlü olacağı fikri savunulsa da Roma ve Osmanlı Devleti gibi çok uluslu heterojen devlet modelleri bu tezin karşısındadırlar.
Objektif millet anlayışının diğer argümanı da dil birliği esasıdır. Buna göre sadece aynı dili konuşan insanların oluşturduğu topluluğa millet denir. Sadece aynı dili konuşan insanlar aynı devletin egemenliği altında toplanmalıdır. Bu düşüncenin de dayanaksız ve tehlikeli bir teori olduğu, tarihte çok sayıda örnekle sabittir.
Objektif millet teorisinin son kriteri ise din bağıdır. Buna göre millet, aynı dine mensup insanlardan oluşmalıdır. Tarih boyunca bu teorinin uygulanabilirliği görülmüştür. Meselâ Osmanlı’da yaşayan Ermeniler örneği gibi… Bütün Ermeniler aynı ırktan olup aynı dili konuşmalarına rağmen kendilerini mensup oldukları mezhebe göre adlandırmışlardır. Bu sebeple Osmanlı hukukuna göre Ermeni adıyla anılmamışlar ve Katolik, Protestan, Gregoryen şeklinde ayrı birer millet sayılmışlardır.
Osmanlı millet sisteminin esası, ırk ve dil bağından ziyade din bağına dayanırdı. Osmanlı toplumu yirmiden fazla etnik unsurdan meydana gelmiş olmasına rağmen bunların ayrı ayrı vurgulanması yerine Müslüman, Katolik, Ortodoks, Protestan gibi inanç ortaklıklarının altı çizilmiştir.
Objektif millet unsurlarının başında sayılan din bağı esası da tarih boyunca “millet”i oluşturmada tek başına yeterli olamamıştır. Meselâ Türkler ve Arapların büyük kısmı aynı dinden ve aynı mezhepten olmalarına rağmen kendilerini aynı millet olarak görmemişlerdir.
Bütün bu sayılanlardan anlaşılacağı üzere, sosyolojinin tarifiyle milleti teşkil eden temel unsurlar olan ırk birliği, dil birliği ve din birliği, tarih boyunca bir milleti oluşturmada tek başına yeterli olamamıştır. Aynı ırka mensup olduğu hâlde farklı milletler oluşturmuş çok sayıda örnek vardır. Aynı dili konuştuğu hâlde farklı devletler kurmuş insan toplulukları mevcuttur. Aynı dine ve hatta aynı mezhebe mensup olmakla birlikte farklı devletler kurmuş birçok millet mevcuttur.
Sosyolojik olarak tarif edilen “sübjektif millet” teorisindeki bağlar ise maddî olmaktan çok, soyut kavramlardır. Bu anlayışa göre milleti teşkil eden sübjektif bağlar “mazi birliği, amaç birliği, ideal birliği, istikbâl birliği ve ülkü birliği” gibi unsurlardır. Geçmişte yaşanan ortak acılar, birlikte kazanılan zaferler, istikbâl için beraberce verilen mücadeleler ve tehlikelere birlikte karşı koyma isteği gibi ölçütler, milleti oluşturan temel unsurlar olarak kabul edilmiştir. İnsan topluluklarının hangi ırksal, dinsel veya dilsel özellikleri taşıdıkları değil, kendilerini hangi milletten gördükleri ve hissettikleri ölçüt alınarak, aralarındaki bütün objektif farklılıklara rağmen kendilerini aynı milletten hisseden insanlar, o milletten sayılmışlardır. Bu fikrin ilk sahibi olan Ernest Renan, milleti “bir ruh, bir manevî prensip” olarak tanımlamıştır. Ona göre, “millet, ortak bir maziye sahip olan ve gelecekte de birlikte yaşama arzusuna sahip olan insanlar topluluğudur”.

Milliyetçilik nazariyesi
Bu nazariyeler doğrultusunda “milliyetçilik” olgusuna değinmemek konuyu eksik bırakır. En genel bakışla milliyetçilik, kendi milletini ve onun değerlerini ideolojik, kültürel ve siyasal olarak yüceltme ve üstün kılma düşüncesidir.
Bu kavramın çıkış noktasını, toplumların feodaliteden uluslaşmaya geçiş sürecine kadar götürmek mümkündür. Reform çağı ile 16’ncı yüzyılda millî mezheplerin ortaya çıkması, aslında uluslaşma sürecinin ilk örnekleri sayılabilir. Düşünce kökeni olarak daha erken tarihlere dayanmasına rağmen ideolojik bir kavram olarak milliyetçilik, Fransız İhtilâli (Devrimi) ile tarih ve siyaset literatürüne girmiş, 19’uncu yüzyılda ise etki zirvesine ulaşmıştır.
Fransız İhtilâli’nin ortaya çıkardığı şeyin aslında milliyetçilik olup olmadığı tartışmalıdır. Zira Fransız İhtilâli ile idealize edilen “nasyonalizm” kavramı, Arapça bir kavram olan “millet”in ihtiva ettiği ümmet ya da din bağı anlamı yerine ulusu yani ırk bağını vurgulamaktadır. Ancak nasyonalizm kavramı, dönemin Osmanlı münevverleri tarafından millet kavramıyla özdeş kabul edilerek aslında sonraki nesillere şekli ile muhtevası uyuşmayan bir kavram olarak nakledilmiştir. Yani Batı’nın kastettiği nasyonalizm, bugünkü anlayışımızda ulusçuluk, ırk bağı demek iken Osmanlı’da ifade edilen millet/milliyet ise ümmetçiliği yani din bağını ifade ediyordu. Bu şekil-zemin çelişkisi ve kavram kargaşası günümüze kadar süregelmiş olup, aslında hâlen hakkıyla anlaşılmış değildir.
Buraya kadar sunduğumuz sosyolojik malûmattan sonra dikkatleri biraz da kendi tarihimize çevirelim. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Osmanlı millet sistemi, “objektif millet” diye tasnif edilen kriterlere, özellikle de din bağı esasına göre şekillenmiştir. Cumhuriyet tarihine baktığımızda ise daha ziyade sübjektif devlet unsurlarını taşıyan bir toplumsal sistemin teşkil edildiği görülür. Anayasa’nın 2’nci Maddesi, “Atatürk milliyetçiliği” anlayışını ihtiva etmektedir ki bu anlayış “sübjektif millet” teorisine dayanmaktadır. Bu esasa göre “millet, bir kültürden olan insanlardan mürekkep cemiyettir; zengin bir ortak geçmişe sahip, beraber yaşamak hususunda samimî olan, ortak mirası beraber muhafaza etme konusunda irade gösteren insanlardan meydana gelen cemiyete millet namı verilir”. Bu tanım, yukarıda açıkladığımız, Ernest Renan’ın tanımı ile yakın benzerlikler taşımaktadır.
Anayasa’da tanımlanmış bu millet anlayışı ırk, dil ve din bağı gibi objektif unsurlara değil, birlikte yaşama arzusuna dayanan sübjektif unsurlara dayanmaktadır. Bu anlayışa uygun olarak Anayasa’nın 66’ncı Maddesi “Türk milleti”ni teşkil eden temel bağın “vatandaşlık bağı” olduğuna hükmetmiştir. 1961 Anayasası’nın “Başlangıç” kısmında Türk milliyetçiliği, bu sübjektif esasları öne çıkaran şu tanımla yer almıştır: “Bütün fertlerini kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün hâlinde, millî şuur ve ülküler etrafında toplamayı, milletimizi dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak daima yüceltmeyi amaç edinmiştir. Irkçılık ve bir din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışlar Türk milliyetçiliği anlamının dışındadır.” (1982 Anayasası’nda da benzer anlayış kabul edilmiştir.)
Küresel köy mümkün mü?
Tarih boyunca buraya kadar saydığımız sosyolojik tespit ve tasniflere, objektif ve sübjektif millet tariflerine tıpatıp uyan ya da kusursuz pratiği mevcut bir toplum örneği göstermek zordur. 19’uncu yüzyıla ve onu takip eden ulus devletlerin kurulma çağına kadar bir nebze anlam ifade eden “objektif millet” modeli, o dönemden itibaren bütün dünyada daha ziyade “sübjektif millet” tanımına uyan ölçütlere evrilmeye başlamıştır. Zira Sanayi Devrimi ile teknolojinin, ulaşım ve iletişimin hızla gelişmesi neticesinde dünyamızın daha 20’nci yüzyıla girilirken “küresel bir köy”e dönüştüğü kabul edilmiştir. Dolayısıyla hızla tekâmül eden bu maddî unsurlar, birlikte yaşama kültürünü, aidiyet hissini, kökene sadakat gibi unsurları tartışmaya açmıştır. Zamanla bu kavramlar zayıflamaya başlamıştır.
Bu sürecin tarihimize yansıyan ilk düşünsel boyutu, belki de Ziya Gökalp’in “Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” fikriydi. Bu düşünce, insanlığın beynelmilel tekâmülünün artık milleti teşkil eden objektif/maddî unsurların dışında başka şeyleri de kapsadığını ya da milleti tanımlayan ölçütlerin farklı din, ırk ve medeniyet unsurlarını da içerebileceğini ifade ediyordu.
İçinden geçmekte olduğumuz tarih kesitinde ise artık objektif millet veya sübjektif millet gibi sosyolojik ilke ve tasniflerin büyük oranda geçerliliğini yitirdiği bir noktaya gelinmiştir. Her ne kadar Anayasa’da hukuksal olarak mevcut olsa da yeni nesiller nezdinde “millet” kavramını tanımlamada ırksal, dinsel ve dilsel birlik sınırları yıkılmaya başlamış, hatta bu mefhumların yerini duygu plânında “dünya vatandaşlığı” gibi ütopik bir düşüncenin alması hız kazanmıştır. Sonraki kuşak insan tipi için bu mefhumların önemini daha da yitireceği tahminimizin delili, bu konuda yeni nesiller üzerinde küresel ölçekte bir manipülasyonun yürütülmesidir.
Gerçi sosyolojik ilkelere göre teorik olarak yeryüzündeki bütün insanları içine alan bir “dünya devleti” kurulabilir ancak bunun pratiği mümkün değildir. Zira böyle bir devletin varlığı, yeryüzünde tek devletin, tek egemenliğin hükümran olması anlamına gelir. Bu hayâl kurgusunda doğal olarak diplomasi, uluslararası hukuk, egemenlik ve bağımsızlık kavramları da anlamsız olacaktır. Zaten Kur’ân-ı Kerim’de ifade edilen “Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık” hükmü de bu muhayyel kurgunun gerçekleşmeyeceğine dair İlâhî bir vaattir.
Çağımızda kapitalizmin maksadı “dünyanın bir küresel köy olduğunu, herkesin dünya vatandaşı olduğunu, vatan, millet, din, aile gibi mefhumların önemli olmadığını, ‘ben’in mühim olduğunu yeni nesillere hazmettirmektir”. Bu küresel propaganda ve manipülasyon, özellikle son nesil başta olmak üzere küresel ölçekte itibar görmektedir. Bu çalışmalar aslında millet olma şuurunu zayıflatmayı, milliyetçilik duygusunu körelterek insanlığı “küresel köy” potasında eritmeyi amaçlayan kapitalist bir plânken, şaşırtıcı şekilde aksiyle tecelli etmektedir. Zira diğer taraftan da kapitalizmi besleyecek küresel rekabet, teknolojik mücadele, silahlanma yarışı, savaşlar ve tüketim toplumu yoluyla uygulanan modern sömürgecilik de yine kapitalizmin hanesine artı yazmaktadır.
Sonuç
Netice olarak, tarihsel kökenleri nereye dayanırsa dayansın, sosyolojik tarifleri nasıl yapılırsa yapılsın, içtimaî hayat teoriden ziyade pratiğe göre şekillenmektedir. Dolayısıyla insan yaşadığı ülkenin, tâbi olduğu idarî sistemin, içinde yaşadığı toplumun mensubu olması münasebetiyle o cemiyetin ortak değerlerini özümser. Objektif ya da sübjektif bu değerler toplamının bağlayıcı gücü nispetinde millet ve doğal olarak da devlet güçlü olur. Çünkü milletin güçlü olması, devletin güçlü olması demektir. O hâlde bu değerleri muhafaza etmek ve zayıflayanları güçlendirmek elzemdir. Bunu sağlamak güçlü bir kurumsal yapı gerektirir ki bu da toplumu idare etme yetkisini kullanan inisiyatiftir.
İdeolojik/etnik grupların millet kavramını zedeleyen ayrıştırıcı faaliyetlerini önlemek, millî bütünlüğü koruyacak nüfus politikaları yürütmek, millî bütünlüğü bozacak ve demografik yapıyı değiştirecek göç hareketlerini engellemek gibi idarî teşebbüslerin yanı sıra başta eğitim politikaları ve kültürel politikalar olmak üzere milleti millet yapan maddî ve manevî bağların canlı tutulması, İlâ-yı Kelîmetullah mefkûresinin müstakbel nesle hasarsız emanet edilmesinin reçetesi olacaktır.



