AŞILANAN ağaç dalları gibi tutunuyoruz birbirimize şu hayatta. Yeniden yeşermeye ve meyveye durmaya çalışarak, yeniden ve yeniden deneyerek, birbirimize kattıklarımız ve birbirimizden çaldıklarımızla sürdürüyoruz. Almak ve vermek dengesini kurmayı çok sonra öğrensek de hiç öğrenmeyenlere acıyarak geçip gidiyoruz.
Bir yerlerde bize de acındığının farkında bile olmayarak, bencilliklerimiz ve fedakârlıklarımızla öyle ya da böyle bir ömür yaşayıp birçok baharı ve kışı tadıyoruz. İlk defa yaşanan mevsimin bir kalıntısını taşıyoruz artık. Ve ilk defa tattığımız her tat güzel olmayabiliyor.
İnsan hiç sahip olmadığı bir duyguyu hayatına katan o anı unutmaz. Kendisinden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı o anı… Hayatın yeni bir eşiğinden geçip heybesine bir yük daha yüklenmiş biri olarak devam ettiğimiz yolculukta, başkalarına dâhil olarak ve başkalarını katarak yolumuza, bazen de eksilerek, değişerek ve dönüşerek gidiyoruz sonraki eşiğe. Böyle kalmayalım diye ısrarla ve sürekli yürüyoruz. Çünkü hayat bizi, aşılama yapar gibi başkalarının hayatlarıyla birleştiriyor ve çiçeklerimizin cinsi hep değişiyor. Artık o ilk çiçeği veren tomurcuktan değiliz. Mevsimimiz başka, ağacımız başka ve dallarımız artık daha çeşitli.
Birbirimize karışarak ve birbirimizden ayrışarak kocamanlaşıyoruz. Çok şey öğreniyor ve öğretiyoruz. “Hayat eşiklerle dolu bir yolculuk” diye diye atlıyoruz düşmediğimiz her tümsekten. Oysa bütün eşiklerden geçemez ki insan. Her tümsek ayrı bir iz bırakır ve hepsinin farklı bir şifresi vardır. Zaten insan da her seferinde aynı değildir. Her mevsim aynı hâlde yürünmez ki…
Ve tabiî insanların da mevsimi olur. İlkokulda öğrendiğimiz “Mevsimler” şemasındaki gibi net bir ayrım göremesek de dört mevsim yaşıyoruz hayatı. Bazen de kırk dört mevsim… Ve bizim mevsimlerimiz çok keskin geçiyor birinden diğerine. Kıştan kalan sırıtıyor yazın kalabalığında. Ve yazına güvenen karda kalabiliyor ansızın. Kırık cümleler atkı gerektiriyor boğazımıza. Sıkı giyinsek de soğuk yemiş biriyiz artık. Gündüz sıcaktan bunalarak çıktığımız evimize akşam soğuk kesiğiyle dönünce anlıyoruz, dört mevsimi mevsimlerden bağımsız yaşıyoruz içimizde. Bazen üzüntülerimiz mutlu anlarımızda boğazlıyor bizi; özellikle yapar gibi. Ve dışarıdan darbelere alışık olduğumuz için kendi içimizden gelen hain darbelere karşı hazırlıklı olamadığımızdan çabuk yıkılıyoruz.
İnsan dünyayla başa çıkıyor da kendiyle başa çıkamıyor. Kendimize karşı bir antikor geliştiremiyoruz. Ve dediğim gibi, hiç sahip olmadığımız bir duyguyu hayatımıza katan o anlar var bir de sonrasında o duyguyla başa çıkmayı öğretmeden ve kullanma kılavuzu vermeden birden ve öylesine. Bağışıklık kazanmak için sadece bekleyebildiğimiz, zamanla alıştığımız duygular var. Çok üşümüş birinin ayaklarının hiç ısınmaması ama üşümeye de alışması gibi…
“Takılıp düştüğümüz tümseklerin sıyrıklarıyla, yolun düzünü aradığımız bir serüven gibi bir şey” demişti “Yaşamak”. Düzlüğe çıkınca kimse ardına bakıp “Şimdi düzdeyim” demiyor ki. Şikâyet ve şükür arasında binlerce ince çizgiden birinde seyrediyor yıllarca. Fark edene kadar… Hikâyenin kötü biteninde şükür çizgisine hiç yaklaşamadan, memnun olamadan ve göremeden kötülüklerin içinde bir güzellik, öylece geçip gitmiş oluyor koca bir ömür. Güzellikler biz durakta beklerken birden gelip bize isabet etsin ve her güzellikle bize sıçrasın istiyoruz. Dua etmeden, üzülmeden, sabretmeden ve sabrımızın sınırı zorlanmadan…
Tüm bu süreçte insanın içinde mevsimler sürekli değişiyor ve kimse sormuyor, müsaade istemiyor, araya bahar serpiştirmiyor. Belki de filmin sonunu merak eden bir seyirci gibi yaşamamız bundan. Beklediğimiz bahar hiçbir zaman bizim beklediğimiz zamanda gelmiyor. Kendi zamanına bizi uydurarak ve aklımıza gelmeyecek çeşitte renkle geliyor. Hayat bize her sabah hava durumuna bakarak giyinme imkânı sunmasa da, bizim mevsimlerimiz hava durumuna uymasa da alışmak konusunda ısrarcıyız ve belki de hayatta kalma iç güdümüz bizi sürekli değişen koşullara rağmen kollayan bir anne şalı. Ve annelere dair her şeyin üstün koruma metotları olduğu aşikârdır. Hayata karşı bağışıklığımız da bundandır.
Selâmetle…



